Prof.Dr. Doğu Ergil Yazdı: Küresel Savaşın Yeni Mantığı: Güç, Algı ve Beklentilerin Jeopolitiği
Prof.Dr. Doğu Ergil / Bilim İnsanı-Akademisyen
21. yüzyılda savaşın doğası değişti. Bu, sessiz ama radikal bir dönüşüm. Devletler artık yalnızca askeri üstünlükle değil, finansal sistemler üzerine etkileri, teknoloji üretimi ve akışı üzerindeki kontrolleri ve küresel beklentileri yönlendirme kapasitesiyle rekabet ediyor. Tankların yerini yaptırımlar, füzelerin yerini sermaye akımları, cephe hatlarının yerini ise piyasa psikolojisi aldı. Bu yeni düzende savaş ilanına gerek yok; fiyatları, risk primlerini ve uluslararasında geçerli para birimlerini etkilemek yetiyor.
Ancak bir yanlışa varmamak için şu kritik ayrımın farkında olmak gerekir: Modern ekonomik savaş, klasik anlamda bir “kapasite mücadelesi” değil, bir beklenti mühendisliği sürecidir. Maddi güç hâlâ önemlidir, fakat belirleyici olan aktörlerin geleceğe dair inançları şekillendirme kapasitesidir. Başka bir deyişle, ekonomik savaş gerçek performanstan daha çok algısal üstünlükle kazanılabilir hale gelmiştir.
YAPTIRIMLARIN PARADOKSU
Son yıllarda yaptırımlar, büyük güç rekabetinin temel aracı haline gelmiştir. Teorik çerçeve basittir: Hedef ülkenin ekonomik kapasitesini aşındırmak ve politik taviz vermeye zorlamak. Ancak pratikte ortaya çıkan sonuçlar bu varsayımı daha fazla sorgulanır hale getirmiştir.
Uzun süreli yaptırımlar, beklenenin aksine üç önemli etki üretme eğilimi göstermiştir: Devlet kapasitesinin merkezileşmesi; rejimin meşruiyetinin dış tehdit üzerinden yeniden üretilmesini ve alternatif ekonomik ağların gelişmesi. Bu dinamik, ekonomik savaşın doğrusal değil, tersine dönebilen bir süreç olduğunu göstermiştir.
Kuzey Kore bunun en uç örneğidir. On yıllarca süren yoğun izolasyona rağmen rejim çökmemiş, aksine kaçak finans ağları, dolaylı ticaret kanalları ve asimetrik askeri kapasite üretme (özellikle nükleer program) üzerinden dayanıklılığını artırmıştır. Bu durum, ekonomik baskının otomatik olarak siyasi çözülme üretmediğini açıkça ortaya koymuştur.
İRAN: EKONOMİK GÖSTERGELERİN ÖTESİNDE BİR BEKLENTİ SAVAŞI
İran örneği ise daha karmaşık bir tablo sunar. Kuzey Kore’den farklı olarak kendi içinde kısmî entegrasyona sahip olan İran ekonomisi, yaptırımlar altında hem kırılgan hem de şartlara görece uyum sağlayabilen bir yapıya sahiptir. Ancak İran dosyasını kritik kılan unsur, savaşın maddi göstergelerden çok beklentiler üzerinden şekillenmesidir.
İran ekonomisi üç temel mekanizma üzerinden direnç üretiyor: Döviz kuru beklentilerinin yönetimi; enerji gelirlerinin alternatif kanallarla sürdürülmesi ve bölgesel nüfuzun stratejik kaldıraç olarak kullanılması. Bu nedenle yaptırımların etkisi yalnızca ekonomik verilerle değil, toplumun ve piyasaların geleceğe dair inançlarıyla belirleniyor.
Eğer piyasa aktörleri sistemin çökeceğine inanırsa, ekonomik savaş hızla sonuç üretebiliyor. Ancak sistemin sürdürülebilir olduğuna dair bir kanaat oluşursa, yaptırımlar zaman içinde aşınıyor ve etkisini kaybediyor. İran örneği, ekonomik savaşın özünde bir “zaman ve inanç” mücadelesi olduğunu gösteriyor.
ÜÇ KATMALI SAVAŞ: MADDİ, KURUMSAL VE PSİKOLOJİK
Bu veriler birlikte okunduğunda, ekonomik savaşın üç katmanlı bir yapı olduğu görülür.
İlk katman maddidir: Yaptırımlar, ticaret kısıtlamaları ve finansal sistemden dışlama gibi araçları içerir. İkinci katman kurumsaldır: Devletin kriz yönetme kapasitesi, elit koalisyonunun dayanıklılığı, işbirliği ve alternatif ağ kurabilme becerisi bu alanda belirleyicidir. Ancak en kritik katman üçüncüsüdür: Psikolojik alan.
Piyasa beklentileri, toplumsal güven ve elitlerin çözülme eşiği, savaşın sonucunu belirleyen esas faktörlerdir. Çünkü ekonomik sistemler yalnızca üretim ve ticaretle değil, güven ve beklentiyle çalışır. Bu güven çöktüğünde, en güçlü ekonomiler bile kırılgan hale gelir.
EKONOMİK SAVAŞIN EVRİMİ: ANLATILARIN ÇATIŞMASI
Yinelersek; ekonomik savaş artık teknik bir araç olmaktan çıkmış, stratejik bir anlatı mücadelesine dönüşmüştür. Başarı, yalnızca rakibin kapasitesini sınırlamakla değil, aynı zamanda kendi sisteminin sürdürülebilirliğine dair küresel bir inanç üretmekle mümkün görünmektedir.
Bu yeni doktrinde temel soru değişmiştir:
“Kim daha güçlü?” değil, “Kim daha uzun süre güçlü kalacağına herkesi ikna edebilir?”
Bu değişim, jeopolitiğin merkezine iletişim, algı ve güven üretimi sürecini yerleştirmiştir. Finansal piyasalar, medya ve politik söylem artık savaşın aslî unsurlarıdır.
TÜRKİYE: EKONOMİK SAVAŞIN GRİ ALANINDA BİR ÜLKE
Türkiye bu yeni savaş düzeninde ne klasik bir hedef ülke ne de tam anlamıyla bir oyun kurucudur. Daha ziyade, küresel sistemin içinde yer alan ve giderek kırılganlaşan hibrit bir modeli temsil eder. Bu durum Türkiye’yi ekonomik savaşın en hassas cephesi olan beklenti alanına tabi kılar.
Türkiye ekonomisinin temel kırılganlığı, doğrudan yaptırımlardan ziyade finansal bağımlılık yapısında yatar. Yüksek dış finansman ihtiyacı, kısa vadeli sermaye akımlarına açıklık ve döviz kuru üzerinden hızla yayılan şoklar, ülkeyi algı temelli dalgalanmalara karşı savunmasız kılmaktadır.
Bu nedenle Türkiye’de ekonomik savaş, klasik araçlarla değil; risk primi artışı, sermaye çıkışı ve kur şokları üzerinden işlemektedir. Buradaki temel mekanizma fiziksel değil, psikolojiktir; yani, güven erozyonuna ilişkindir.
BEKLENTİLERİN BELİRLEYİCİLİĞİ VE POLİTİKA TUTARLILIĞI
Türkiye örneğinde aynı ekonomik veri, farklı beklenti ortamlarında tamamen farklı sonuçlar doğurabilir. Güvenin yüksek olduğu bir ortamda kriz yönetilebilirken, düşük güven ortamında küçük şoklar sistemsel kırılmalara dönüşebilir.
Bu durum, devlet kapasitesinden çok politika tutarlılığını kritik hale getirir. Kurumsal bağımsızlık tartışmaları, öngörülebilirlik eksikliği ve sık yön değiştiren politikalar, ekonomik savaşın en kritik alanı olan beklenti kanalını etkisizleştirir; bazen de tıkar.
Dolayısıyla Türkiye’nin sorunu teknik değil, stratejiktir: Ekonomi yönetiminin güven üretme kapasitesiyle ilgilidir.
STRATEJİK YOL AYRIMI
Türkiye’nin önünde üç olası yol bulunmaktadır: Küresel sistemle daha derin entegrasyon; alternatif ağlar üzerinden kontrollü otonomi ya da mevcut hibrit modelin sürdürülmesi. Ancak üçüncü yol, yani belirsizlik üreten ara model, ekonomik savaşın doğası gereği en kırılgan seçenektir. Çünkü modern ekonomik savaş, belirsizliği cezalandırmakta ve net stratejileri ödüllendirmektedir.
SONUÇ
Bugünün dünyasında savaş artık cephelerde olduğundan daha fazla zihinlerde ve beklentilerde kazanılıyor. Enflasyon, kur dalgalanmaları ve tedarik zinciri kırılmaları bu savaşın nedenleri değil, sadece belirtileridir.
Sonuç olarak modern ekonomik savaşın nihai cephesi ne üretimdir ne de ticarettir, inandırıcılıktır.
Bu yeni düzende en kritik soru şudur: Bir ülke, güçlü olmakla yetinebilir mi, yoksa güçlü kalacağına dünyayı ikna etmesi daha etkili bir savaş yöntemi midir?
Bu soruya verilen cevap, 21. yüzyılın kazananlarını ve kaybedenlerini belirleyecektir.