İhsan Köse Yazdı: Hocam Mehmet Kaplan
25 Nis 2026 - 14:53
YAYINLANMA
İhsan Köse / Yazar
Hiç unutmuyorum. İstanbul Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü'nde, 1970 yılının ekim ayında, ilk hafta, sanıyorum cuma gününe rastladığı için, okula başlamamızdan pek bir şey anlamamıştık. Bu nedenle, derslere sonraki hafta içinde girmeye başladık.
İşte, o ikinci hafta -salı ya da çarşamba günü olabilir- program panosunda, değişik hocaların isimlerinin bulunduğu program listesinin içinde bir isim daha gözüme ilişti: Falanca amfi, falanca saat, M. Kaplan. Programda yer alan diğer hocaların isimleri gibi M. Kaplan ismi de bende hiçbir çağrışım yapmamıştı. Tamamen yabancıydım bu isimdeki hocaya.
Nasıl yabancı olmayayım ki...1960'lı yıllar içinde geçen ortaokul ve lise hayatımda, çok ünlü ve akademisyen kimliği olan bu muhteşem insanlarla ne yazık ki herhangi bir bağım olmamıştı. Bizler, 1960'lı yılların ortaöğretim talebeleri olarak, Türkçe ve Edebiyat konuları denince, ortaokulda Türkçe derslerinde merhum Haydar Ediskun ve merhum Baha Dürder'in Örnek Yazılar kitabını, dilbilgisi kitaplarını tanımış ve okumuştuk. Lisede de rahmetli Nihad Sâmi Banarlı'nın Türk Dili ve Edebiyatı kitapları ile muhatap olmuştuk. Dolayısıyla, akademisyen kimlikli hocalarla -bu Türk Dili ve Edebiyatı ile ilgili olsa bile - bir irtibatım olmamıştı.
Okula başladığımızın ikinci haftası içinde, belirtilen gün ve saatte, programda "M.Kaplan" diye ifade edilen hocamı dinlemek üzere amfideki yerimi almıştım.
Programda belirtilen saatin tam vaktinde, amfinin kapısından içeri hocam girdi. Sağ eli boş, sol elinde bir kitap ve defter taşıyarak. Kürsünün başına geçip "Günaydın", Hoş geldiniz çocuklar." diyerek bizleri selâmladı. Sonra kürsüye kitabını ve defterini güzelce yerleştirdi. Ceketinin iç cebinden çıkardığı dolma kalemini de özenle onların üzerine koydu. Daha sonra da, zamanını çok iyi kontrol etmek için olsa gerek, sol bileğindeki saatini de çıkararak kürsünün ortasında bir yere yerleştirdi.
Sevgili hocamız, ilk dersinde bizlere yüksek öğrenim, üniversite nedir, bu alanda alınan eğitim niçin kıymetlidir, üniversite okumanın anlamı nedir gibi açıklamalar yaptı. Sonra da kendi branşına dönerek dil, edebiyat, kültür, sanat konuları ile ilgili bilgiler sunarak, bu konuların arasındaki ilişkilerden söz edip, yine tam saatinde dersini sonlandırdı.
Orta boylu bir insan. Yüzünde, ilk bakışta dikkati çeken geniş bir alın. Başta, yan taraflarda belirginliğini korumaya devam eden, ancak geriye doğru taralı olanları çok az kalmış saçlar. Biraz köşeli çenenin üzerinde her daim pek hafifçe tebessüm eden dudaklar. Ve hokka gibi güzel bir burunun üzerine oturan, hocamızın adeta alamet-i farikası gözlük. Onun ardında da zekâ dolu bakışları ile her şeyi gözleyip, değerlendiren gözler.
Her zaman sinekkaydı tıraşlı, hiçbir zaman sakal ya da bıyıklı halini görmediğimiz bir kişilik. Hep, ya takım elbiseli, kravatlı, ya da giydiği cekete uygun renkte, ince ütülü pantolonlu. Giydiği elbiselerle tam bir ahenk içinde pırıl pırıl boyalı ayakkabılar. Yani, giyimi, kuşamı, oturuşu, kalkışı, yürüyüşü, insanlara hitap biçimi ile tam bir İstanbul beyefendisi.
Hocamızı, edebiyat tarihçisi, yazar, eleştirmen şeklinde tanıtmaya başlıyor ansiklopediler. Bence "o", bütün bu tanımların yanında dünyayı ve ülkesini yakından tanıyan, vatanı ve milleti için dertlenen ve bu dertlere çareler aramak için de yazılar kaleme alan her şeyden önce bilge bir insandı.
Derste, kendisini dinlemek büyük bir zevkti. Dersi, o kadar sakin, o kadar güzel bir üslûpla anlatırdı ki zamanın nasıl geçtiğini anlayamazdık. Hocamın dersinden keyfimize payan olmayacak bir şekilde çıkardık.
Kendisi, bizim okuduğumuz dönemlerde Yeni Türk Edebiyatı kürsü başkanıydı. O, Yahya Kemal Beyatlı, Ahmet Hamdi Tanpınar ekolünden gelen ve o ekolü sürdüren bir hocaydı. Nitekim, kendisinden sonra gelen Prof. Dr. Birol Emil, Prof. Dr. İnci Enginün, Prof. Dr. Zeynep Kerman ve Prof. Dr. Abdullah Uçman hocalara da el vererek bu ekolün devamını sağlamış önemli şahsiyetlerdendi.
Hoca, Yahya Kemal Beyatlı ve Ahmet Hamdi Tanpınar'ı çok sever ve çok iyi tanırdı. Onların edebi kimliklerini ve eserlerini bizlere harika bir şekilde aktarırdı. Ayrıca Tevfik Fikret uzmanıydı. Tevfik Fikret için, akademik dünyada da büyük bir kabul gören bir kitap yazmıştı. Bizler de o kitabı hem okumuş hem de ondan imtihan olmuştuk. Yine hocamızın başlattığı Şiir Tahlilleri ile Hikâye Tahlilleri çalışmaları da muhteşemdi. Bu, edebiyat eleştirilerini aşacak tarzda çalışmalar, o günden bu yana başkaları tarafından da yapıldı mı? Ben, pek hatırlamıyorum.
"Peki, Mehmet Kaplan hocadan neler öğrendin? O yıllardan bu yana ondan öğrendiklerinden neler aklında kaldı?" diye soracak olursanız, anlatayım. Kendisinden gerek Türk Dili ve Edebiyatı gerekse de edebiyatla yakın ilişki içinde olan psikoloji, sosyoloji, tarih, sanat konuları ile ilgili, o kadar faydalı ve güzel şeyler öğrendik ki,onların bazılarından bahsedeyim sizlere.
Bizlere, "Çocuklar" derdi. "Her ne kadar bizler sizlere branşlaşma açısından bir mecburiyet olarak Yeni Türk Edebiyatı kürsüsü içinde ders anlatmaya çalışıyorsak da, sakın ha sakın sizler bununla yetinmeyin. Zira, Türk Dili ve Edebiyatı bir bütündür. Orhun Kitabeleri'ni de zevkle okuyup, öğreneceksiniz, Ömer Seyfettin'i de, Hüseyin Rahmi Gürpınar'ı da. Divan Edebiyatı'nı da büyük bir haz olarak okuyacaksınız, Halk Edebiyatı'nın da hazzına varacaksınız. Dede Korkut Hikâyeleri ile edebiyatın doruklarında gezineceksiniz, Yahya Kemal Beyatlı ile de Türk Tarihi'nin ve İstanbul'un güzelliklerinin tadını çıkaracaksınız." Bu tavsiyeleri zaman zaman hocamdan duyarak, dinleyerek, kulaklarıma küpe yapmıştım ben de zaman içinde.
Vapurla Kadıköy'den Karaköy'e gidiyorsanız, vapurun Kız Kulesi'ni geçince bir yay çizerek Karaköy'e doğru yaklaşmaya başladığını görürsünüz. İşte tam bu anda İstanbul'da tarihi yarımada bir tablo gibi gözleriniz önüne serilir; büyüleyici bir güzellikle. Bu muhteşem tablodan Fransız Emile-Auguste Chartier Alain (1868-1951) de nasibini alır. Alain, gemiyle ilk defa İstanbul'a gelirken, gemi Kız Kulesi açıklarından Galata Rıhtımı'na doğru yöneldiği zaman gördüğü manzara karşısında gözlerine inanamaz. Tarihi yarımadaya uzun uzun ve hayran hayran baktıktan sonra "Vay be!" der. "Türkler ufukları yontmuşlar." Kaplan hocamdan ben bu hatırayı dinledikten sonra, hem bir Alain hayranı hem de iyi bir deneme okuyucusu olmuştum. Hocamın da Alain'e karşı müthiş bir ilgi ve sevgisi vardı. Hatta, biz okurken, bizden iki sınıf ileride olan o zamanki arkadaşımız, günümüzde Prof. Dr. Abdullah Uçman hocamızın 2023 yılında çıkardığı İdealist Bir Türk Milliyetçisi Mehmet Kaplan adlı kitabında, hocamızın Alain'i "Benim mürşidim" diyecek kadar çok sevdiğini öğreniyoruz.
Devir-Şahsiyet-Eser. Merhum hocamızın çok kullandığı ve bizlerin de dillerine pelesenk olmuş kelimeler. Hatta, kendisinin meşhur Tevfik Fikret (1867-1915) adlı kitabının alt başlığı Devir-Şahsiyet-Eser şeklindedir. Hocamıza göre bir yazar veya şairi tanımanın en önemli alt başlıklarını oluşturur bu üç kelime. Edebiyatçı ya da sanatçı hangi devirde, hangi siyasi ya da toplumsal ortamda yaşamıştır? Bu içinde bulunduğu toplumdan nasıl etkilenmiştir? Sanatçının yapısı nedir? Nasıl bir karaktere sahiptir? Düşünce yapısı, edebiyat ya da sanat anlayışı nasıldır? Bu, devir ve şahsiyetin bir araya gelerek ortaya koyduğu edebi eser ya da sanat eseri nasıl ortaya çıkmıştır? Esrede kullanılan üslûp meydana getirilen eserde nasıl bir rol oynamıştır? İşte bütün bunları, yani ortaya çıkan sanat eserini tam anlamıyla öğrenebilmek için Devir-Şahsiyet-Eser üçlüsü, Kaplan hocamız için vazgeçilmez değerlerdi. Ben de hocamın yolundan giderek, ortaya çıkmış olan eserleri daha iyi analiz ederek anlayabildim; okuma hayatım boyunca.
"Külliyat okuyun!" derdi bize. "Zira, külliyat okuyarak yazarın ya da şairin esas ruhunu, duygusunu, fikrini, felsefesini anlayabilirsiniz. Yani, yazar veya şairi tam olarak tanıyıp, onu kafanızda bir yere otutabilirsiniz."diye ilâve ederdi. Külliyat okumak iyi, güzel de, biz 1970'li yıllarda sanatçıların tek bir kitabına bile zorca ulaşırdık. Hem ekonomik açıdan hem de bir sanatçının bütün eserlerini bulmanın çok zor olması açısından biz, hocamızın bu tavsiyesini o zamanlar yerine getiremezdik. Ta ki, yıllar geçip ekonomik durumumuz düzelene kadar...
Hocamdan öğrendiğim en güzel şeylerden biri de yazarak, yazarken düşünmekti. "İnsan herhangi bir konuda yazmaya başladığı zaman düşünce sistemi de devreye girer ve daha sağlıklı bir şekilde, yazmak istediklerinizi gerçekleştirebilirsiniz."derdi
Diğer arkadaşlarımı bilemem ama ben, hocamın Bu tavsiyesinin epey faydasını gördüm.
Mehmet Kaplan hocam, Yeni Türk Edebiyatı konuları dışında bizlere en çok Yunus Emre'den söz ederdi. Onu çok ama çok severdi. O kadar ki, Şiir Tahlilleri kitabının ikinci cildinin başlangıcında koca bir sayfayı onun "Cümle şair dost bahçesi bülbülü" mısraına ayırmıştı. Özellikle de Yunus Emre'deki "insan sevgisi"ni en üstün bir değer olarak görür, onun bu konudaki görüşlerini yansıtan mısralarını hepimize örnek olarak gösterirdi. "Sevelim sevilelim dünya kimseye kalmaz" gibi.
Hocamın en zevk aldığım dersleri Şiir Tahlilleri ve ilerleyen sınıflarda Hikâye Tahlilleri'ydi. Şiir Tahlilleri I ve II diye ikiye ayrılıyordu. Şiir Tahlilleri I, Âkif Paşa'nın Kaside-i Adem şiiri ile başlıyor ve Yahya Kemal Beyatlı'nın Açık Deniz'i ile son buluyordu. Şiir Tahlilleri II ise Faruk Nafiz Çamlıbel'in Han Duvarları ile başlıyor ve Nazım Hikmet Ran'ın Makinalaşmak şiiri ile bitiyordu.
Şiir Tahlilleri dersleri zevkli geçmesine geçiyordu da, bazen de çok zorlandığımız, darlandığımız da oluyordu. Meselâ, Âkif Paşa'nın Kaside-i Adem şiiri. Şiirin içinde Arapça ve Farsça kelimeler çoktu bir defa. Bunları çözüp, kelimeleri yerli yerine koyarak anlamlandırmak başlı başına bir işti. Şiirde ayrıca, Kaplan hocamızın ifadesiyle, şairin "yokluk arayışı"nı ifade etmek, onu açıklamaya çalışmak da bizlere göre bayağı sıkıntılıydı. Onun için bu şiirin tahlilinde epeyce ter dökmüştük.
Yahya Kemal Beyatlı, benim için yirminci yüzyılın en büyük şairidir. Bir zamanlar onun birçok şiirini de ezbere bilirdim. Onlardan biri de Açık Deniz şiiriydi. Bu şiirdeki sonsuzluk duygusu beni rahatlatır, bambaşka alemlere götürürdü. Sonra, hocamın bu şiir ile ilgili " İnsan ruhu, iştiyâkları bakımından hududsuz, içinde bulunduğu âlem ise hudutludur. Sonsuzluk ihtirası ile dolu ruh, varlığın sert realitesine çarpınca muztarib olur. Bir milletin hudutsuzluk iştiyâkı, cihangirlik arzusu, başka milletlerin varlığı ile karşılaşır. Yahya Kemal'in çocukluk ve gençlik yıllarında, asırlarca irâdesini üç kıt'aya hâkim kılmış olan Osmanlı İmparatorluğu hezimete başlamış bulunuyordu. Tanzimat'tan beri duyduğumuz ıztırab bundan ileri geliyordu. Yahya Kemal de bu içtimâi ıztırabı duyuyor ve ona bir çare bulmak istiyor:
Mağlubken ordu, yaslı dururken bütün vatan,
Rüyâma girdi her gece bir fâtihâne zan.
Fakat artık, içtimâi kurtuluş ümidi kalmamıştır.Mâniaya uğrayan sonsuzluk iştiyâkı, şairi bedbin ediyor ve başka türlü tatmin yolları araştırıyor. İçtimâi akıncılık mümkün olmayınca, ferdî seyahat vasıtasıyla "ufukların tadı"nı çıkarmaya çalışıyor:
Bildim, nedir ufuktaki sonsuzluğun tadı;
Bir gün dedim ki: "İstemem artık, ne yer,ne yâr!"
Çıktım sürekli gurbete, gezdim diyâr diyâr." şeklindeki nefis tahlilini, yorumunu dinleyip sonra da kitabından okuyunca, hocamın nezdinde, "koca şair"i daha bir sever olmuş, ondan daha farklı hazlar almaya başlamıştım.
Ahmet Hamdi Tanpınar. Mehmet Kaplan hocamın asistan olarak başlayıp yanında yetiştiği muhteşem insan.Hocam, Tanpınar'ın yanında sadece yetişmekle kalmamış, onu çok seven ve onu iyi tanımaya, anlamaya çalışan insanlardan biri olmuştu.
Yine hiç unutmuyorum. (Bu "Hiç unutmuyorum." cümlesini de sıkça kuruyorum.Ama ne olur kusura bakmayın. Yaşanan güzellikler, okunan harika yazılar zihnimde bir yerlerde çakılıp kalıyor işte.) Hocam, gerek Yeni Türk Edebiyatı'nın konusu olan derslerde, gerekse de Tanpınar'ı anlattığı derslerde "Tanpınar ve Zaman" kavramını sık sık gündeme getirir, konu ile ilgili düşüncelerini uzun uzun anlatırdı. Aslında hocamın "devir" diye nitelediği şey de zamanla ilgili, zamanın belli bir kısmını işaret eden bir konu olduğu için, bu durum, onun Şiir Tahlilleri'nde önemli bir yer alırdı.
"Tanpınar'ın eserlerinde, şiirlerinde, özellikle de Bursa'da Zaman şiirinde "zaman" fikri bambaşka bir şekilde yer alır." derdi. "Zaman, onun için adeta bir hayal alemi, anlatılması çok zor başka, farklı bir dünyaydı." diye ilâve ederdi. Nitekim, bu düşünce ve görüşlerini de Tanpınar'ın Bursa'da Zaman şiirini tahlil ederken çok güzel bir şekilde aktarır bizlere. "Şiiri dikkatle incelersek, Tanpınar'ı ilgilendiren şeyin Bursa'nın kendisinden ziyade sanatkârın diğer eserlerinde de mühim bir yer tutan "zaman" fikri olduğunu görürüz. Şiirin adı da bunu belirtiyor. Bursa, zamanı aksettiren bir aynadır. Tanpınar'ın dış âleme bakış tarzı objektif değil, sübjektiftir. O, diğer eserlerinde olduğu gibi, burada da görünenin içinde görünmeyeni, estetiğinin anahtarını veren kelimeyle söyleyelim, "rüyâ"yı arar. Bütün şiir bu gözle yazılmıştır. Objektif unsurlar, şairin asıl gayesi olan "rüyâ halini yaratma" maksadını temine yarayan vasıtalardan ibarettir.
Bir rüyâdan arta kalmanın hüznü
İçinde gülüyor bana derinden
mısraları, Tanpınar'ın dış âleme bakış tarzını çok iyi gösterir. Hayat felsefesiyle estetiğinde rüyâya büyük önem veren şair, dış âlemde kendi özleyişlerine uygun hayâller arar ve bulur. Başka bir deyimle o, rüyâlarını dış âleme aks ettirir. Şâirin kendisi gibi Bursa da hayal içinde yaşar:
Bu hayalde uyur Bursa her gece
Her şafak onunla uyanır güler."
Sanıyorum son sınıftaydık. Yani 1974 yılı. (Bu yıllarla ilgili bilgileri de fazla paylaşmak istemiyorum. Zira, kösnemişliğim iyiden iyiye ortaya çıkıyor.) Kaplan hocamız Hikâye Tahlilleri derslerine de başlamıştı. Daha dün gibi çok iyi hatırlıyorum. Varlık Yayınları'nın 1967 yılı baskısı, Türk Hikâye Antolojisi kitabı (Ben de o kitabı o yıllarda hemen edinmiştim. Hâlâ da işime yarar. Zaman zaman açıp okurum.) ile derse gelir ve o antolojiden seçtiği hikâyeleri okuyarak onların tahlilini bizlere aktarmaya çalışırdı.
O güzel hikâyelerden bende yer etmiş, zihnime kazınmış olan iki tanesinden de söz edeyim size. Birincisi Memduh Şevket Esendal'ın (1883-1952) Feminist'i. Bu hikâyede bilindiği gibi "aydın" geçinen tiplerin, ne kadar bilgisiz oldukları, kendi bilgilerine başvuranları nasıl lâf cambazlıkları ile atlatmaya çalıştıkları, mizahi bir dil ile ortaya koymaya çalışılmıştır.
İkinci hikâye ise Hüseyin Rahmi Gürpınar'ın (1864-1944) Ecir ve Sabır'ı. Bu hikâyede de yazar, bir mahallede, bir annenin çocuğunun ölümü üzerine, o evin ailesine ve anneye başsağlığına gelenlerin hikâyesini anlatır. Hikâyede amaç, o mahalledeki insanların, özellikle de taziyeye gelen kadınların cahilliklerini, bilgisizliklerini gerçekçi ve yarı alaycı bir şekilde ortaya koyarak toplumsal bir eleştiri yapmaktır.
İşte, bu son derece güzel iki Türk hikâyesini rahmetli Mehmet Kaplan hocamızdan dinlemek, dinlemekten öte, onun güzel yorumlarına nail olmak, o zamanlar bizlere sunulan çok kıymetli bir hediyeydi. Hocam, bu hikâyeleri o kadar güzel okur, tahlillerini de o kadar güzel yapardı ki zevkten dört köşe olurduk onu dinlerken. Bugün bile, o günleri, o anları hep hayalimde canlandırır, kendi kendime mutlu olurum.
Merhum Mehmet Kaplan hocamın dil, edebiyat, tarih, sanat, kültür konularıyla ilgili bizde bıraktığı izler anlatmakla bitmez. Ancak, kendisinin hayat hakkında bizlere ilettiği birçok mesaj da vardı. İşte onlardan biriyle, onun, insanlar hakkında "peşin fikirli" olmama konusunda yaşadığı bir hatırayı da aktararak (Hem de yine örneği onun yazmış olduğu Şiir Tahlilleri II'den vererek) söyleyeceklerimize nokta koymaya çalışalım.
OKTAY'A MEKTUPLAR
Orhan Veli, Oktay Rifat ve Melih Cevdet ile beraber Cumhuriyet devri Türk şiirinde en mühim inkılâplardan birini yapmış olan bir şairdir. O ve arkadaşları, kendilerine kadar gelmiş olan şiir görüşünü temelinden değiştirmeye kalkmışlar ve bunda oldukça büyük başarı kazanmışlardır. 1941 yılında üçünün de eserlerini toplayan "Garip" yayınlandığı zaman derin inkılâpların habercisi olan büyük gürültüler uyandırdı. O yıllarda Üniversiteyi henüz bitirmiş, edebiyata meraklı bir gençtim. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'nde yeni kurulan, fakat henüz şekil almamış Yeni Türk Edebiyatı kürsüsünde, Tanpınar'ın yanında asistandım. Mesleki formasyonum itibariyle, Türk Edebiyatı'nı başlangıcından itibaren bir bütün olarak görüyor, ne eski, ne de yeniyi tercih eden, her şeyi tarafsız görebilecek bir durumda bulunduğumu sanıyordum. Eskiler kadar yeniler arasında da sevdiğim şâirler vardı. O sıralarda çıkan "İnkılâpçı Gençlik" ve "İstanbul" dergilerinde Cahit Sıtkı, Bedri Rahmi Eyüboğlu, Ziya Osman Saba'nın kitaplarını öven tenkitler yazmıştım. Yeniye karşı olan kuvvetli temayülüme rağmen, Orhan Veli ve arkadaşlarını bir türlü şâir olarak kabul edemiyordum.
Burada, belki çevrenin de rolü vardı. Şahsiyetlerine ve eserlerine hayran olduğum Yahya Kemal ve Tanpınar, şiirde şekle büyük değer veriyorlar ve adeta ona kutsal bir varlık gözüyle bakıyorlardı. Orhan Veli ve arkadaşları "ebebî şiir"in esaslarını tamamiyle inkâr ettikleri gibi, birçok eserlerinde işi alaya aldıklarını hissetiriyorlardı.
Yazık oldu Süleyman Efendi'ye mısraını ihtiva eden "Kitabe-i Seng-i Mezar" isimli şiiri, berber dükkânları sohbetlerine varıncaya kadar dedikodu konusu olmuştu. Bu bir rezaletti, hiç böyle şiir olur muydu?
Hiç unutmam, bir gün Bâbıâli yokuşundan aşağı doğru inerken elinde eskimiş çantası, ayağında patlamış ayakkabıları, buruşmuş yüzü, zavallı paltosu ile, ara sokaklara dalan küçük bir memur gördüm. Birdenbire "Kitabe-i Seng-i Mezar" şiirini hatırladım. Kendi kendime "Şairin bahsettiği Süleyman Efendi böyle birisi olmalı" dedim. Ve ona karşı içimde bir merhamet ve şâire karşı bir sevgi hissettim. Daha önce başkaları ile beraber benim de alay ettiğim şiir, hayatta o zamana kadar benzerlerini çok gördüğüm, fakat kendilerine karşı alâka duymadığım insanların çehrelerine âdeta bir ışık tutmuş, onların boş ve manasız varlıklarını bir muamma haline getirmişti.
İyi yazılmış gerçekçi bir roman da aynı tesiri yapabilirdi. O yıllarda çok okunan George Duhamel'in romanları, dış görünüşleri bakımından âlelâde tesir bırakan küçük memurların derin, karışık fakat yine de sempatik bir iç hayatları olduğunu herkese hissetiriyordu.Fakat roman insanın beraberinde taşıdığı küçük bir el lâmbasına benzeyen ve istenildiği zaman yakılabilen şiir gibi "portatif" bir şey değildi! Şâir, romancının sahifelerce anlatmağa çalıştığı hayat tecrübesini veya tipi bir mısrada teksif ediyordu:
Yazık oldu Süleyman Efendi'ye.
Bu mısra, işte bana bu hakikatı duyurmuştu. Hiç şüphesiz o da bir şiirdi, fakat başka cins bir şiir.
Hani, rüzgâr gibi geçti, derler ya. İşte, tam da öyle. Daha dün sevgili Kaplan hocamızı tatlı tatlı dinlerken, kendisinin rahmet-i rahmana kavuşmasının bile ardından kırk yıl geçmiş.Ah, sen yok musun sen "zaman" denilen illet. Merak etme. Seninle de hesaplaşacağız bir gün!
Rahmetli Prof. Dr. Mehmet Kaplan (1915-1986) hocamı vefatının kırkıncı yılında bir defa daha rahmetle anıyor, büyük hatırası önünde saygıyla eğiliyorum. Ruhu şâd, mekânı cennet olsun.
YORUMLAR
Copy the following script and place it in the site where you want the ad to display:
İLGİNİZİ
ÇEKEBİLİR