Akademisyen-Yazar Dr. İsmail Öztanır Yazdı: Trump ve ABD’nin Değişen Gücü: Harika mı, Kırılgan mı?*
Dr. İsmail Öztanır / Akademisyen-Yazar
Dünya, İran–ABD–İsrail hattındaki savaştan gelen haberlerle her geçen gün daha öngörülemez bir hâl alıyor. Bu çatışmanın insani açıdan yarattığı trajedilerin yanı sıra, petrol fiyatlarındaki dalgalanmalar da ekonomik anlamda olumsuz etkilerini tüm dünyayla birlikte ülkemize doğrudan yansıtmaya başlamış durumda. Son iki yılda İsrail’in başını çektiği, Filistin, Lübnan ve İran’a yönelik saldırıların gölgesinde ABD’nin de artık doğrudan savaşa müdahil olmasıyla maalesef dünya bölgesel bir savaş riskiyle başbaşa.
Küresel siyasette liderlik yalnızca güçle değil, öngörülebilirlikle de ölçülür. Ancak son dönemde Trump’ın benimsediği sert ve öngörülemez yönetim tarzı, yalnızca dengeleri sarsmakla kalmıyor; aynı zamanda dünya genelinde demokratik normların da zayıflamasına yol açıyor. Bunun en çarpıcı örneklerinden biri, Rusya’nın Ukrayna’ya yönelik müdahalesi karşısında oluşan tablo. Bir dönem uluslararası gündemin merkezinde yer alan bu kriz, artık eski ağırlığını kaybetmiş durumda. Dahası, Trump’ın Ukrayna’ya bazı toprak tavizleri vermesi gerektiğini dile getirmesi, küresel kamuoyunda ciddi soru işaretleri yaratıyor. Bu öngörülemez yaklaşım, yalnızca kriz bölgelerini değil, tüm uluslararası sistemi etkiliyor. Devletler artık ABD’nin nasıl bir tutum sergileyeceğini öngörmekte zorlanıyor. Bu da ülkeleri, kendi çıkarlarını maksimize edecek alternatif ittifaklara yöneltiyor. Nitekim bazı Müslüman ülkeler ve hatta ABD’nin yakınlaşmaya çalıştığı Hindistan gibi aktörler bile, gerektiğinde Çin ve Rusya ile aynı çizgide konumlanabiliyor. Daha da dikkat çekici olan ise, ABD’nin geleneksel müttefikleri arasındaki güven erozyonu. Başta İspanya olmak üzere Avrupa ülkeleri, artık Washington’un gerçekten güvenilir bir ortak olup olmadığını açıkça sorgulamaya başlamış durumda.
Neredeyse her gün, Trump’ın dünyayı şaşırtan açıklamalarına bir yenisi ekleniyor. “Bunu da söylemez” denilen pek çok ifadeyi artık pervasızca dile getirebiliyor. Aslında bu yaklaşımın sinyalleri ilk başkanlık döneminde verilmişti. İkinci döneminde aldığı güçlü destekle birlikte, ilk dönemde hayata geçiremediği politikaları uygulamaya koyduğu görülüyor. Ancak gelinen noktada, kendi partisinden bazı isimler dahi Trump’ın sınırları aştığını ifade ediyor. “Amerika’yı yeniden harika yapma” vaadi ise giderek içi boş bir temenniye dönüşüyor. “Financial Times” ve son olarak “The Economist” dergilerinde yayınlanan haber analizlerde, ABD’nin İran savaşının Çin’i artık tartışılmaz bir süper güç, yani artık dünyada ABD yerine alternatif bir süper güç olduğu belirtiliyor. ABD penceresinden bakıldığında, dünyadaki hegomonik gücünün kaybolması asıl sorun olarak gözüküyor. Çin’in bu hegomonik gücü ABD’den devralabileceği zaten uzun süredir tartışılıyordu, ancak Trump yönetimi bu süreci hızlandırmış görünüyor. Trump döneminde ABD’nin, Demokratların uzun süredir dile getirdiği “güç zehirlenmesi” riskine doğru savrulduğu söylenebilir. Trump, bir taraftan ülkesini “yeniden harika yapma” iddiasıyla hareket ederken, diğer taraftan ABD’yi ve hatta dünyayı daha öngörülemez bir geleceğe sürüklediği gözlemleniyor. ABD’nin dünya siyasetindeki asıl önemli gücü olan “soft power” yani güç kullanmadan diplomasiyle denge siyasetine yön vermesine artık çok nadir şahit oluyoruz. Trump çok garip bir şekilde bu denge ve yumuşak güç stratejisini ABD’nin en önemli rakibi ve hatta düşmanı olarak gördüğü Rusya üzerinde Ukrayna’nın işgali pahasına uyguladığı görünüyor, ancak Venezüela, Grönland, Küba, İran ve Filistin’e dair icraatleri denge siyasetinin ve diplomasinin hiç de tarzı olmadığını gösteriyor. ABD’nin dünyanın tepkisini çektiği ve emperyalist güç olarak damgalandığı Sam Amca günlerinden daha hızlı bir şekilde tüm dünyada ABD’nin itibarı hızla azaldığına tanıklık ediyoruz. Asıl tehlike işte ABD için tam da burada başlıyor. Çin’in zaten gümbür gümbür gelen ekonomik gücü yanında siyasi anlamdaki etkisi de artık ABD ile boy ölçüşür hale gelmekte. Trump kendine göre doğru zannettiği ve uyguladığı kontrolsüz proaktif politikayla Çin’in bu gücünü önlemeye çalıştı, ancak bu politika tam anlamıyla ters tepmiş gözüküyor. Asıl kritik olan konu ise Trump’ın yanlış yöntemden, yani her sesi çıkanın kafasına balyozla vurma yönteminden vazgeçmeye pek niyetli gibi. Trump, ABD içinde istediklerini yapıyor gibi gözükse de iç siyaset bakımından da pek huzurlu değil gibi gözüküyor. ABD ara seçimlerinde Trump’ı şok edecek sonuçların ortaya çıkacağı konuşuluyor ve Trump’ın da iç siyasette gelen bu tehlikenin farkında olduğu tahmin ediliyor.
Dünya siyasetinde ABD’nin önemini hala uzun bir süre koruyacağı düşünülse de artık güç dengesini oluşturan taşların yerinde oynadığı da bir gerçek olarak karşımızda duruyor. Trump ve onu destekleyen Maga ekibi, uyguladıkları şahin yöntemler ile itiraf etmek istemeseler de istediklerinin tam zıttı bir durumla karşı karşıya kalmış gözüküyorlar. ABD’de ise ülke içi kutuplaşmanın derin bir boyutu yaşanıyor, bu kutuplaşmadan dolayı da mevcut Trump yönetiminin muhaliflerin uyarılarına hiç kulak asmadığı gözlemleniyor. Son olaylardan sonra Demokratların “biz dememiş miydik” mealindeki açıklamalarının gölgesinde ABD’nin elini tamamen açık oynaması mı, yoksa soft power ve denge siyasetinin mi ABD’nin asli gücünü oluşturduğu sorgulanıyor. İran savaşından dolayı, petrol fiyatlarının daha fazla yükselmemesi adına Rusya’ya esneklikler tanınması, petrol gelirleri açısından Rusya’yı rahatlatmış durumda ve Rusya’nın yeniden ekonomik gücünü toparladığına dair bilgiler geliyor, Çin ise yıllardır uyguladığı akıllı petrol stoku yöntemiyle savaştan çok fazla etkilenmeyecek ülkeler arasında sayılıyor. Dolayısıyla ABD başlangıçta hiç de amaçlamadığı bir süreç içinde ve istemediği durumlarla karşılaşıyor. Asıl rakiplerini güçlendirmenin yanında müttefikleriyle olan ilişkisi de zarar görmüş durumda.
Dünya aslında basit bir “denge” ilkesi üzerine kurulu. Bu ilkenin yalnızca uluslararası siyasette değil; ekonomide, diplomaside ve hatta iç politikada da işletilmesi gerekiyor. Devletler, varlıklarını sürdürebilmek için bu dengeyi korumak zorundalar. Çünkü bu hassas dengeyi bozan her irrasyonel hamle, kısa vadede güç gösterisi gibi görünse de uzun vadede ciddi hasarlara yol açar. Bugün küresel siyasette en büyük risklerden biri güç zehirlenmesidir. Gücün kontrolsüz ve düşüncesizce kullanılması, çoğu zaman geri dönüşü zor hatalara neden olur. Oysa asıl mesele, gücü ne kadar sert kullandığınız değil ne kadar dengeli ve akılcı yönettiğinizdir. Yeni dünya düzeninde kazananlar, kaba kuvvetle değil; rasyonel akılla ve “soft power” ile hareket edenler olacak gibi gözüküyor. Bu noktada, mevcut Çin yönetimi bir örnek olarak karşımızda duruyor. Basın önünde öngörülemez açıklamalar yapmıyorlar ve The Economist dergisinde vurgulandığı gibi rakibi hata yaparken bekle gör politikasını çok iyi işletiyorlar. Mümkün olduğunca diplomatik siyaset ile de ABD ile yarışır bir süper güç olma yolunda hızla ilerledikleri dikkatlerden kaçmıyor.
Tüm bu gelişmeler, aslında Türkiye açısından da önemli dersler içeriyor. Küresel güçlerin çıkarları uğruna dünyayı ve hatta kendilerini bile riske atabildiği bir ortamda, en doğru strateji; içeride güçlü kalmak ve dışarıda dengeli hareket etmektir. Özellikle fevri ve kontrolsüz açıklamaların devletlerin elini zayıflattığı unutulmamalıdır. Sonuç olarak, diplomasiyi önceleyen, denge siyasetini koruyan ve gücünü ölçülü kullanan ülkeler bu yeni dönemde öne çıkacaklar. Çünkü tarih, denge siyasetini kaybeden ülkelerin güçlerini de kaybettiği örneklerle dolu.
*İlgili yazı, yazarın kişisel okumalarının yansımasından ibaret olup, durum tespiti niteliğindedir, asla herhangi bir ülkeyi yerden yere vurma veya göklere çıkarma amacı taşımamaktdır.