İLK KEZ ANLADIM BU GERÇEĞİ
“Yerbilimci (jeolog) Prof. Dr. Ali Yılmaz kim mi?” dediniz:
1960’lı yılların ilk yarısında Ergani’deki eski köy enstitüsü Dicle İlköğretmen Okulunun; Müslüm Başaran, Hikmet Buluttekin, Ahmet Akgün, Zülküf Kaya, Maaz Akay, Hasan Acar, Malik Erdoğan, Nâlan Uluğ, Necmettin Çivilibal, Mustafa Karaoğlu, Mehmet Kapçak, Ahmet Cemal Babayiğit, Abdüllatif Kaya, Semra Akın, Selma Akın, Cemil Ayaz, İzzettin Çelik, Orhan Ağaçeken, Seyfi Özkan, Sevim Bilgen gibi ve daha onlarca başarılı öğrencilerimizden biriydi.
Ne güzeldi ki, “Yüksek Öğretmen Okulları” da vardı o yıllarda. Ve bu başarılı öğrencilerin tüm derslerden başarılı olanları öğretmenler kurulu kararı ile yüksek öğretmen okullarına seçilip gönderilirdi. Ana dili Zazaca olan Ali Yılmaz, Ankara Yüksek Öğretmen Okuluna seçilmişti. Orada da çok başarılı olup sıra ile akademik basamakları hızla geçip Sivas Cumhuriyet Üniversitesinde uzun yıllar ders verip emekli oldu. Canı kadar sevdiği tüm kitaplarını üniversite kitaplığına bağışladı ama Dicle’de güncelerini yazdığı “Anı Defteri”ni vermeye kıyamadı.
Bir hafta önceki sözünü tutup o defterden üç sayfanın fotoğrafını çekip gönderdi bana. Şimdi 1963-1964 ders yılında yazılan o anıları okuyalım birlikte:
OHHHH!..
İnsanın öyle anları oluyor ki, dünyaya bedel!.. Meselâ bugün öyle oldu. Ömer Yerlikaya arkadaşım bir fıkra anlattı. Güzeldi. Kahkahalarla güldüm.
Sonra ilkbahar hakkında konuştuk. Aralık ayındayız ya. Kışın, bahar hatıraları ne kadar tatlı!.. İnsanın ruhunu okşuyor. O güzel günler canlandı gözümde. Bilhassa çocukluk anılarım:
“İki kuzu arasında ben
Türkü söylerim
Neşelenir kuzularla çayır çimen.”
İşte o bahar günleri öyle geçti. Bugün baharı yaşadım hep. Bazı günler gelecek ki, bugünler de anı olacak. Bugünleri de arayacağız.
Kalemimle defterimle baş başayım. Bazan onlara söyler, ben dinlerim. Bazan ben söylerim onlar dinler. Onlar benim, ben onların kardeşiyim. Zor düşlerin altında ben inlerim.” (8 Aralık 1963)
Öğrencilerimin anı defterlerini ayda bir toplar, inceler ve değerlendirirdim. Bu sayfayı okuyunca beğenmiş de “Güzel!.. 10, ON ” diye yazmış, şöyle de bir “Not” da eklemişim: “N. Ataç ya da Andre Gide’nin ‘Güncem’den Seçmeler’ini bularak oku. Bana en çok beğendiğin bir bölümünü yazarak getir. Çalışmalarından ve defterinden çok memnunum.”
Ne yani, öğretmen okulu 4. sınıf öğrencisi böyle yazacak da niçin en yüksek notu almasın ki! En yüksek notları kendine saklayan öğretmenlerden değildim ben.
19 MAYIS
Bugün 19 Mayıs… Atatürk’ün 1919’da Samsun’a ayak bastığı gün… Çünkü istiklal Savaşımızın ilk kıvılcımının çakıldığı gündür bugün.
Okul olarak her yıl jimnastik gösterileri yaparak kutlarız bugünü. Nisandan bu yana beden eğitimi derslerimizi, cumartesi ve pazarlarımızı bu gösteriler için harcadık. Bugün sabah kahvaltısından sonra yaklaşık 800 öğrenci arabalarla 3-4 km uzaktaki Ergani ilçe merkezine taşındık.
Hepimiz heyecanlıydık. Tören meydanına çıktık. Köylerden gelen kadın erkek ve tüm Ergani halkına gösterimizi sunacaktık. Sıralandık. En önde Türk bayrağı… Arkasında bando takımımız… Marşla uygun adım yürüyüp Ata’nın heykeline çelenk bırakarak saygı duruşunda bulunduk. Sonra tekrar geçtik yerimize
Hepimizi heyecanlandıran çok güzel konuşmalar yapıldı; şiirler okundu.
İlk ve ortaokul öğrencileri sıra ile çıkıp gösterilerini yaptılar. Sıra bize gelmişti. Spor kıyafetlerimizle çıktık meydana. Beden eğitimi öğretmenimizin yönetiminde önce çıkan okullardan çok farklı bir gösterisunduk. Seyirciler coşkuyla alkışladılar bizi. İlçe kaymakamının teşekkür konuşmasından sonra yine döndük okulumuza.” (19 Mayıs 1964)
UĞURLAMA
İkindi vaktiydi. Saat üç buçuk treniyle öğretmenimiz Hüseyin Erkan okuldan ayrıldı. Ankara yakınındaki benzer bir okul olan Hasanoğlan’a doğru… Öğretmenimin gitmesini hiç istemiyordum. Bizler tam olgunlaşmak üzere olan meyveleriydik onun.
Burada birkaç yıl daha kalsaydı, arkadaşlarımın her biri bir şair, bir romancı, bir öykücü olurdu. İşte beni yaralayan bu!
Duygulanmıştım. Hem de çok… Ağlatabilirdi beni bir köy türküsü. Onun için kaçıyordum radyodan. Ya bir köy türküsü çıkıverirse!.. Tutamazdım kendimi.
Tren hareket etti. El sallamalar çiftleşti. Trene baktıkça yüreğim deliniyor. Bakamıyorum. Elim benden habersiz sallanıyormuş meğer. Geç fark ettim.
Tren gitti, gitti, gitti… Arkasından baka kaldım. Öğretmenimin görünmeyen güler yüzü geliyordu gözümün önüne. ‘Yalan, yalan!’ diyordum kendi kendime.
Her şey yalanmış meğer!
İlk kez anladım bu gerçeği.”
***
Üç sayfa göndermiş; sevgili Ali Yılmaz. Üçünü de verdim.
Başka gönderenler olacak mı bakalım?