Şair-Yazar Atakan Yavuz Yazdı: Şifasız Bilgiler Ansiklopedisi
“Çocuklar siz de” dedi bir hoca; “Siz de bir gün faydasız bilginin ne işe yaradığını öğreneceksiniz.”
Atakan Yavuz / Şair-Yazar
MUTSUZLUK ZARURETİ. Pop psikiyatri hastalık üretiyor, tıpkı pop hocaların cehalet, pop doktorların hastalık üretmesi gibi. Bunun için tehdit altında olan mutluluğumuz değil mutsuzluğumuz, bilgeliğimiz değil cehaletimiz; sağlığımız değil marazlarımızdır. Karakterimizi yapacak olan onlardır çünkü. Ararken aldığımız ruh sıyrıklarıdır mutsuz eden bizi. O sıyrıklardan varlığın ışığı sızacaktır. Asıl mutlu olanlar içi karanlık olanlardır. Çünkü varlığın ışığını sızdıracak sıyrıklardan korkup kaçmışlardır. Bugün mutlu olanlar menzilini tüketmiştir artık. Uzun yola çıkan mutsuzlara selâm olsun. Soran, arayan, sınır taşlarına çarpanlara… Başka dünyaları, taze sözleri, yeni hayatları, büyük yapıtları, asumandan haberleri, büyük ırmaklardan, ormanların kalbinden haberleri hep yerinde duramayan, mutluluğa esir olmayan, memnuniyetsiz ve rahatsız olanlar getirdi bize.
Bakın reklamlara, vitrinlere, siyasetçilere; hepsi mutluluk vaat ediyor. Mutsuzluğun tarafına geçmek için başka bir delile ihtiyaç var mı? Mutsuzluk dediğimiz şeyin acı çekme tutkusundan değil, tam olmayı reddetmekten doğduğunu bilmem ilave etmeye gerek var mı? Mutluluk zannedilen kavramın da pop psikiyatrinin gülümseyerek itaat etme telkinine dönüştüğünü, buna direnilmesi gerektiğini ilave etmeye gerek var mı? Bir Tanpınar kahramanı olsaydı, “Evet,” diye ilave ederdi; “Evet, bizi bedbin kılan ruhumuzun bir türlü aradığı sarahate kavuşamamasıdır. Bize ait bir sarahat, yani o büyük terkibin hamuru. Hüviyetimizi bulmadan gelen saadet maraz doğuracaktır.”
Ruhumuzda kurumsal, kodlanmış bilgi tarafından ele geçirilemeyen yerlerin nöbetini cehaletimiz tutmaktadır. İşe yaradığı iddia edilen bilgilerle içeri çekildiğimiz esaretin bedelini ödemeye yanaşmayan, bizi yabana ve uzaklara; kendimize çağıran yanlarımızın üzerine titremeliyiz. Kendilik Testinden (Bkz. Şifasız Bilgiler Ansiklopedisi ilgili md.) geçebilmenin anahtarı işlenmiş bilgiye boyun eğmeyen ham taraflarımızda bizi beklemektedir. Bırakın girsin içeri günlerin ışığı.
Pop doktorların hastalıkların kaynağında nasıl tezgah açtıklarını, şifayı imkansız kılan reçeteleri nasıl pazarladıklarını ise Sağlığın Gaspı’nda Ivan Ilyiç anlatmıştı zaten. Modern tıbbın sağlığı iyileştirmek yerine nasıl bozduğunu, insanların ellerinden sadece sağlıklarını değil bedenlerini ve yaşamlarını da aldıklarını; insanın kendi teniyle özerk bir temas kurmasının imkansız hale getirildiğini, sağlığın bir şifa değil meta olduğunu anlatmıştı.
ÖYKÜ YORGANI (STORY QUILTING). Faith Ringgold’un resimlerine bakarken duydum bu kavramı. Özellikle Afro-Amerikalı kadınlar için kumaşla ya da örgüyle hikaye anlatımı sadece bir haber aktarımı değil bir tür hafıza ve direniş aracı da olmuş. Hatta kaçış planları bile yapılıyor. (Dickens’ın İki Şehrin Hikayesi romanında da Madam Lafarge ha bire kazak örer, sonra anlarız ki bunlar aslında infaz edileceklerin listesidir. Devrimin sert ve soğuk yüzünü bir kadına neden ördürdü acaba Dickens?) Öykü yorganı sanatın sadece keyif almanın, güzel vakit geçirmenin ötesindeki önemini hatırlatıyor. Sanatın salonlara, müzayedelere kapanarak hayattan kopmadığı işlevsel ve aynı zamanda estetik olmayı başardığı zamanlar da vardı. İnsanın haysiyetine bitişik, haysiyet ve iffetini ruhunun ipiyle bedenine bitişik ördüğü zamanlar. Sanatın piyasayı değil insanı, hafızayı ısıttığı; direnci diri tuttuğu zamanlar.
Dünya boşaldı artık, öykü yorganlarında olduğu gibi her şeyin aynı düzlemde ve her şeyi mümkün kılacak bir sıcaklığı üretecek bir kıvamda anlatılma şansı kalmadı. Soğudu da. Yüzümüze vuran yapay ışıkların artması bunun kanıtı değil mi?
YANLIŞSIZLIĞIN ÇÖLÜ. Bir seçim yapman gereken yaşlarda neyin doğru olduğunu anlayacak olgunluktan mahrum olduğun için doğru kararlar veremezsin. Neyin doğru olduğunu ayırt edebileceğin yaşa geldiğinde ise artık bütün seçimler yapılmış, yerler tutulmuş, köşeler kapılmış ve iş işten geçmiştir. Seçimlerin -doğru ya da yanlış- meyvelerini vermeye başlamıştır. Artık filizlenmiştir bu tercihler, sen daha neler ektiğini fark edemeden. Ama bitmedi. Tesadüfen doğru seçimler yaparak tatlı meyvelerin keyfini sürenlerin yüzündeki aptalca gülümseme sana hatalarını sevdirecek kadar itici gelmeye başlar. Hiç yanlış yapmamış, yanlışı erdem olarak değil ama bir imkan olarak görmemiş, her adımını hesaplayarak atmış olanların zekasındaki bönlük, yanlışssızlığın çölü sana hatalarını sevdirir. Zekanın rehberliğiyle kariyerden ibaret bir kabuk adama dönüşmüş, bunun için de gözlerini göğün mavi atlasında koşturmaktan, yan yollara sapmanın coşkusundan, durup sığırcıkları izlemenin serinliğinden, bir dostun koluna girip şöyle bir açılmaktan mahrum kalmış hayatların boş özgüveni, dayanılmaz, itici ve anlamsız özgüveni. Yanlış yapma korkusu bizatihi bir yanlıştır, diyor Hegel, Fenomenolojide. Yanlış yapmaktan korktuğu için bizatihi yanlış bir hayata saplanıp kalmanın getirdiği kıyısız, susuz, dipsiz deniz; ne suyun şırıltısı var ne yüzerek karşıya geçme ihtimali.