ANADOLU İRFANINDAN YENİ BİR İLETİŞİM MODELİ
İletişim Dilde Değil, Gönülde Başlar
İletişimi yıllardır anlatıyor, araştırıyor ve tartışıyoruz. Kaynak diyoruz, mesaj diyoruz, kanal diyoruz, alıcı diyoruz. Kodlamadan, geri bildirimden, gürültüden, algıdan ve iknadan söz ediyoruz. Dijitalleşmeyle birlikte bunlara sosyal medya, algoritmalar, yapay zekâ, etkileşim ve yeni medya kavramlarını da ekledik.
Fakat bütün bu kavramların arasında üzerinde yeniden düşünmemiz gereken çok temel bir soru var: İletişim gerçekten nerede başlar? Kaynakta mı? Mesajda mı? Dilde mi? Yoksa bütün bunlardan daha önce insanın gönlünde mi?
Bir iletişim profesörü olarak Anadolu'nun irfan geleneğine bu gözle baktığımda, modern iletişim teorilerine farklı bir pencereden bakmamızı sağlayabilecek son derece güçlü bir düşünce dünyasıyla karşılaşıyorum.
Hacı Bektaş-ı Velî'nin Makâlât'ını ve Hacı Bayram-ı Velî'nin düşünce dünyasını iletişim biliminin kavramlarıyla yan yana okuduğumuzda karşımıza yalnızca tasavvuf tarihi çıkmıyor. Aynı zamanda insanı merkeze alan güçlü bir iletişim felsefesinin izleri çıkıyor.
Ben buna “Anadolu İrfanında İletişim Modeli” demeyi öneriyorum. Bu çalışmanın benim için başka bir anlamı daha var. Burada kişisel ve kurumsal açıdan benim için son derece anlamlı olan bir hususu da ifade etmek isterim.
Ben Hacı Bayram-ı Velî'nin adını taşıyan Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesinin bir öğretim üyesiyim ve aynı zamanda İletişim Fakültesi Dekanlığı görevini yürütüyorum. Dolayısıyla Hacı Bayram-ı Velî'nin düşünce dünyasını bir iletişim bilimci gözüyle okumak benim için yalnızca akademik bir merak değildir.
Adını taşıdığımız büyük bir gönül insanının asırlar önce ortaya koyduğu insan, gönül, muhabbet, sohbet, çalışma, üretme, paylaşma ve kendini bilme anlayışının bugünün iletişim bilimine neler söyleyebileceğini araştırmayı aynı zamanda akademik ve kültürel bir sorumluluk olarak görüyorum.
Çünkü üniversiteler yalnızca isim taşımazlar. Taşıdıkları isimlerin temsil ettiği fikrî ve kültürel mirası anlamak, araştırmak, yeniden yorumlamak ve gelecek kuşaklara aktarmak gibi bir sorumluluğa da sahiptirler. Hacı Bayram-ı Velî'nin adını taşıyan bir üniversitenin iletişim profesörü olarak benim için mesele tam da burada başlamaktadır:
Hacı Bayram-ı Velî'nin “Sen seni bil” çağrısı bugünün iletişim dünyasına ne söylemektedir?
İletişim konuşmakla başlamaz. Modern iletişim teorilerinin en bilinen şemalarından biri kabaca şöyledir: Kaynak → Mesaj → Kanal → Alıcı → Geri bildirim
Bu model, mesajın nasıl iletildiğini anlamamız açısından son derece değerlidir. Fakat Anadolu irfanından baktığımızda bundan önce sormamız gereken başka sorular vardır:
Kaynağın kendisi nasıl bir insandır? Mesajı gönderen kişinin niyeti nedir? Öfkeli midir? Kibirli midir? Önyargılı mıdır? Karşısındakini gerçekten anlamaya mı çalışmaktadır, yoksa yalnızca kendisini kabul ettirmeye mi? Hakikati mi aramaktadır, haklı çıkmayı mı?
İşte Anadolu irfanı iletişim meselesine tam burada farklı bir kapı açmaktadır: İletişim, insanın önce kendisiyle kurduğu ilişkide başlar. Hacı Bayram-ı Velî'nin şiirindeki o güçlü çağrı bu nedenle çok önemlidir: “Sen seni bil, sen seni.”
Hacı Bayramı Veli: Kendisini tanımayan insan, çoğu zaman karşısındakini olduğu gibi değil; kendi korkuları, beklentileri, kabulleri ve önyargıları üzerinden görür. Dolayısıyla etkili iletişimin ilk şartı güzel konuşmak değildir. Önce kendini bilmektir. İletişimin görünmeyen gürültüsü…
İletişim teorilerinin temel kavramlarından biri gürültüdür. Gürültü, mesajın iletilmesini veya doğru anlaşılmasını engelleyen unsurları ifade eder. Fakat Anadolu irfanından hareketle bu kavrama yeni bir boyut ekleyebileceğimizi düşünüyorum: İletişimdeki en tehlikeli gürültü bazen kanalda değil, insanın içindedir. Kibir bir gürültüdür. Önyargı bir gürültüdür. Öfke bir gürültüdür. Haset bir gürültüdür. Menfaat bir gürültüdür. Cehalet bir gürültüdür.
İnsan bunların farkında değilse karşısındakinin söylediklerini olduğu gibi duyamaz. Sözü kendi zihinsel ve duygusal filtrelerinden geçirerek anlamlandırır. Bu nedenle iletişim yalnızca mesajı doğru kodlamak değildir. Aynı zamanda iletişim kuran insanın kendisini eğitmesi ve arındırmasıdır.
Hacı Bektaş-ı Velî'nin Makâlât'ında kibir, haset, cimrilik, tamah, öfke ve gıybet gibi olumsuz özelliklere yapılan vurgu da bu açıdan bugünün iletişim dünyasına önemli şeyler söylemektedir.
Teknoloji değişmektedir; fakat iletişimin merkezindeki insan değişmemektedir. Bakıyoruz; fakat görüyor muyuz? Bugünün insanı belki de tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar çok görüntüye bakıyor ve çok fazla mesaja maruz kalıyor. Telefon ekranları, televizyonlar, sosyal medya platformları, haberler, videolar...
Fakat bakmakla görmek aynı şey değildir. Tıpkı bunun gibi: Duymakla dinlemek de aynı şey değildir. Görmek için baktığımız şeyi anlamlandırmamız gerektiği gibi, iletişim için de karşımızdakinin söylediği sözü yalnızca duymamız değil, anlamamız gerekir. Bu nedenle Anadolu İrfanında İletişim Modeli'nin önemli aşamalarından biri: Muhatabı anlamaktır. Burada özellikle “alıcı” yerine “muhatap” kelimesini kullanmayı tercih ediyorum. Çünkü “alıcı” teknik ve görece pasif bir kavramdır. Oysa karşımızdaki insan yalnızca bizim mesajımızı alan bir unsur değildir. Onun bir kültürü vardır. Hafızası vardır. Değerleri vardır. Acıları, sevinçleri, korkuları ve beklentileri vardır. Bu nedenle iletişim: “Ben sana ne söyleyeceğim?” sorusundan önce, “Ben seni ne kadar anlayabiliyorum?” sorusuyla başlamalıdır.
Bugün teknoloji sayesinde aynı anda milyonlarca insana ulaşabiliyoruz. Fakat şu soruyu da sormamız gerekiyor: Ulaşabiliyoruz ama temas edebiliyor muyuz? Burada Anadolu irfanının çok önemli bir kavramı karşımıza çıkar: Sohbet. Sohbet yalnızca konuşmak değildir. Sohbet; dinlemek, anlamak, karşılıklı bulunmak, paylaşmak ve gönül bağı kurmaktır. Hacı Bayram-ı Velî'nin insanlarla kurduğu ilişkinin merkezinde de sohbet bulunmaktadır. Eserde onun etkili sohbetleri aracılığıyla toplumun farklı kesimleriyle bağ kurduğu ve sohbet halkasında farklı dillerde eserlerin okunduğu anlatılmaktadır.
Buradan iletişim açısından önemli bir ayrım çıkarıyorum: Konuşmak mesaj aktarır; sohbet ilişki kurar. Belki de dijital çağın temel problemlerinden biri budur. Bağlantılarımız çoğaldı ama bağlarımız zayıfladı.
Anadolu irfanının modern iletişim düşüncesine kazandırabileceği en önemli kavramlardan birinin “hâl iletişimi” olduğunu düşünüyorum. Çünkü insan yalnızca söyledikleriyle iletişim kurmaz. Yaptıklarıyla da konuşur. Hacı Bayram-ı Velî bunun güçlü örneklerinden biridir. Çalışmayı tavsiye ederken kendisi de çalışır. Ankara'ya döndüğünde müritleriyle birlikte çiftçilik yaparak geçimini sağlar. İnsanlara kendi mesleklerini yapmalarını, alın terleriyle kazanmalarını ve kimseye el açmamalarını öğütler. Paylaşmayı yalnızca anlatmakla kalmaz. Ankara çarşılarında toplanan yardımların dul kadınlara, yaşlılara, yetimlere, yolda kalmışlara ve yoksul medrese öğrencilerine ulaştırıldığı; tekkesinde sürekli çorba kaynatıldığı anlatılır. Yani: Söz ile davranış birleşmektedir. Bugünün stratejik iletişim ve kurumsal iletişim dünyası açısından bunun karşılığı güvendir. Bir kurum ne kadar güzel mesaj üretirse üretsin, davranışları söyledikleriyle örtüşmüyorsa iletişim problemi ortaya çıkar.
Bir yönetici adaletten söz edip adaletsiz davranıyorsa... Bir kurum insana değer verdiğini söyleyip çalışanına değer vermiyorsa... Bir marka çevre duyarlılığından bahsedip çevreye zarar veriyorsa... Bir siyasetçi birlikten söz edip ayrıştırıcı bir dil kullanıyorsa... Bir akademisyen erdemi anlatıp davranışlarında bunu göstermiyorsa... Mesajın estetik ve teknik mükemmelliği güven oluşturmaya yetmez. Bu nedenle Anadolu irfanından hareketle şu formülü öneriyorum: Söz + Hâl Tutarlılığı = Güven
Ve güven, iletişimin en büyük sermayelerinden biridir. Hacı Bayram-ı Velî'nin düşüncesini yalnızca mistik bir dünyaya hapsetmek doğru değildir. Onun anlayışında çalışmak, üretmek ve paylaşmak önemli bir yere sahiptir.
Mürşidi Somuncu Baba kendisine:
“Ekin ek, burçak ek.” der. Hacı Bayram Ankara'ya döndüğünde bunu uygular; bir taraftan insan yetiştirirken diğer taraftan çiftçilik yapar. Onun dünyasında insan: Çalışacak, üretecek, helalinden kazanacak, kimseye el açmayacak ama ihtiyacı olana el uzatacak. Dolayısıyla burada çok güçlü bir toplumsal iletişim anlayışı vardır: Üret ama paylaş. Kazan ama kazandığının esiri olma. Güçlen ama güçsüzü unutma.
Bunu bugün iş ahlakı, sosyal sorumluluk, sürdürülebilirlik ve kurumsal vatandaşlık kavramlarıyla yeniden düşünebiliriz. Bir akademisyen olarak Hacı Bayram-ı Velî'nin hayatında beni özellikle düşündüren noktalardan biri de budur. Hacı Bayram-ı Velî bir müderristir. Arapça, tefsir, fıkıh ve hadis gibi dinî ilimlerin yanında matematik, astronomi ve edebiyat gibi alanlarda da eğitim aldığı, daha sonra müderrislik yaptığı eserde aktarılmaktadır. Buna rağmen geride hacimli eserler bırakmak yerine insan yetiştirmeyi önceleyen bir yol tercih etmiştir.
Bu durum üniversiteler açısından da üzerinde düşünülmesi gereken bir soru ortaya çıkarıyor: Biz yalnızca bilgi mi üretiyoruz, yoksa insan da yetiştiriyor muyuz? Elbette üniversite bilim üretecektir. Araştıracaktır. Makale ve kitap yayımlayacaktır. Fakat bütün bunların nihai muhatabı yine insandır. Bilgi insana dokunmuyorsa, öğrenciyi geliştirmiyorsa ve topluma değer üretmiyorsa bir tarafı eksik kalıyor demektir.
Bir iletişim profesörü olarak üzerinde özellikle durduğum alanlardan biri iknadır. İkna iletişimin merkezî kavramlarından biridir. Fakat Anadolu irfanı bize iknanın yanına çok daha insani bir kavram koymaktadır: Gönül kazanmak.
İkna bazen şu soruya dönüşebilir: “Karşımdakini benim istediğim noktaya nasıl getiririm?” Gönül merkezli iletişimde ise soru değişmektedir: “Birbirimizi nasıl anlayabilir ve ortak bir anlam alanında nasıl buluşabiliriz?” Birincisinde mesaj merkezlidir. İkincisinde ise insan ve ilişki merkezdedir. İletişimin amacı her zaman karşımızdakini yenmek değildir. Bazen dinlemektir, anlamaktır, susmaktır. Bazen özür dilemektir. Bazen de haklı olduğumuz hâlde karşımızdakinin gönlünü kırmamayı başarabilmektir.
Hacı Bayram-ı Velî'nin hayatındaki meşhur “bir buçuk derviş” anlatısını sosyal medya çağında yeniden okumak gerekir. Bayramî dervişlerine sağlanan vergi muafiyetinden yararlanmak isteyen çok sayıda insanın kendisini Hacı Bayram'a bağlı göstermesi üzerine bağlılığın sınandığı; sonunda gerçek bağlılığın bir erkek ve bir kadın üzerinden sembolleştirildiği anlatılır. Hacı Bayram bunun ardından padişaha “bir buçuk dervişi” kaldığını bildirir. Aradan yaklaşık altı asır geçmiştir. Ama soru değişmemiştir: Sayı mı önemlidir, nitelik mi?
Bugün milyonlarca takipçimiz olabilir. Ama kaç kişi bize gerçekten güveniyor? Bir paylaşım milyonlarca kez görüntülenebilir. Ama kaç insanda düşünce oluşturuyor? Bir insan her yerde görünebilir. Ama görünür olmak itibarlı olmak anlamına gelir mi? Bu nedenle Hacı Bayram-ı Velî'nin bu anlatısından dijital çağ için şu iletişim ilkesini çıkarabiliriz: Takipçi sayısı etki değildir. Görünürlük itibar değildir. Kalabalık güven değildir.
Anadolu İrfanında İletişim Modeli
Hacı Bektaş-ı Velî ve Hacı Bayram-ı Velî okumalarından hareketle önerdiğim Anadolu İrfanında İletişim Modeli'ni altı temel kavramla ifade ediyorum:
Bil → Arın → Anla → Söyle → Yaşa → Birleştir
Bil: Önce kendini bil.
Arın: Kibir, önyargı, öfke, haset ve menfaatin iletişimi bozan etkilerinin farkına var.
Anla: Muhatabını dinle; kültürünü, duygusunu ve şartlarını anlamaya çalış.
Söyle: Doğru sözü, doğru zamanda ve doğru üslupla söyle.
Yaşa: Söylediğini davranışlarınla doğrula.
Birleştir: İletişimi ayrıştırmak için değil, güven ve ortaklık oluşturmak için kullan. Ve bütün bunların merkezine tek bir kavram yerleştiriyorum: Gönül. Böylece modelimiz şu şekilde işlemektedir:
Gönül → Niyet → Söz → Hâl → Güven → Muhabbet → Birlik
Fakat bu doğrusal bir süreç değildir. Birlik yeniden gönülle döner. Güven yeni iletişimlerin zeminini oluşturur. Dolayısıyla Anadolu irfanındaki iletişim döngüsel ve ilişkiseldir.
Bu modelin iletişim bilimine sunabileceği en önemli tartışmalardan biri de klasik gürültü kavramının genişletilmesidir. Gürültü yalnızca: teknik aksaklık, kanal problemi veya mesaj bozulması (Teknik, Anlamsal, Algısal) değildir. Bazen asıl gürültü insanın içerisindedir: Kibir – Önyargı – Öfke – Haset – Menfaat – Cehalet.
Bunlar iletişimin içsel gürültüleridir. Dolayısıyla iletişim sürecinde yalnızca kanalın temiz olması yetmez. Gönlün de temiz olması gerekir. İşte Anadolu irfanının modern iletişim düşüncesine söyleyebileceği en güçlü sözlerden birinin bu olduğunu düşünüyorum.
Bugün insanlık tarihinin en gelişmiş iletişim teknolojilerine sahibiz. Bir tuşa dokunarak dünyanın öbür ucundaki insana ulaşabiliyoruz. Yapay zekâyla saniyeler içerisinde metin, görüntü ve ses üretebiliyoruz. Milyarlarca insan aynı dijital ağların içerisinde bulunuyor. Ama hâlâ birbirimizi anlamakta zorlanıyoruz. Çünkü erişimin artmasını iletişimin artması zannettik. Oysa: Bağlantı başka, bağ kurmak başkadır. Bakmak başka, görmek başkadır. Duymak başka, dinlemek başkadır. Konuşmak başka, anlaşmak başkadır. Görünür olmak başka, güvenilir olmak başkadır. Takip edilmek başka, gönülde yer edinmek başkadır. Belki de iletişim biliminin geleceğini düşünürken yalnızca geleceğe bakmamalıyız. Bazen geriye, kendi medeniyetimizin insan ve iletişim anlayışına da bakmalıyız.
Hacı Bektaş-ı Velî'nin insan, edep ve marifet merkezli yaklaşımıyla Hacı Bayram-ı Velî'nin “Sen seni bil” çağrısını bugünün iletişim dünyasında yeniden okumalıyız. Hacı Bayram-ı Velî'nin adını taşıyan bir üniversitenin iletişim profesörü olarak bu çalışma benim için bu nedenle ayrıca anlamlıdır. Çünkü bu yalnızca geçmişi anlamaya yönelik bir çalışma değildir. Geçmişin irfanıyla bugünün iletişim problemlerine bakma ve geleceğin iletişim anlayışına kendi medeniyetimizden bir söz söyleme arayışıdır. İnsan kendisini bilmeden muhatabını anlayamaz. Muhatabını anlamadan sağlıklı iletişim kuramaz. Sözüyle hâli örtüşmeden güven oluşturamaz. Güven olmadan muhabbet; muhabbet olmadan da kalıcı birlik kurulamaz. O hâlde Anadolu İrfanında İletişim Modeli'nin özünü şu cümleyle ifade edebiliriz: Önce kendini bil. Muhatabını anla. Sözü gönlünde tartarak söyle. Söylediğini hâlinle doğrula. Güven oluştur, gönül kazan ve insanları birleştir. Çünkü iletişimin en büyük başarısı çok kişiye ulaşmak değil, ulaştığı insanın gönlünde güven oluşturabilmektir.