GERÇEKLİĞİN SON PERDESİ: SİNEMA, DİJİTAL GÖRÜNTÜ VE YAPAY ZEKÂ ÇAĞINDA GÖZÜN İMTİHANI
Dijital çağda gördüğümüz her görüntü bir seçim, bir kurgulama ve bir yönlendirme içeriyor. Sinema, haber, belgesel, sosyal medya ve yapay zekâ üretimleri artık gerçekliği yansıtmıyor; gerçekliği yeniden inşa ediyor. Gerçeği anlamanın yolu, gösterileni değil, göstereni çözmekten geçiyor.
Kameraya hâlâ “tarafsız tanık” muamelesi yapıyoruz. Gözümüz ekrana dönükken içten içe şuna inanmak istiyoruz: “Görüntü yalan söylemez.” Oysa bildiğimiz bir gerçek var: Görüntü, başından beri gerçeği olduğu gibi yansıtmaz; gerçeğin seçilmiş, çerçevelenmiş, düzenlenmiş, kurgulanmış hâlini önümüze koyar. Sinema, televizyon, haber ekranları ve şimdi de dijital platformlar, bize sadece “olanı” değil, “olması isteneni” gösterir.
Görsel çerçeveleme tam da bu noktada karşımıza çıkar. Bir görüntünün izleyiciye nasıl sunulacağı, hangi açıdan çekileceği, neyin kadraja alınıp neyin dışarıda bırakılacağı, ışığın, rengin, hareketin nasıl düzenleneceği, odak noktasının nereye yerleştirileceği; bunların hepsi bir niyetin, bir yorumun, bir tasarımın parçasıdır. Çerçeveleme, seyircinin nereye bakacağına, neyi “önemli” neyi “önemsiz” bulacağına, hangi duyguyla ekrana kilitleneceğine dair görünmez bir rehberdir. Bu yüzden aynı olaya dair iki farklı görüntü, iki bambaşka dünya tasavvuru kurabilir.
Bu noktadan itibaren temsil kavramı devreye girer. Medya ve sinema, gerçekliği olduğu gibi aktaran şeffaf bir pencere değildir; seçen, ayıklayan, düzenleyen ve yeniden kuran bir mekanizmadır. Bir protesto gösterisini düşünelim: Bir kamera kalabalığın içinde çiçek taşıyan, sloganlarını sakinlikle atan, birbirine dayanışma içinde bakan insanları gösterir; bir başka kamera sadece bağıran, itişen, polise taş atan üç kişinin görüntüsünü seçer. İki kare de “gerçek”tir. Ama temsil ettiği şey farklıdır. İlkinde “barışçıl protesto” algısı oluşur; ikincisinde “şiddet yanlısı grup” imajı. Olan biten aynı, fakat seçilen çerçeve, kurgulanan anlatı, seyirci zihninde bambaşka bir gerçeklik yaratır.
Reklam dünyasında kadın temsili de bu açıdan çarpıcıdır. Reklamlar çoğu zaman kadını genç, kusursuz, ince, daima bakımlı ve çoğunlukla arzunun nesnesi olarak çizer. Bu, “gerçek kadın”ın değil; kültürel olarak talep edilen, pazarlanabilir, tüketilebilir “ideal kadın” imgesinin temsilidir. Temsil, burada hem bedeni hem kimliği yeniden biçimlendirir. Gerçek kadınlar, bu temsil standardının gölgesinde var olmaya çalışır. Ekrandaki imge, sokaktaki bedenleri ve zihinleri yavaş yavaş yeniden yazar.
Yapılandırılmış gerçeklik kavramı bu sürecin bir üst aşamasını anlatır. Artık sadece neyin seçildiği değil, “gerçekliğin hangi malzemelerle nasıl inşa edildiği” sorusu önem kazanır. Reality show’lar bunun en çarpıcı örneğidir. İzleyiciye “hayatın içinden” gibi gösterilen tartışmalar, duygusal patlamalar, beklenmedik karşılaşmalar aslında kamera açıları, müzik, kurgu ve senaryosuz senaryo teknikleriyle dramatize edilir. Burada görünen şey “ham gerçeklik” değil, gerçeğin üzerine kurulmuş bir dramatik yapı, yani yapılandırılmış bir gerçekliktir.
Belgesel sinemada bile aynı ilkeyle karşılaşırız. Vahşi doğada bir aslanın av anını düşünelim. Aynı çekim, iki farklı kurgu ile bambaşka duygu üretir. Birinde dramatik müzik, yakın planlar ve hızlandırılmış kurgu ile tehdit, vahşet, tehlike duygusu öne çıkar. Diğerinde geniş açı, doğal sesler ve daha sakin bir montajla sahne daha nötr, daha “doğal” görünür. Gerçeklik aynı, ama duygusal gerçeklik tamamen değişmiştir. Yönetmenin tercihleri, belgeseli “yalın gerçek” olmaktan çıkarıp yorumlanmış, kurgulanmış bir gerçeklik hâline getirir.
Ben “Görsel Kodları Çözmek: İletişim İçin Analiz Rehberi” kitabımda tam da bu üç katmanı – çerçeveleme, temsil ve yapılandırılmış gerçeklik – görsel okuryazarlığın temel araçları olarak ele alıyorum. Bir yönüyle görsel metinlerin çözümlemelerinin hangi yöntem ile nasıl yapılacağını anlatıyorum. Görselin sadece neyi gösterdiğini değil, nasıl gösterdiğini, neden o şekilde gösterildiğini ve bu tercihin izleyici algısını nasıl yönlendirdiğini çözümlemeden, günümüz medya evreninde gerçeklikten söz etmek mümkün değil. Ancak bugün bu tartışma daha da kritik bir eşiğe dayanmış durumda: Dijitalleşme, yapay zekâ üretimleri ve artırılmış gerçeklik, “görüntü-gerçeklik” ilişkisinin bütün kompozisyonunu sarsıyor.
Dijital çağla birlikte görüntü analog izlerini büyük ölçüde kaybetti. Fotoğrafın kimyasal iz bırakma mantığı, filmin fiziksel varlığı, negatifin dokusu yerini tamamen sayısal, kod tabanlı, piksellerden oluşan bir evrene bıraktı. Bu, görüntünün manipüle edilebilirliğini neredeyse sınırsız hâle getirdi. Bir zamanlar “montajlı fotoğraf” özel bir ustalık gerektirirken, bugün basit bir mobil uygulamayla görüntünün mekânını, zamanını, ışığını, içindeki nesneleri değiştirmek sıradan bir kullanıcı için bile mümkün. Gerçekliğin “izlenebilirliği” zayıfladıkça, görüntü ile gerçeklik arasındaki güven ilişkisi de çözülüyor.
Yapay zekâ üretimleri bu dönüşümü çok daha ileri bir noktaya taşıdı. Artık karşımızda sadece manipüle edilmiş görüntüler değil, baştan sona sentetik, hiç var olmamış yüzler, hiç yaşanmamış sahneler, hiç söylenmemiş cümleleri dile getiren video montajlar var. Diyalog üreten, yüz animasyonu yapan, sesi taklit eden, insan mimiklerini kusursuz yeniden inşa eden sistemler, “Bu gerçekten oldu mu?” sorusunu hem etik hem epistemolojik bir krize dönüştürüyor. Deepfake videolar bir kişinin yüzünü ve sesini kullanarak onu hiç yapmadığı bir konuşmanın içine yerleştirebiliyor. Haber, propaganda, dezenformasyon ve itibar suikastı için bu, tarihte eşi görülmemiş bir araç seti demek.
Burada çerçeveleme, temsil ve yapılandırılmış gerçeklik, klasik sinema ve medya dünyasından çıkıp algoritmik bir ortama taşınıyor. Daha önce “Bu sahneyi hangi yönetmen, hangi kadrajla çekti?” diye sorduğumuz yerde, bugün “Bu görüntüyü hangi veri seti, hangi algoritma, hangi komut dizisiyle üretti?” sorusunu sormak zorundayız. Görsel kodları çözmek, artık sadece kameranın arkasındaki niyeti değil, modelin eğitildiği veri evrenini, önyargıları, kültürel ağırlıkları, platformun kullanım amaçlarını da içine alan geniş bir okuma sürecine dönüşüyor.
Artırılmış gerçeklik bu tabloyu daha da karmaşık bir hâle getiriyor. Artık görüntüyü sadece ekranda izlemiyoruz; mekânımızın üzerine bindiriyoruz. Filtreler, yüz maskeleri, anlık efektler, oyun dünyasının fiziksel mekâna yerleşmesi, navigasyon sistemlerinin sokak görüntülerinin üzerine sanal katmanlar eklemesi gibi örnekler, gerçek ile sanal arasındaki çizgiyi inceltiyor. Genç bir kullanıcı için artırılmış gerçeklik filtresiyle görünen yüz, “gerçek” yüzünden daha kabul edilebilir hâle gelebiliyor. Böylece temsil sadece ekrandaki imgeyi değil, kişinin kendi beden algısını da yeniden şekillendiriyor.
Sinema, bu yeni dönemde hem eski işlevlerini sürdürüyor hem de dijital ve yapay zekâ temelli araçlarla iç içe geçiyor. Büyük prodüksiyonlarda neredeyse tamamen dijital setler, yapay kalabalıklar, sentetik figüranlar, yapay zekâ destekli kurgu programları kullanılıyor. Animasyon ile live-action arasındaki sınır bulanıklaşıyor. “Bu sahne gerçekten çekildi mi, yoksa tamamen bilgisayar üretimi mi?” sorusu, sıradan izleyici için artık teknik bir ayrıntı gibi görünse de, gerçekte estetikten siyasete kadar uzanan sonuçları olan bir mesele. Çünkü neyin “mümkün” olduğu, neyin “normal” kabul edildiği, neyin “olasılık” gibi sunulduğu, bu görsel evren tarafından belirleniyor.
Bu yeni durumda, gerçeklik artık yalnızca “dış dünyada olup bitenlerin toplamı” değil; ekranlar, platformlar, akışlar ve algoritmalar tarafından kesilip biçilen, hızlandırılan, yavaşlatılan, filtrelenen, renklendirilen bir süreç. Sosyal medyada sonsuz kaydırma hareketiyle karşımıza çıkan görüntüler, algoritmaların bizim adımıza yaptığı bir çerçeveleme. Bize neyin gösterileceğine biz karar vermiyoruz; biz sadece gösterilene bakıyoruz. Dolayısıyla çerçeve artık sadece kameranın optiğinde değil, veri merkezlerinin, platform şirketlerinin, tavsiye sistemlerinin elinde.
Bu yüzden, görsel okuryazarlığın ve eleştirel medya bilincinin önemi hiç olmadığı kadar hayati. “Görsel Kodları Çözmek: İletişim İçin Analiz Rehberi”nde savunduğum yaklaşım, bugün daha da genişlemiş durumda: Görüntüye bakarken artık üç soruyu birlikte sormalıyız: “Bu görüntü neyi gösteriyor?”, “Neyi göstermiyor?” ve “Bu görüntüyü kim, hangi niyetle ve hangi teknolojik imkânlarla kurdu?” Sinema salonunda izlediğimiz filmden, haber bültenindeki görüntülere, sosyal medyada saniyeler içinde kayıp giden kısa videolara ve yapay zekâ ile üretilmiş içeriklere kadar her şey, bu sorgulamayı hak ediyor.
Gerçekliğin son perdesi belki de tam burada açılıyor. Artık mesele, “Gördüğümüz şey gerçek mi?” sorusundan ibaret değil. Daha derin ve daha kritik bir soruyla karşı karşıyayız: “Gördüğümüz şeyi kim üretiyor ve biz bu görüntüyle kime, neye razı geliyoruz?” Eğer bu soruları sormazsak, ekran bize sadece başkalarının kurduğu gerçekliği anlatmaya devam edecek. Eğer sorarsak, belki de ilk kez, görüntünün arkasındaki dünyayı gerçekten görmeye başlayacağız.