HAYVANLARIMIZLA BİRLİKTE BİR AİLEYİZ BİZ
545 nolu “En Büyük Eksikliğim” başlıklı söyleşime, birçok iletiler geldi yine. Yürekten teşekkürler! Hepsi de değerli ama onlardan birini mutlaka sizin de okumanızı isterim.Gönderen Seydişehir Alüminyum Tesislerinde yıllarca mühendis olarak çalışıp emekli olan Âlim Doğan Özcivan. O da benim gibi bir köylü çocuğu… Onun köyü de Torosların tepesinde…Bugüne dek hiç karşılaşmadık ama iyi tanırız birbirimizi. O Antalya’nın yeni ilçelerinden daha önce Akseki’ye bağlı bir bucak merkezi olan İbradı’dan… İbradı’nın Unulla ya da yeni adıyla Ürünlü köyünden… Ürünlü ile benim köyüm Gödene çok yakın birbirine. Ancak onlar bize gelemedikleri gibi biz de gidemeyiz onlara. “Neden? Düşmanlık mı var aranızda?” diyeceksiniz. Olur mu öyle şey! Düşmanlık mı olurmuş, iki köy arasında?
“Tamam da onlar niçin gelemiyor, siz niçin gidemiyorsunuz?” diye merak mı edersiniz! Ya da: “Madem bu kadar yakın iki köy, kız alıp vermez, birlikte düğün yapmaz mısınız?” diye sorarsınız; öyle mi?
Hayır, hayır… Kız alıp da vermeyiz birbirimize, düğün de yapmayız birlikte. Büyük bir engel var çünkü; birbirine çok yakın bu iki köy arasında. Manavgat ırmağı…“Hayda, laf mı seninki kardeşim? İki köy birleşip bir köprü yapamadı mı ırmağın üzerine? Dicle, Fırat gibi, Kızılırmak, Sakarya gibi nice büyük ırmaklar üzerine nice köprüler yapıldı. Onların yanında Manavgat ırmağı ne ki!” diyen yüzde yüz haklı görür kendini. Ben de öyle söylerdim; yerinizde olsam!
Ama yapılmamış, binlerce yıldır. Yapmayı düşünmemiş hiç kimse. Bir nedeni olması gerekir bunun, değil mi? Gerçekten de var bir nedeni. Manavgat ırmağı bu yörede yüksek dağlar arasından derin bir vadiden geçer çünkü. “Yaptırmam üstüme köprü!” dercesine bağıra bağıra, dağı taşı inleterek köpüre köpüre geçer hem de! Batımızdaki Ürünlü yakasında geniş ağzı bu yana, yani doğuya bakan bir mağara görünür. Özellikle kış ve bahar mevsiminde ırmağı besleyen önemli kaynaklardan biri o mağaradan çıkar işte! Neden bilmem, halkımız Altınbeşik adını koymuş; o mağaraya. Yakın zamanlara kadar ne olduğu bilinmezdi de araştırmalar sonucu öğrendik ki, mağara ağzı gibi görünen o yer dünyanın en büyük yeraltı göllerinden birinin kapısıymış meğer. Ancak ulaşım zor mu zor… Yol yok, köprü yok, teleferik yok… Turizm Bakanlığımızın adı var kendi yok! Aksekili ünlü işadamımız Ömer Duruk, 1990’lı yılların ortalarında Altınbeşik’in önemine inanınca, yerli ve yabancı gezginlerin ilgisini çekmek için önce bizim köyden ırmağa ulaşan bir yol yaptırdı. Sıra Altınbeşik’e ulaşacak bir köprü yatırmaya gelmişti. Gelmişti ama oturdukları koltuklar geniş fakat ufku dar kimi İbradılı bürokratlar:
“İbradı ilçesi sınırları içinde olan Altınbeşik’in kaymağını niçin Akseki’ye yedirelim?” mantığıyla bu güzel girişime engel oldular. O günden bugüne Altınbeşik’in kaymağını da yiyen yok, yoğurdunu, peynirini de… Sonuç mu? Sıfıra sıfır, elde var sıfır!.. Çeyrek yüzyıldır birçok değerimiz gibi Altınbeşik de el değmemiş halde olduğu gibi durur orada. Ne yerli turist, ne yabancı! Neyse, daha fazla uzatmadan bu konuyu, Âlim Doğan Özcivan’ın çok beğendiğim eleştirel iletisini sunayım size:
“Sayın Hocam,
İki gün geç de olsa bu haftaki yazınıza yanıt vermeden edemedim. Öylesine güzel anlatmışsınız ki Toroslarda bizim köylerdeki yaşamımızı âdeta yeniden yaşattınız geçmişi. Çok teşekkür ediyoruz. Kaleminize, zihninize sağlık!.. Ancak bir itirazım var: Çift katlı evlerimizin alt katını paylaştığımız İnek, öküz, düve, keçi, eşek ve at bizim yani hepimizin ailesindendi. Dolayısıyla, sizin dediğiniz gibi kiracı sayılmaz onlar. Hayvanlarımızla öyle sarmaş dolaştık ki, biz onları özler, onlar da bizi özlerdi. Örnek çok ama isterseniz ikisini anlatayım:
Bir keresinde eniştem eşeği dövmüş. Baktım, harmanda melül mahzun duruyor. Yanına varır varmaz hemen yanaşıp başını göğsüme dayadı. Belki 20 dakika kafasını göğsüme sürte sürte iki gözü iki çeşme ağladı. Ben de onu sevip okşayarak güya teselli etmeye çalıştım. Aklıma geldikçe hâlâ içim burkulur.
İkincisi de şu: Bir küçük tosunumuz vardı. 25 km uzaktaki İbradı’nın Maşat mahallesine satmıştık. Yaklaşık 5 yıl sonra “borta” dediğimiz giriş kapısı önünde baktık ki bir öküz duruyor. Sürekli böğürüyor, bağırıyor. Kimse nedir, necidir bilemedi. Ancak ninem kafesten bakar bakmaz:
“Yavruum, kuzuuum!.. Hoş geldiiinn!” demesin mi? İnip aşağıya kapıyı açar açmaz içeri dalıp daha önce yaşadığı dana ağılına koştu hemen. Hele hele ninemle sarmaş dolaş oldular. Dakikalarca öpüşüp koklaşmalarını hiç mi hiç unutamam.Gittiği yerde iğdiş edip öküz yapmışlar. Çifte koşulmuş, harman sürmüş ama ailesini unutamamış. Hasret gidermek için ziyarete gelmiş; dünyaya gözünü açtığı ilk yuvasını
İşte böylesine alt kattakiler ve üst kattakiler âdeta bir aileydik biz.
Mutlaka siz de öyleydiniz; değil mi?”
Temeli sevgiye dayanan böylesi anılara bayılıyorum ben! Gerçekten de böylesine içten bir sevgi vardı; hayvanlarımızla aramızda. Değerli dostuma bu güzel iletisinden dolayı yürekten teşekkür ediyorum.
Niçin saklar durursunuz? Siz de yazın bana lütfen, böyle güzel anıları.