Güldal Mumcu Yazdı: Uğur Mumcu’nun Gazeteciliği
Güldal Mumcu / 23 ve 24 Dönem CHP İzmir Milletvekili, TBMM Başkanvekili ve Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfı Başkanı
"Cumhuriyet, ne hükümet ne parti gazetesidir. Cumhuriyet, yalnızca cumhuriyetin, daha genel ve yaygın tanımı ile demokrasinin savunucusudur" diyedek usta kalem Cumhuriyet serüvenine başladı.
Neden Cumhuriyet?
12 Mart dönemi… Yazdığı bir yazı nedeniyle tutuklandı, yargılandı; Bu süreç içinde askere alındı, eksikli piyade çıkarıldı. Sonuçta beraat etti. Üniversiteye dönebilir akademik kariyerine devam edebilirdi. Dönmedi. Yaşadığınız olaylar ona, gerçekleri en iyi şekilde halka ileteceği yer gazetenin çoğalmasını düşündürdü ve bu duyguyla gazetecilik yapmaya karar verdi. Türk Solu, Devrim, Yeni Ortam gibi gazetelerde kısa sürelerle yazdıktan sonra 1975 yılından öldürüldüğü 24 Ocak 1993 gününe kadar -Milliyet gazetesinin zorunlu olarak yazması dışında- hep Cumhuriyet gazetesinde yazdı. Akademik anlamda hukukçuluğu, araştırıcı yanı; Gazetecilik hayatı boyunca kendisini takip etti.
'Bütün teklifleri reddetti'
Yıllar boyunca kendisine yapılan teklifleri reddederek Cumhuriyet gazetesinde yazmaya devam etti. Neden Cumhuriyet gazetesinin yazım içeriğini 8 Mayıs 1984 tarihli yazısında Uğur Mumcu şöyle anlatıyor:
“Gazetelerin varlıklarının nedenlerini ve amaçlarını bu gazetelerin doğuş koşullarını belirler. Cumhuriyet; Kurtuluş Savaşımızın kan ve barut kokan o kutsal kavgaları içinde doğmuş, o günkü ulusal kurtuluş bilincini, Atatürk devrimlerini ve çağdaş özgürlükleri savunmuştur. Gazetemizin kökeninde soylu, bağımsızların ve yurtseverliğin o dönemde harcı yatmaktadır.
…Yunus Nadi'nin Cumhuriyet gazetesindeki ilk başyazısında açıklanan ilkeler bugün geçerli değil midir?
Cumhuriyet, ne hükümet ne parti gazetesidir. Cumhuriyet, yalnızca cumhuriyetin, daha resmi ve yaygın tanımı ile demokrasinin savunucusudur. Cumhuriyet ve demokrasi düşüncesinin ve esaslarını çiğneyen ve yıkanan, yıkmaya çalışan onun gücüyle mücadele edecektir.” (Cumhuriyet, 8 Mayıs 1984)
Cumhuriyet gazetesinin temel politikalarının gazetecilik yaşamı boyunca önem verdiği değerler olmuştur.
Uğur Mumcu gazeteciliği, 1961 Anayasası'nın özgürlük ortamında benliğini bulmuştur. Devrim Dergisi ile gelişmeya başlayan, anti-emperyalist, alternatifçi, devrimci ve toplumcu bir gazeteci benliğidir bu. Bu açıdan bakıldığında, Uğur Mumcu gazeteciliği işlevseldir, bilgilerin bilgilendirmesi ve aydınlatma sorumluluğu üzerinde temellenir. Ona göre, bir gazetecinin uğraşmalı ve ideolojik ya da siyasal saplantılarla gerçekleri ve olaylara karışması gerekir. Böyle bir yolu bir gazeteci için hiçbir zaman güvenli bir şekilde bulamayacağız. Bir gazetecinin her şeyi bilemeyeceğini; bilgi ve haber kaynaklarına ulaşıp bu kaynaklardan topladığı bilgi ve haberleri okurlarına sunması ve yorumlarını da gerçeklere, olaylara, olgulara dayandırırsa, inandırıcının gevşeyeceğini söyler.
Belgesiz yazmadı
Uğur Mumcu, İpekçi cinayetinin yaklaşık beş bin yönetici bulan davanın silikat kopyalarını gözünün bir numara temizlenmiş temiz okuyarak cinayetin işlendiği olay yerinde Ağca'nın yalnız olmaması, İpekçi'ye çapraz köklerinin bulunduğu bilgi elde edilmiş ve bu bulgularını kamuoyunda paylaşmıştır. Belgelere dayalı olarak yazılan bu yazının sonucu, İpekçi cinayetinin ikinci davası açılmıştır. Bu bölgede ilgili Ağca Dosyası ve Papa Mafya Ağca adıyla iki araştırma kitabı yayımlanmıştı. Papa Mafya Ağca =,
Ağca'nın yerinde Oral Çelik'le beraber bulunan, cinayeti Oral Çelik ve Mehmet Şener'in birlikte planladığını, Ağca'nın bu ikilinin emrinde görev yapan bir militan olduğunu yazmıştır.
Tüm bu çalışmalar sırasında araştırma yaparken birçok konuda olduğu gibi, İpekçi konusunu gündeme getiren öneri de, “başka konu yok mu” diye eleştirilerle karşılaşmıştı.
Oysa gazeteciliğin “fikri takibi”nin önemli bir yöntemi olduğu biliniyordu:
“Eskilerin 'fikri takip' ettikleri, olayları izleme yöntemi vardır. Bir olay yazdınız, sonra ne oldu? Olay nasıl sonuçlandı? Olaya kimler, ne ölçüde karıştı?
Bu bilgileri sormaya ve ayrıntıları bu bilgileri sorup ele geçirmeye başladınız mı, olaylar yavaş yavaş aydınlanır. Olay aydınlanınca birçok kişi tedirgin olur.
Bu konuları köşenizde sık sık yazarsanız okuyucu sıkılır. Ve haklı olarak 'Başka konu yok mu?' diye söylendi. Köşe yazarı bu durumda peşine düşme olayı bir yana bırakılacak mı? Hayır bırakmayacak.” (Cumhuriyet, 20 Kasım 1985)
Mumcu gazeteciliği
12 Mart döneminde bizzat kendisinin yaşadığı kayıpların alınması, tutuklanma, yargılanma ve başarısızlıklı askerlik gibi baskıcı uygulamalar Mumcu gazeteciliğinde var olan sorgulayıcılığı, araştırmacılığı kamçılamış ve ince eleştirel zekasını da beceriyle kullanılmasına yol açmıştır. Zaman zaman çok sert ve sade yazılar, kimi kez alayla karışık kara mizaha dönüş. Ancak her tür yazı biçeminin amacı tektir: İvedilikle demokratik yönetime ve basın özgürlüğüne kavuşmak. Uğur Mumcu şöyle der: "Basın özgürlüğünün, demokrasinin temellerinden biridir. Kamuoyunun ve eden basının, tarihin her devrinde tartışma konusu olmuştur. Basın özgürlüğünün kırıldığı dönemlerde demok-ratik gelişim durmuş, totaliter güçlerin güçlenmiştir. Basın özgürlüğünün ifadeleri ile demokratik rejimlerin yerleşmesi arasında bir bağ vardır." (Cumhuriyet, 16 Mart 1980)
1970'li yılların ortasından başlayarak giderek yoğunlaşan kanlı ortam, Uğur Mumcu gazeteciliğinin işlevselci, araştırmacı yanının güçlenmesine yol açar. 1 Mayıs gibi, Kahramanmaraş'ta katliam boyutuna ulaşan olaylar, silah ve kaçakçılık, Abdi İpekçi'nin yaptığı gibi katliamlar sarsan olaylar da bu cinayetlerin ölümlerinin ortaya çıkmasıyla ortaya çıktı. Mumcu gazeteciliği o dönem söyle sorgular: “Bir yanda binlerce silah ve evrensel mermi, öte yanda 'sıkıyönetim, silah kaçakçılığı davalarına bakamaz' diyen yüksek yargı kararları… Bir yanda sosyete cinayetlerinde konuşan hünerli gazetecilik, öte yanda silah kaçakçılığı karşısında susan, ağzını açmayan basın ahlakı…” (Cumhuriyet, 4 Temmuz 1980)
Günümüzde her yüzeysel veri alıştırıldığımız, haber içeriklerinden yoksun, saptırılmış ve yönlendirilmiş olarak sunan gazetecilik anlayışı, “fikri takip”i de artık bırakmış görünüyor.
12 Eylül, stratejisi, idamları, siyasi davaları ile toplumun üzerine karabasan gibi binmesine karşın Uğur Mumcu gazeteciliği, çözülmeni hiç kaybetmez. Basının sindirildiği, birçok aydının susturulduğu ya da sustuğu bu dönemde Uğur Mumcu gazeteciliği, DİSK davası gibi, Barış Davası gibi kapsamlı siyasi davaların askeri savcılarını doğrudan eleştiren yürekli yazıları ile dimdik ayaktadır. Şu sözler onundur:
"Basın özgürlüğü kısıtlayan sınırlar hukuktaki yer ile polis sınırlarındaki yerler ayrıdır. Hukuk devleti sınırları içinde polis devleti yöntemlerine başvurulursa, bütün demokratik paralar ve yayın organlarının bu tür uygulamalara karşı çıkmaları gerekir." (Cumhuriyet, 15 Temmuz 1978)
Mumcu gazeteciliği günümüze ışık saçıyor
Toplum, 24 Ocak kararları denilen ekonomik seçeneğin katıksız bir faşizan yönetime yol açacağını Uğur Mumcu gazeteciliğinden öğrenmişti. 12 Eylül askeri darbesinin ardından gelen Özal iktidarının arabesk-liberalizminin Türkiye'yi çıkmazda saptıracağını öğrenildiği gibi. Mumcu gazeteciliğinin, eleştirdiği o ekonomik modeldir ki, dünyadakii durumda, yüz milyarlarca dolar iç ve dış borca sürüklemiş, çukurun durgunluğuna getirmiş, şeriat özlemcilerini kışkırtmış; Dinci partilerin giderek büyümesine ve sonunda tek başlarına iktidara taşınmalarına yol açmıştır.
Uğur Mumcu'nun hikayelerinin aralıkçı yanı, ulusötesi çıkar çevreleri ve güçlerini sorgulayan anti-emperyalist yanı, 1980'den sonra giderek artan ayrılıkçı terörü, yerel köklerini ve güncel bağlantılarını yazıcılarıyla ortaya koymasını bilmiştir. Mumcu'nun sonunda bir süre önce peş peşe Kürt değişimleri değişiklikleri ile ilgili yazılan yazılar, Kürt İslam Ayaklanması kitabı, biraz önce dile getirilenimizin yanının seçkin örnekleridir.
Ermeni terör örgütü ASALA'nın, 1980'li yıllarda PKK terör örgütüyle bir araya gelerek ortak eylem kararlarının alınması, daha sonra bu terör rejimlerine 1990'lı yıllarda Hizbullah'ın da katıldığı ilk olarak onun yazılarında gözlerinin önüne serildi. Dünyanın ve Türkiye'nin karanlığında gördüklerini, araştırmalarının sonucunu kazanmalarını, hep okurları ile paylaştı.
Uğur Mumcu gazeteciliği, günümüze ışık tutan yanı ile günceldir, bugün de nefes alır. Örneğin, 1991 Körfez bunalımı sırasında ABD'nin ve diğer emperyalist güçlerin Ortadoğu ve Türkiye sınırlarındaki coğrafyayı yeniden düzenleme çabalarının güncel yansımaları Uğur Mumcu'nun kaleminde somutlaştırılmıştır.
"ABD, bilardo sopası ile Irak'ı vuruyor; Irak topu Kürt topuna vuruyor. Kürt topu da Kıbrıs topuna! Bu 'zincirleme reaksiyonu' Türk dış siyasetinin 'manevra önlemleri' iyice daraltıyor.” (Cumhuriyet, 16 Mart 1991)
"ABD'nin yeni 'Körfez Doktrini' ülkesinde Birleşmiş Milletler ve NATO'yu da kullanıp müdahale etmek, sonra da bölge tek 'egemen süper devleti' olmaktır. Bunun adı 'emperyalizm'dir. Emperyalizmin de oyunu çoktur. Hem oyunu çoktur hem de işbirlikçileri boldur." (Cumhuriyet, 25 Ağustos 1990)
"Önce Şah'ı Dr. Musaddık'a, sonra Kürtleri Bağdat rejimine, daha sonra Saddam'ı Humeyni'ye karşı kullanan ABD, Saddam'ı devirirse bütün gücüyle İran'daki İslam Cumhuriyeti'ni de devirmeye çalışacak. Hangi rejim, Ortadoğu'da ABD'ye karşı çıkarsa, o rejim yıkılacak." (Cumhuriyet, 20 Ocak 1993)
'İnsan ya gazeteci olur ya da okurdun'
Ancak, bir kehanet elbette, araştırmacıların ve gelişen bilimle yoğrulması sonucu ortaya çıkan bilimsel öngörü ve önsezidir.
20-25 yıl süren Türk basın yaşamının önemli bir altüst oluşuna tanıklık etmiştir. Bu 20-25 yılın ilk 10 yılındaki değişimlere ve dönüşümlere Uğur Mumcu defalarca değinmiştir. Raporda gazeteci ailelerin elindeki basın-yayınların holdingleşmesi, işadamlarının eline geçen olarak tanımlanmasız bu dönem sonunda tekelleşmeyle ve “siyaset-ticaret-medya” üçlemesinin işbirliği ile sonuçlanmış görünüyor. Uğur Mumcu gazeteciliğinin “Gazetelerin, işadamları ve müteahhitlerin basın dışı alanlarıki kazanç kapılarının kalkanı olarak kullanılması, hiç şüphesiz, basın özgürlüğü için çok olumsuz bir gelişme olmuştur” (Cumhuriyet, 25 Mart 1981) diye tanımladığı bu süreçte, Uğur Mumcu gazeteciliğini yok saymaya kalkışanlar bile. Uğur Mumcu gazeteciliğinin demode, hatta müzeye bakım gerektiren bir yöntem olduğu ileriyi kapsayan medyanın korunmasının, iş adamlarının üyelerinin üyelerinin övünmeleri de konunun ayrı bir bakışıdır. Bu tür medya yönetmenlerinin Uğur Mumcu gazeteciliğinin bir vicdan azabı gibi içlerinde taşımaları doğaldır. Çünkü Mumcu zamanında, "İnsan ya gazeteci olur ya da okurdu. Ticaret sicilimi, sarı basın kartı mı? İnsan seçimi buna göre yapılmalıdır. Hem okurdu, hem gazeteci olmaz. Olursa da böyle olur!" demiştir. (Cumhuriyet, 10 1983) "Gazetelerin, gazetecilik alanında genel amaçlarla uğraşmaları, bu sayede bu hedeflerin birer organı haline gelmeleri basın için en büyük tehlikedir. Basın özgürlüğü, gelişmeler aralıkta yaşayıp yaymak ve her türlü düşünceleri yine de elde edip yaymak ve her türlü düşünceyi yine dile getirmek demektir. Şirketleşme ve holdingleşme değildir!" demiştir... (Cumhuriyet, 20 Ocak 1982)
'Basın özgürlüğü özgürlüğüdür'
Basında holdingleşme ve tekelleşme önlenmezse basını ve basın özgürlüğünü koruma ve iyileştirmenin hiç ağlamaz.Basında holdingleşmenin bir yana, siyasette holdingleşmenin başladığı bir dönem için iyi olmak, inanınız çok güçtür. sermayesinin, türedi holdinglerin değil insanların özgürlüğüdür” demiştir…(Cumhuriyet, 15 Ekim 1983)
'Basının üzerindeki iki tehlike'
"Basın bugün özgürlük için iki tehlike ile karşı karşıyadır. Birinci tehlike, basın özgürlüğü üzerinde kısıtlayıcı ve yasaklayıcı yönetimdir. İkinci tehlike, basın organlarını ele geçirecek ve basınçta tekelleşme yaratacak olan holdingleşmedir. Bu durumda da basınç özgürlüğü, sermayenin baskı altında tutulacak ve belli iş çevrelerinin güdümü, basının özgürlüğü yok yok" (Cumhuriyet, 30 Haziran 1983) diyen Uğur Mumcu'nun bir işaret fişeği gibi zaman zaman dağılan bu uyarıların çoğu zaman gerçektir, vardır, olmaya da devam etmektedir. Uğur Mumcu'nun anlattığı gibi, iktidar günümüzde erkini kullanarak basın yönetimleri üzerinde hukuk dışı, mali uygulamalarla basın özgürlüğü dolaylı olarak kısıtlayıcı ve yasaklayıcı bir yönetim içine girmiştir. Bunun yanı sıra iktidar, basının el değiştirmesi için tüm erkini kullanmış ve kullanmaya da devam etmektedir.
Uğur Mumcu yılmadan hepimizi düşündürmeye, aydınlatmaya ve uyarmaya çalıştı. Sizce boşa mı zahmet etti?
Uğur Mumcu gazeteciliğinin gücü buradadır ve araştırmacı, sorgulayıcı mantıktan oluşmaktadır.
Mumcu demiştir ki: "Türkiye'de genel devri söz kapanmıştır. Düşünce üretmek, bu konuyu soyuttan ayrıntılı olarak indirmek ve her araştırmayı araştırmak ve incelemek süzgecinden geçmek zorunda değildir. Bunu yapmazsa söylenen genel sözler, sabah kahvelerinin köpüğü gibi ancak bir nefeslik ve tadımlık zevk verir. Ama kahve falı bile köpüğe değil, durdurulun kalan telveye bakılarak durdurulur." (Cumhuriyet, 9 Şubat 1984)
Uğur Mumcu gazeteciliği, Uğur Mumcu yetenekleri ile birdir. Birbirini tamamlar ve birbirinden ayrılamaz. Her ikisi de sıra dışıdır, farklıdır, belirgindir, örnektir. Uğur Mumcu gazeteciliği ile Uğur Mumcu yetenekli der ki: "İsterler ki susalım; isterler ki fiyatlarımızın hiçbiri, hele bu ortamda yazılmasın. Bunun içindir ki, burada susturmak için türlü yollara başvururlar. Bizleri susturmak için başvurdukları ve ellerine yüzlerine bulaştırdıkları sinsi çalışmaları ile ilgili ellerimizdedir! Bunu da bilir, örnekler çıkmaması için köşelerinde kıvranıp dururlar.
Evet yazacağız, susmayacağız. Bütün yolsuzluklar, kaçakçılar, kirlilikler, cinayetler tek sergide yer alıyor.” (Cumhuriyet, 4 Şubat 1981) Uğur Mumcu, bildiğiniz gibi anlatıldığı güne kadar, bu ülkelerdeki bilgilerin perde arkasını, dünyadan saklanmaya çalışılan gerçekleri bütün bilgilerle ortaya koymuş, yılmadan ve usanmadan hepimizi düşündürmeye, aydınlatmaya ve uyarmaya çalışmıştır.
'Hem işadamı hem gazeteci'
Bugünkü eleştirilen gazeteci tipinin gelişmesini daha 80'li yılların başında tespit eden Uğur Mumcu, şu tespiti yaptı:
"Devekuşu için 'ne kuştur ne deve' derler; bizim yeni gazeteci tiplerimiz de böyledir. (Cumhuriyet, 10 Aralık 1983)
Uğur Mumcu, yaptığı bu saptamayla yetinmeyip bu tiplerin basında yer aldığı “Sakıncasız” adlı tiyatro yapıtıyla da sergilendi. (Sakıncasız, Kasım 1984)
“Türk basını, tarihte daha önce tanık olmayan bir dönem yaşıyor. Holdinglerin basına el attıkları, yönlendirdikleri, hizmetleri ve basına yeni bir biçim ve öz yaşadıkları bu dönem, nerede ve nasıl sergilenmeli?
…Basının kendi kendini eleştirmesi, çoğu kez 'kişisel polemik' gibi görünüyor. Böyle olmasa bile böyle niteleniyor, böyle gösteriliyor. Kaldı ki, holding basınını eleştirecek yayın organı da pek kalmış değil. Çünkü sık sık şirket batırıp 'ödeme güçlüğü içine düşen' holdinglerimiz, gazete sahibi olmakta pek hünerli davranmışlardır. Hem böyleleri için karada ölüm de yoktur. Devlet bankalarınıza sırtınızı dayarsınız, sıkışınca, gazeteyi bir başka holdinge devredersiniz, borç aldığınız devletin bankalarının sırtında kalır, eldeki gazete yine 'piyasa ekonomisinin faziletinden' söz eden satırlar döktürür, olur biter.
…Bu yeni oluşumun altyapısını böyle kurdunuz mu, kolay; sonra bu yayın organlarının başına gazetecilik alanı dışında kalanlar arasında gelirsiniz. Çünkü gazete, büyük kazançların perdesidir. Ve bu yayın organlarını ancak 'tüccar kafalı' yöneticiler yönetmelidir. Böyle odaya, bir ülke gazetecisinin dediği gibi 'Sirkeci sermayesi' artık Babıâli'ye girdi ve bütün kaleleri tek tek ele geçirmeye başladı. Bu 'tüccarlar için' basın özgürlüğü, 'baht ve talih oyunları' ile harmanlanmış ve 'köşe dönme' edebiyatıyla cilalanmıştır.
…Türkiye'de son yıllarda baş döndürücü gelişmelere tanık oldu. Ben, altmışlı yıllardan bu yana, okuyan, düşünen, tartışan ve yazan bir insan olarak bu depremlerin çoğunluğu içinde çoğunluktaydı. Bir sürü şaşırtıcı gerçek gözlerle görüldü, mangalda kül bırakmayan güzel keskin devrimcinin holdinglerde kompartıman kapmak için hangi kılıklara girdiklerinim içini kan ağlayarak tıkladı. Devrimci inançların bayrakları gibi dalgalanan yazarların, göz yeteneği kapayıncaya kadar geçen bir zaman içinde nasıl işveren sofralarında birer buruşuk karşılığını görmenin acısını yüreğimde duydum.
Bu oyunun neden olması gerekiyor? İşte bunlar için… Bunları, toplumda sergileniyoruz. Hem, basınçtaki yeni oluşumun devamını sağlamak hem de bu yeni oluşumun İçindeki kişilik yapılarını sergilemekti amacım. Oyunun kaderi mi?
Döneklerin bilinçaltındaki aralarındaki inançlara fener alaylarını düzenleyip holding basınını bu curcuna içinde tanıtmak için…
Boşa zamanlarının hiç dağıtılmadığı!”
Sizce Uğur Mumcu boşa mı zahmet etti?