DİJİTAL ÇAĞDA BÜTÜN ŞİİRLER İPTAL Mİ? YOKSA ŞİİRDE YENİ BİR DOĞUŞ MU YAŞANIYOR?

19 Oca 2026 - 17:53 YAYINLANMA

Çocukluğundan beri şiir yazan, beş şiir kitaplı bir yazar olarak şiirin geleceği hep kafama takılan sorular arasında olmuştur. İnsanların hep başka yerlere “bağlı”, hep meşgul oldukları, yapay zekadan medet umulan bir çağda en eski sanatlar arasında yer alan şiire hala yer var mı? Varsa, bu nasıl olacak?  

Yalnızca bir edebi tür olarak şiiri değil, insanlığın geleceğini ilgilendiren bu soruyu yeni şiir kitabım Bütün Vapurla İptal’in bağlamında yanıtlamaya çalıştım. Kitaptaki şiirlerin internet adresini de yanıtlardan birinde veriyorum. İsterseniz önce oraya gidip şiirleri okuyabilirsiniz. 

Tüm zamanımıza el koymuş olan Dijital Çağ bu türden kolaylıklar da sağlıyor.

Yeni şiir kitabınız Bütün Vapurlar İptal’in arka kapağında “Bozcaada benim şiir ülkem diyorsunuz. Ne demek bu?

Pek çok şey. Ana konum, birinci konumum, esin kaynağım, pergelimin ayağının olduğu yer, ikametgahım, sılam, efsaneler alemine açılan kapım… 1988 yılında tanıştığımızdan beri adayla şiir üzerinden cilveleşiriz. Şiirlerle onu anlamaya, anlatmaya, duygularımı ifade etmeye, kendimi ona beğendirmeye çalışırım. Beş kitap oldu: “Dedim ki Poyraza”, “Adada Bir Yaz Günü”, “Uçuşur Ege Rüzgarında”, “Büyüyor Üzümler Bağlarda” ve şimdi de “Bütün Vapurlar İptal”. Bunların çoğu adanın rüzgarlarını, börtü böceğini, çiçeklerini ve insanlarını anlatan adalı şiirlerdir. Pastoral yanları ağır basar, çünkü ada doğanın dekor değil gerçek ortam olduğu bir yerdir. Rüzgar, özellikle poyraz, efendimizdir. Git derse gideriz, gel derse geliriz. Bazen bizi günlerce koynuna almaz, bazen de kapısını açıp dışarıya bırakmaz. Ta ki sonunda bir gün “Bu kadar gezmek yeter!” diyene kadar!

Çeşitli türlerde yazıyorsunuz. Ne yapıyor ada size bir yazar olarak. Fabrika ayarlarınızı şiire mi alıyor?

Biraz öyle. Buraya gelince şiirce konuşmaya başlıyorum. Biliyorsunuz benim birçok şapkam var, akademisyenim, televizyoncuyum, köşe yazarıyım, romancıyım, medya yöneticisiyim, şuyum buyum…. Şair tarafımı Bozcaada dışında pek öne çıkartmıyorum. Şunca yıl sonra, 40 kitaplı bir yazar, bol konferanslı “iletişim duayeni” olsam da ‘Bozcaada’nın şairi’ denmesi hoşuma gidiyor. Şiirin ilk göz ağrım olmasının da etkisi olmalı. 

Dar gelmiyor mu o tanım? Vatan şairleri ver, sınıf şairleri var, din şairleri var. Bozcaada ne ki, minicik bir yer, haritada bir nokta!

Pek çok kez söyledim. Bozcaada, bakmasını bilene bir mikro kozmostur, mini evrendir. Ne cennettir, ne de cehennem. Her ikisidir de. Evrende iyi kötü ne varsa hepsi burada da vardır. Adaya geleli neredeyse 40 yıl oldu. Burada bir tek gün bile yabancı olarak yaşamadık, adalılarla hep içli dışlı olduk. Her türlü yakınmalarını dinledik, sırlarını öğrendik. Ne aşklar gördük, ne ihanetler, ne kalleşlikler, ne yiğitlikler… Of ki off… Adalılar zemzemle yıkanmış değillerdir, çıkarcı ve ihmalkar olabilirler, işlerine gelirse adalarını satarlar, satmışlardır, ama bazen de üzerine titrer, onun için ejderha gibi kabarırlar. Yani, dünyaya bakmasını bilen bir şair için adanın malzemesi zengindir. Sait Faik gibi “haritada bir nokta” deyip geçemeyiz, bizim ada tüm noktalama işaretlerini kapsar.  

Nasıl yani?

 Bazen dünyayı açıklamak için ‘iki nokta üstüste’, bazen soluk almak için ‘noktalı virgül’, bazen geleceğe bağlanmak için ‘üç nokta yanyana”, bazen Polente’de güneşi batırırken “ünlem”, bazen kasabada dolaşırken “soru işareti”, kaçamak yapmak isteyenler için “virgül”, salgından kaçanlar için “çift tire”. Oysa pek çok kişi Ege’nin tarihine salt “çarpma ve bölme” işaretleri olarak bakagelmiştir. O zaman da ya sadece en üstteki tabakayı görüp derinlemesine anlamamış ya da yanlış anlamıştır.   

Hatırladım, “Düz hat üzerinden bir yöne doğru ilerleyen tek boyutlu gelecek tasavvurundan kolayca kurtulamıyoruz, oysa bir pentimetoyuz” demiştiniz bir Homeros Okuması’ndan önce.

Bu yıl 25. kez gerçekleştireceğimiz o okumaları da biraz da bunun için yapıyoruz aslında. Bozcaada bunun için zor bulunur bir mekan. Geçmişin katmanları mitolojik bir sis içinde birbirine karışmış burada. Hani Latin Amerika’nın “büyülü gerçekçiliği”nden söz ediliyor ya, bizimkisi “katmerli gerçekçilik”tir. Hepsi aynı anda birbirine geçmiş. Eşzamanlı, “hemzaman”dır, İngilizcesi “concurrent”tir. Akıştır.

Nedir pentimento dediğiniz?

Aynı tuval üzerine yapılmış kat kat resimler… Evet, o konuşmada dediğim gibi Anadolu tarihi için kullandığım pentimento bakışı ada için haydi haydi geçerlidir. En üstte bir resim olsa da, tuvali kaldırıp güneşe tuttuğunuzda geçmişin tümü oradadır. Son kitaptaki bir şiirimde, Çayır kumsalında yürürken uzaktan Odiseus’un görür gibi oluyorum. O da beni görür gibi oluyor. Çünkü ,Homeros’a göre, Odiseus Troya dönüşü İthaka yollarına düşmeden önce bir gece burada kalmış. Ama her gelen gibi, bir tarafıyla hep kalmış da diyebiliriz. İşte o bölüm:

 

Yıllardır

yollarımız rastlaşsa da 

zamanlarımız henüz kesişmedi

ama o da olacak bir gün

bilicilerin tanrısı Apollon 

--ki aslen buralıdır kendisi – söz verdi:

birkaç milyon ışık yılı sonrasına

randevumuz var

tam burada

Troya’ya karşı!

 

Şiir gündelik hayatımızdan çekildi diyorsunuz yazılarınızda. Bunun ciddi bir kültürel kayıp olduğunu öne sürüyorsunuz. Nedir kaybolan?

Derinlik. Aslında bence herkes şair doğar sonra çevresi onun içindeki şairi boğar, en azından gırtlağını sıkar. Sesini kısar, yavanlaştırır. Şairlikle çocukluk arasında yakın ilişkiler vardır. Şair, yaşadığı dünyaya bir çocuk gibi masumane bakabilen, onunla ilgili safça sorular sorabilen kişidir. Ama oldum olası bizim “şuara”nın çoğu peygamberlik meraklısıdır, her şeyi herkesten iyi bilir, her konuda yüksekten konuşur, başkalarına ders verir. Şiirleri adeta vahiy olarak gaipten inmiştir. Toplum da biraz öyle ister. Bazıları için “şair” sözünü yeterli bulmaz “büyük şair” der. Benim o taraklarda hiç bezim olmadı. Fıkra, öykü ve romanın yanı sıra şiirle de uğraşan bir yazı eri olmayı tercih ettim. Şairlik tafrası satmadım. Şiiri ve şairi ‘mistifiye’ etmedim, ama felsefi işlevini önemsedim: Az, öz, iz, söz. Bence insanın yer küredeki kısa serüveni de öyle birkaç sözcükle açıklanabilir. Örneğin “hiç”. Bu kitapta öyle bir şiir de var!

Peki, sizin son zamanlarda çıkan yazı ve kitaplarınızda ele aldığınız Dijital Çağ’da şiire yer var mı? 

Dijital Çağ hayatlarımızı yerle bir ediyor ve yeniden inşa ediyor. Bu büyük tarihsel değişimin sonuçlarını her alanda yaşıyoruz. Bu arada bazı şeyler bir daha geri dönmemek üzere veda bile etmeden kayboluyor. Kalem, silgi, defter, mürekkep, gazete gibi iletişim araç gereçleri gibi… Bunlara bir takım edebi türleri de ekleyebiliriz. Örneğin, roman yaşayacak mı? Ya şiir? Robotlu, yapay zekalı dijital yeni dünyada şiire de yer kalmadığını düşünenler olmuştur. İnsanların internet üzerinden tanıştığı, buluştuğu bir dünyada aşk şiirleri ne işe yarar? Her cepte akıllı telefon arşivi varken, daha çok ezber ile yayılan bir edebi türe gerek var mı? Ya şiir kitapları? 

Hala şiir kitabı yayınladığınıza göre umutsuz değilsiniz?

Başlangıçta bu konuda karamsarlık egemendi, son yıllarda, tersine, dijital çağın şiire yeni bir ivme kazandırdığını düşünenlerin sayıları artıyor, hatta şiirin yeni bir altın çağa girdiğini öne sürenler bile var. Dijital teknoloji şiire erişimi kolaylaştırıyor. Şiir sitelerinin sayısı çoğalıyor. Sosyal medya şiir sebilleriyle dolu. Ve dünyanın her yerinde her gün milyonlarca insan girip çıkıyor, birbirine gönderiyor. Belli ki şiirden vazgeçilemiyor; demek ki, şiir insan ruhunda ve bilincinde başka yollarla karşılanamayan varoluşsal bir ihtiyaca cevap vermekte. Bir pertavsız, bir ilaç, bir fal. Şöyle de diyebiliriz: Şiir olmayınca insan daha az insan oluyor. Galiba yapay zekalı çağda asıl tehlikede olan o! Makinesi arttıkça insanlığı azalan bir canlı türü!

Niçin öyle oluyor? Biraz açar mısınız?

Yalnız kalmak artık neredeyse olanaksızlaştı. Herkesin kulağında bir alet, elinde bir telefon, önünde bir ekran. Herkes hep dolu, hep başkalarıyla bağlantılı, sürekli iletişim halinde. Herkes meşgul. Oktay Akbal’ın “Yalnızlık Bana Yasak” diye bir kitabı vardı, artık “Yalnız Kalmak Bana Yasak” denilebilir. Hiç dinlenmeyen enformasyon dalgaları, insanın başını çıkarıp nefes almasına izin vermiyor. “Dur ya, ben kimim, neredeyim?” diyemiyor. Üstelik o selin suları bin bir türlü pislik ve yalanla dolu. Dezenformasyon, troller, şarlatanlar, satın alınmış sesler… Bu çok boğucu bir durum ve insanın doğasına da aykırı. Çünkü oksijensiz yaşanmıyor ve yalnızlık da hayata dahil. Çağın insanı bir yandan kimseden geri kalmamayı garanti altına almaya çalışırken, bir yandan da kendisinin özgün bir yaşamı olduğunu, olması gerektiğini hissediyor. Yoksa hayat onun için anlamsızlaşıyor, yavanlaşıyor. Eskiden bu gibi durumlarda şiir ona yardımcı olurdu. Şiir hayata anlam vermenin başlıca yollarından biriydi. Şimdi enformasyon çok, ama tadı yok.

Bütün Vapurlar İptal Derken biraz da bundan mı söz ediyorsunuz?

Biraz öyle. Fırtına sekiz şiddetinde, mendireği aşıyor dalgalar. Gözlerimiz ufukta. Bazen, ya artık vapur hiç gelmezse diye endişeleniyoruz. Ama bu arada bulunduğumuz yerin güzelliklerini de görmezden gelemiyoruz. Ne yapacağız? Bu soruya yanıt veren bir şiir bile var kitapta: “Kırmızı papağan.” Önce kalın perdeleri açıp, demir kapıyı aralayacağız!

Yani “Yalnız enformasyonla yaşanmaz!” diyorsunuz. Peki, bu fırtınada şiir ne verebilir?

Özellikle Amerika’da 21. Yüzyıl’da şiiri geri getiren dalgalardan birisi de meditasyon ve onunla bağlantılı “farkındalık” akımı. İngilizce “mindfulness” diyorlar. Bayağı kursları ve okulları varmış. Amaç, gözlemcinin ya da şairin içinde bulunduğu “an”ı en iyi şekilde algılamasını, ne kadar benzersiz bir “an”da bulunduğunu kavramasını sağlamakmış. Şiir, baştan beri bunu yapagelmiştir elbette. Şimdi en çok bu isteniyor. Meğer ben farkında olmadan “farkındalık şiiri” yazıyormuşum ne zamandır! Özellikle “Büyüyor Üzümler Bağlarda”ya aldığım “adaiku”lar, o türden ada “an”larıdır. Ya da, ada anlarından salkımlar…  

“Ada anları” derken…

Çok yıllar önce, galeriyken Itırlı Bahçe’de duvarın üzerinde günlerdir aynı yerde duran bir salyangozu fark edince sormuştum: Niçin orada? Niçin ayrılmıyor? Sonra aynı soruyu onun da bana sorabileceğimi düşünmüştüm. Niçin buradayım, niçin ayrılmıyorum? Bu bir yazgı mıdır, bir karar mıdır, nedir? O salyangozu hiç unutmadım. Bunların farkına varmak, bu türden sorular sormak hayatın farkına varmaktır. Şiir, fark etmenin aracılığını, kolaylaştırıcılığını yapabilir. Yapmıştır. Ve gırtlağına kadar yapay enformasyona boğulmuş olan insanın buna her zamankinden daha fazla ihtiyacı vardır. En azından, algoritmik bir robot değil, şaşkın bir insan olduğunun farkına varması için. Evet, şaşkın bir insan! Tersi ne kadar sıkıcı olurdu!

Bu kitaptaki şiirlerin okura ulaştırılmasında da farklı bir yöntem izliyorsunuz. Artık kitap gibi kitapçılar da marjinalleşiyor değil mi?

Evet, çağımızda egemen iletişim ortamının dijital olduğu olgusundan yola çıkıyorum. Asıl olan odur, diğerleri yedektir. Artık bütün yazılar, sesler, görüntüler gibi şiirlerin de depolandığı ve dağıtıldığı yer dijital merkezlerdir. Ana bellekte bulunmak zorundasınız, istemeseniz de sizi oraya alıyorlar zaten. O yüzden ben de son şiirlerimi oraya yerleştirerek ilk adımı attım. Herkes dünyanın her yerinden oraya ve şiirlerime ulaşabilir. Bu adresi en baştan ilan ettim, kapısı herkese açıktır. Buyurun deneyin! https://haluksahin.net/butun-vapurlar-iptal/ 

Ama onunla yetinmiyorsunuz…. İlle kitap diyorsunuz.

Yo, ikinci adım olarak Bozcaada’da Salhane’de “canlı okuma” suaresi yaptım. Şömine başında ada şarabı içerek şiirleri okudum. Bu kitaptaki şiirlerden bazıları gözle okunmaktan çok, yüksek sesle okunmak için yazılmıştı. Böylesi, şiir türünün ritüelden kaynaklanan doğasına uygundur. Çağıran olursa başka yerlerde de bu türden okumalar yaparım. Üçüncü olarak, sınırlı sayıda alıştığımız türden kitap bastırıyorum. Hepi topu 96 sayfa zaten. Artık büyük matbaalara gitmenize gerek yok, yeni dijital baskı teknikleriyle 100-200 gibi sayılarda kitap bastırabiliyorsunuz. Kitapların kapakları, hurufatı filan farklı olabiliyor. Bu kitaplar kitapçılardan ve internette satın alınabiliyor. Bu kitabın üç farklı kapaklı versiyonu olacak.

Ve şiirler ziynetleşiyor…

Evet, son olarak da kitap koleksiyoncuları için “ziynet” kitaplar hazırlanmasını öneriyorum. Deri kapaklı, farklı ciltli, mücevher gibi hazırlanmış, her biri özgün kitap nesneleri… Bunları isteyenler üreticilerinden alabilecekler. Koleksiyonlarına koyup okşayabilecek, koklayabilecek, kıvanabilecekler…  

 

 

 

YORUMLAR

Maksimum karakter sayısına ulaştınız.

Kalan karakter: