Uğur Gergin Yazdı: Bir Varmış, Bir Yokmuş’un Ardından

25 Nis 2026 - 14:51 YAYINLANMA
Uğur Gergin Yazdı: Bir Varmış, Bir Yokmuş’un Ardından

Uğur Gergin / Yazar

Yıl  1956     Nisan’ın 6 sı

 HAYAT DERGİSİ yayın dünyamıza merhaba demişti.

1956 yılında hayatımıza giren efsane dergi.

Rengi, “Beyazdan, açık kül - grisine doğru” diye tarif edilen kuşe Üzerine, harika Tifduruk (çukur baskı), bu dergi, şaşırtıcı güzelliği İle, çok kısa zamanda ulaştığı tiraj rekorların şahidi olmuştuk.

Dergi, Rahmetli Şevket Rado’nun, birkaç yıl öncesinden başlayan, Tifduruk baskı teknolojisini incelemesi  sonucu yapalabileceğine ikna olur ve  çalışacak ekibi yetiştirebilmek için girdiği çetin mücadelenin başarılı sonucudur.

Elbette bu başarının altında muhteşem bir yazı kadrosu, yayın çeşitliliği ve yine o yıllarda, aynı çatı altında, diyebileceğim “BATEŞ” adlı bayilik teşkilatının önemli  katkıları olduğunu yayın dünyasına girdiğimde   fark etmiştim.

1965 Mart’ında “HAYAT” dergisine, “HAYAT RESİMLİ ROMAN”, bir yıl sonra da “SES” adlı kardeşleri yayın hayatına dahil olmuş ve müthiş bir pazar payı yakalamışlardı.

Özellikle Ankara’da Çetin Tüzüner, İzmir’de Altay Güntay, merkez İstanbul’da Bateş’in kurucusu Kemal Erhan’nın efsane yönetimleri, tüm Babıali yayıncılarının övgü ile söz ettikleri isimler olmuştu.

Dergilerin çeşitlilik kazanması ve rekor tirajların getirdiği en büyük sorun  ithal yolla kağıt temini idi.

Nitekim, ulaştığı yüksek tirajlar dolayısıyla 11. sayıya gelindiğinde, kağıt stokları tükenir  ve  yayınını yaklaşık 6 ay durdurmak zorunda kalırlar. Tifduruk kağıt bırakın Türkiyede üretimini hayal bile edilemiyordu.

Ne var ki,  Kazım Taşkent’in, başta Yapı ve Kredi Bankası olmak üzere Doğan Kardeş şemsiyesi altındaki köklü  grup gücü, o günkü siyasal yapıyı kısa sürede ikna etmiş ve Başbakan Adnan Menderes’in talimatları ile SEKA İzmit kağıt fabrikasındaki bir bant, Tifduruk kağıdı üretir hale getirilmişti.

Ama…

Rotatifler bu kez 150 bin’lik tirajlar için değil 90 bin civarındaki tirajlar için dönmeye başlamıştı. Yıl: 1957.

…………………………….

1968 ve 1969 yılına geldiğimde  ben Hayat Neşriyat A.Ş.’ye karşı bir soğukluk duymaya başlamıştım. Aslında piyasa şartlarına göre normal bir atılımları olmuş, ama bu durum benim hiç hoşuma gitmemişti.

Neydi o hoşuma gitmeyen. Hemen açıklayayım.

Milli Eğitim Bakanlığı yayınlarının, yıllar yılı ihmal ettiği dünya klasiklerini, biz, yani Altın Kitaplar Yayınevi, “ALTIN KLASİKLER DİZİSİ” başlığında büyük bir boşluğu doldurur olmuştuk.

Sanırım bu durumu fark eden Hayat Neşriyat Grubu, “Altın Kalem Klasikleri” diye yeni bir dizi ile teorik olarak en güçlü rakibimiz oluvermişlerdi. Olağanüstü dağıtım güçleri ve bizim dizinin adına çok yakın bir ad seçmeleri ile sanki canımı yakmışlardı, nede olsa serde gençlik vardı.Üstüne üstlük eserleri küçük zaman farkları ile yayınlar olmuştuk. Bazen aynı eser, aynı kitap adları ile kitabevlerine ve dağıtıma çıkıyorduk.

“Jane Eyre”, “Suç ve Ceza”, “Kırmızı ve Siyah”, “Meyhane”... gibi. Bazen de bizim “Uğultulu Tepeler” imiz, onların “Rüzgarlı Bayır”ı idi. (Ki ben bu adı daha çok severdim) “Victor Hugo’nun” bizdeki “Sefiller/Küçük Kozet” i onlarda sadece “Kozet” idi. Bize göre bir üstünlükleri de, cilt kalitelerinden geliyordu. Bateş ortaklarından Kemal Erhan’ın işlettiği, yılların tecrübesine sahip, mükemmel bir mücellithaneleri vardı.

Bütün bu olan biteni Dr. Turhan Bozkurt olgunlukla karşılıyorken ben, “Dr. Abi, onlanlardan hızlı olmalıyız” diye akıl yürütüyordum. Endişem, biraz da onların klasiklerle yetinmeyip kültür yayınlarındaki yelpazelerini genişletme ihtimallerinden kaynaklanıyordu.

Ansiklopedi alanında dünya kadar ürünleri vardı. Bu dizinin başlamasını, hızla büyümekte olan yayınevimizin tekerine çomak sokulması gibi algılıyor ve kızıyordum.

Yetmiyormuş gibi; Hayat dergisinin her sayısında, yarım sayfa olarak çıkan Altın Kalem Klasiklerinin reklamları, yalan yok, canımı acıtıyordu. “O dergide bizim de reklamımız olmalı” diye düşünüyor, bu fikir her aklıma geldiğinde umutsuzluğumun bini bir para oluveriyordu. Oysa bir çıkar yol vardı. Kafa karışıklığım var olanı hatırlamamın önüne geçmişti...

……………………………

Şimdi sakin sakin düşünüp aklıma tehirli geleni enine boyuna düşünmeliydim.

Şöyle;

Sevgili bacanağım Okan Balcı’nın babası Muzaffer Balcı’nın, rahmetli Kazım Taşkent ile başlayan bir çalışma hayatı vardı ve o grubun ortağı idi. Sıkıntımı ona açıp fikrini alabilirdim. Arayı uzatmadan dal-dizgin ziyaretine gittim. Beni severdi. Eşi Perihan abla da.

Önce Perihan ablanın kurucusu ve başkanı olduğu “Eski İstanbul Ev ve Yalılarını Koruma Derneği” üzerine biraz sohbet ettik.

…………………………..

“İçki” dedi, “Yok abi, teşekkür ederim” dedim.

Pek alışık olmadığım Lüks sayılacak bir işyeriydi ve buraya ilk kez gelmiştim.

Hiç kem-küm etmeden sıkıntımı anlattım. Dev bir kuruluşun bizim ekmeğimize göz dikmiş gibi bir sanrı yaratabilecek sözcüklerden azami kaçınarak dileğimi özetledim.

Yerinden kalktı, bana doğru ilerlerken, bende harekete geçtim, kalbim küt küt.

Elini omuzuma koyup adeta bir baba şefkati ile “Tamam Evladım hallederiz” dediğinde, sanki dünyalar benim olmuştu. Şaşkın bir haldeydim. Teşekkürlerimi hangi sözcüklerle ifade ettiğim inanın hiç mi hiç hatırlamıyorum. Ama etmişimdir.

Muzaffer babanın, zor bir karar vermiş olabileceği ve kendisi için sıkıntı yaratabilecek bir yolu açmış olma ihtimalimin bana verdiği huzursuzluğa rağmen, daha da kötüsü fikir değiştirmesi korkumu da göze alarak;

“Şefket Rado beyin itirazı olur mu” deyivermiştim.

“Boşver Uğur, boşver” demişti.

Bu üç sözcük, bana, orada, kimin güçlü olduğunu göstermekle kalmamış, Muzaffer baba gözümde bir o kadar daha devleşmişti.

Nur içinde yatsın.

Muzaffer babaya, teşekkürlü bir veda arz ederken, “Uğur” diye seslenmişti.

“Buyrun efendim”

“Reklama girecek filmleri doğrudan bana getir. Unutma negatif olacak”

“Başüstüne”

İlanlarımız çıkmaya başlamıştı. Geçen süre ve satış rakamlarımızın Altın Kalem Klasiklerinden pek etkilenmemiş olduğumuzu gösteriyordu.

Alışmıştım galiba. Sürecin başındayken kafamı karıştıran, kaygılar yaşatan haller, ılımanlaşmış, artık kendimle barışık olmaya başlamıştım.

Aslında bu başlangıç, Tifduruk ile zaman içinde yalnız reklamlarımız için değil, baskı hizmeti alma yolunu da aralamıştı. Burayı tanıdıkça, Tifduruk Rotatif ile kendimce uçuk bulduğum atılım ve denemeleri Yapabileceğimi düşünmüş ve bir bir gerçekleştirmiştim.

Şevket Radonu oğlu Mehmet Rado, ve Muzaffer Balcının ortanca oğlu Selim Balcı, şimdi o kurumun en yetkilileri ve benim can dostlarım olmuşlardı.

……………………………

Baştan söyleyeyim, yazımın bu bölümünü fazla uzatmayacağım. Yakından tanımaya başladığım, sıcak ilişkiler kurduğum Tifduruk Matbaacılık, hiç beklenmedik sancılı bir dönemi yaşar olmuş, ardından, tesisler el değiştirmiş ve  Hayat, SES, Resimli Roman Dergilerinin yayın hayatına son nokta konmuştu. Çok üzülmüştüm.

Büyük bir okur kitlesi ve yayın dünyasında şaşkınlık yaratmıştı.

Ama olmuştu. O güzelim yapı içinde tanıdığım çevirmenler, en az mağdur olanlardı.

Zira onların yayın dünyasındaki yerleri hazırdı. Hatta, yeni alanlarında daha da ün kazanır olacaklardı. Öyle de oldu. Mesela: Azize Bergin, Meral Gaspıralı, Özay Süsoy ve daha niceleri. Ne demişler

“Güher yere düşmekle, değerinden sakıt olmaz”

İyilik dileklerimle.

 

Açıklama:

Metindeki bazı istatistiki bilgiler Alpay Kabacalı’nın hazırladığı “Cumhuriyet öncesi, sonrası Matbaa ve Basın Sanayii kitabından alınmıştır.

 

 

YORUMLAR

Maksimum karakter sayısına ulaştınız.

Kalan karakter:

Copy the following script and place it in the site where you want the ad to display: