UYUŞTURUCUYLA MÜCADELEDE TEŞHİRİN (!) DOZU

22 Haz 2026 - 15:46 YAYINLANMA

Uyuşturucuyla Mücadelede Teşhirin (!) Dozu: Reyting mi Mücadele mi? 

Son yıllarda sosyal medyada uyuşturucuyla mücadele ettiğini iddia eden birçok hesap dikkat çekiyor. Aralarında bu mücadeleye samimiyetle katkı yapanlar elbette var. Bu hesapların önemli bir bölümü, zaman zaman özellikle yeni nesil sentetik maddelerin etkisi altındaki insanların görüntülerini paylaşarak farkındalık oluşturmaya çalışıyor. İyi niyetli olduklarını düşünüyorum, ancak bunu yaparken bilimsel, akademik verilerden ziyade kendi hayat tecrübeleri ile bunu yaptıklarını gözlemliyorum. Sokakta sendeleyen gençler, bilincini kaybetmiş insanlar, kaldırımlarda hareketsiz duran bedenler milyonlarca kez izleniyor, binlerce yorum alıyor ve bu insanın içini acıtan gençlerimizin görüntüleri, milyonlarca kişiye, geniş kitlelere ulaşıyor.

Bu paylaşımları yapanlar genellikle üç gerekçe öne sürüyor:

  • Topluma durumun vahametini göstermek.
  • Yetkilileri harekete geçirmek.
  • Aileleri uyarmak.

Bu gerekçelerin her biri kendi içinde değerlidir. Çünkü uyuşturucu sorunu görmezden gelinerek çözülemez! Toplumun karşı karşıya olduğu tehlikeyi zaman zaman göstermek gerekir. Uyuşturucu yalnızca istatistiklerden ibaret bir mesele değildir; mahallede, okul çevresinde, iş yerlerinde ve ailelerin içinde yaşanan somut bir gerçektir. Sosyal bir sorundur ve toplumun tüm üyelerini ilgilendiren bir meseledir.

Ancak burada belirleyici olan paylaşılan insan hikayelerinin dozudur. Uyuşturucu etkisinde olduğu için bağımlı bireyleri istediğimiz gibi teşhir etme hakkını kimden alıyoruz? Ne oldu insan haklarına? 

Anayasa'nın 17. maddesi herkesin maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahip olduğunu açıkça belirtir. Aynı şekilde 20. madde aile ve özel hayatın gizliliğini güvence altına alır. Bir insanın sokakta yaşadığı en savunmasız, en çaresiz ve iradesinin en zayıf olduğu anları kayda alıp milyonlarca kişinin erişimine açmak, vicdani ve hukuki açıdan da tartışılması gereken bir meseledir.

Üstelik konu sadece insan haklarıyla da sınırlı değildir. Bir kişinin yüz görüntüsü, fiziksel özellikleri ve onu tanınabilir kılan unsurlar kişisel veri niteliğindedir. Bu nedenle 6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunu (KVKK) bakımından da değerlendirilmesi gerekir. Kamu yararı iddiası, her durumda bireyin mahremiyetini ortadan kaldıran sınırsız bir yetkiyi hiç kimseye vermez. Özellikle kişinin açık rızasının bulunmadığı, sağlık durumunu veya bağımlılık hâlini ortaya koyan görüntülerin paylaşılması çok hassas bir alana temas eder. Bağımlı bireylerin görüntülerini çekip paylaşmak kanser hastalarının onkoloji servisindeki hallerini kayda alıp çekmekten farklı değildir. Buna kimsenin hakkı yok.

Dahası, bağımlılık bir suç eylemi çeşitliliğini içerisinde barındırmakla birlikte, çoğu zaman tedavi ve rehabilitasyon gerektiren bir sağlık sorunudur. Toplumun dikkatini çekmek adına bağımlı bireyleri teşhir etmek, farkındalık oluşturmak ile insan onurunu zedelemek arasında çok ince bir çizgi vardır. Bir insanın yaşadığı trajedi, sosyal medya içeriğine dönüştüğü anda şu soruyu sormak zorundayız: “Biz gerçekten sorunu mu gösteriyoruz, yoksa artık o insanın mahremiyetini tüketen bir seyir kültürünün parçası mı oluyoruz?”

Uyuşturucuyla mücadele elbette gerçeği gizlemek değildir. Ancak hukukun da, vicdanın da çizdiği sınır şudur: Sorunu göstermek isterken, insan onurunu zedelemeden bunu nasıl yapmalıyım diye karın ağrısı çekmek gerekir. Asıl maharet, toplumu uyandırırken uğruna mücadele ettiğimiz insanları teşhir etmemek, sosyal medya mezesi yapmamak, onları incitmemektir.

Nasıl ki bir ilacın şifası doğru dozunda saklıysa, topluma gösterilen sorunların da etkisi doğru ölçüde olduğunda fayda sağlar. Sorunu göstermek ile sorunu sürekli teşhir etmek arasında ciddi bir fark vardır. İnsanlar ilk gördükleri görüntüler karşısında sarsılır. Tehlikeyi fark eder. Çocukları adına kaygılanır. Fakat aynı görüntüler tekrar tekrar sunulduğunda zamanla duyarsızlaşma başlar. Şok etkisi azalır. Bir süre sonra insanlar gördükleri manzaraları kanıksamaya başlar.

Daha da önemlisi, bağımlılık yaşayan insanların en çaresiz anlarının sürekli paylaşılması onları bir insan olmaktan çıkarıp bir görüntüye dönüştürme riski taşır. Oysa o görüntüdeki kişi bir zamanlar okuluna giden, ailesi tarafından sevilen, hayalleri olan bir insandı. Kameranın odağına yalnızca ve sürekli çaresizliği yerleştiğinde insanın asıl hikâyesi kaybolmaya başlar.

Bir başka gerçek ise sosyal medyanın lanet algoritmasıdır:

  • Şok eden görüntüler daha fazla izlenir.
  • Daha fazla yorum alır.
  • Daha fazla paylaşılır.

Bir insanın tedavi sürecini anlatan video birkaç bin kişiye ulaşırken, sokakta madde etkisinde görüntülenen bir kişinin videosu milyonlarca kez izlenebilir. Bu durum bazen farkında olmadan mücadeleyi değil, görüntüyü merkeze taşır. Bu noktada sorulması gereken temel soru şudur:

Bağımlı bireyin madde etkisinde halinin paylaşımı sonrasında, seyreden insanlar ne öğreniyor?

  • Eğer geriye yalnızca "Ne korkunç bir manzara" düşüncesi kalıyorsa, bu farkındalık üretmiş olabilir ancak tek başına mücadele üretmiş sayılmaz.
  • Eğer geriye umutsuzluk kalıyorsa, mücadele amacından uzaklaşmış demektir.
  • Eğer geriye çözüm yolları, korunma yöntemleri, tedavi imkânları ve iyileşme umudu kalıyorsa, işte o zaman gerçek bir toplumsal faydadan söz edilebilir.

Ben bu konuya yıllarca sahada görev yapmış bir narkotik polisi olarak bakıyorum. Bu manzaraları sosyal medya henüz yokken, televizyonlarda da asla yayınlanmayacağı zamanlarda, defalarca sokaklarda gördüm. Maddenin insan hayatında açtığı yaraları, parçalanan aileleri, kaybedilen gençleri ve tükenen umutları yakından izledim. İşte bu yüzden, bilgi, birikim ve tecrübelerimle, bugün sosyal medyada teşhir görüntülerini paylaşmayı değil, insanların o görüntülere dönüşmesini engellemeyi daha değerli buluyorum.

Bilinçlendirmek amacıyla hazırladığım reels videolarında, insanların en kötü anlarını sergilemek ilk amacım olmadı. Anne ve babalara çocuklarını nasıl koruyabileceklerini anlatmaya çalıştım. Bağımlılıkla mücadele eden bireylere yeniden ayağa kalkabileceklerini hatırlatmaya, inandırmaya gayret ettim. Ailelere yol göstermeyi, umudu canlı tutmayı ve çözümün mümkün olduğunu göstermeyi tercih ettim. Çünkü uyuşturucuyla mücadele yalnızca karanlığı göstermek değildir. Işığın nerede olduğunu da göstermek zorundayız.

  • Bir anne ekranı kapattığında çocuğunu koruyabilmek adına yeni bir şey öğrenmiş olmalıdır.
  • Bir baba mücadeleye devam edecek gücü kendinde bulabilmelidir.
  • Bağımlılıkla mücadele eden bir genç, hayatının düştüğü noktadan ibaret olmadığını hissedebilmelidir.

Gerçek mücadele insanların düştüğü çukuru göstermekten çok, o çukurdan çıkabilecekleri yolu tarif etmektir. Uyuşturucu maddelerin kölesi olmuş insanların görüntüleri her zaman dikkat çeker, belki farkındalık da oluşturur ve tehlikeyi görünür kılar. Buna zaman zaman ihtiyaç da duyabiliriz ancak yalnızca bu tarz görüntülerle gerçek bir mücadele inşa etmeye çalışmak reyting şehvetinden başka bir şey değildir. Çaresiz insanların ifşa videolarını göstermek amaç hâline geldiğinde mücadele zayıflar. Sorunu gerekli dozda göstermek önemlidir fakat asıl sorumluluk çözümün mümkün olduğunu kesintisiz anlatabilmektir. Çünkü toplumun bugün korkudan çok bilinçlenmeye, umutsuzluktan çok rehberliğe, karanlık görüntülerden çok iyileşme hikâyelerine ihtiyacı vardır.

Uyuşturucuyla mücadele, insanların düştüğü yeri göstermekten çok, düştükleri yerden nasıl kalkabileceklerini göstermeye odaklandığında gerçek anlamına kavuşur. Ve çoğu kez bir insanın hayatını değiştiren şey, gördüğü en karanlık görüntüden ziyade duyacağı en güçlü umut cümlesidir. Otuz yıldır aynı noktadayım. Değişen maddeler oldu, değişen sokaklar oldu, değişen yöntemler oldu. Ancak mücadele anlayışım hiç değişmedi: “İnsana sonsuz, bağımlılığa sıfır tolerans.” Çünkü kurtarılması gereken insandır, ortadan kaldırılması gereken şey ise bağımlılıktır. 

 

*Bu yazı ilk olarak www.pamukayna.com'da yayınlanmıştır. 

YORUMLAR

Maksimum karakter sayısına ulaştınız.

Kalan karakter: