KENDİNE TANIKLIK
Bazen hayatımızın belirli dönemlerinde kazandığımız sandığımız şeylerin aslında kaybettiğimiz bir savaşın ortasında bizi beklediğini, bazen de kaybettiğimizi düşündüğümüz dönemlerin bizi daha kapsamlı bir beni hazırladığını fark ediyoruz.
Çok istediğimiz bazı şeylerin olmayışı da her zaman kaybettiğimiz anlamına gelmiyor. Bazen insanın bütün ısrarına rağmen gerçekleşmeyen bir şey, ileride karşısına çıkacak daha doğru bir hayatın önünü açıyor. O yüzden insanın yalnızca elindekilere değil kendisine ne anlatmaya çalıştığına da bakması gerekiyor. Tam da burada kendimize sormamız gereken bir soru var. Neye sahip olduğumuzdan önce neyi hak ettiğimizi hiç düşündük mü?
Çünkü insan bazen hak ettiğine razı olmakla, hak ettiğini tercih etmek arasındaki farkı gözden kaçırıyor. Önüne konulanla yetiniyor, kendisi için seçilene razı oluyor. Kendi seçimini yapmış gibi yaşamaya devam ediyor. Oysa hayatın önemli kırılmalarından biri belki de burada başlıyor: biz aslında hak ettiğimizi mi seçtik yoksa adımıza tercih edilene mi razı olduk?
Bunun cevabı her zaman hoşumuza gitmeyebilir. Çünkü insan kendi hayatına dışarıdan bakabildiği anda bazı seçimlerinin gerçekten kendisine ait olmadığını fark edebiliyor. Kimi zaman alışkanlıklar, kimi zaman korkular, kimi zaman da konfor alanı bizim yerimize karar veriyor. Biz de buna tercih diyoruz. Sonra bir gün geride biraktigimiz insanların bizsizde güçlenebildiğini görüyoruz.
Bir dönem hayatımızın içinde olan, sonra bir kenara İttiğimiz“nasılsa herkes kendi yolunu bulur“ diyerek arkamızı döndüğümüz insanlar kendi yollarını gerçekten buluyor. Hem de bazen bizim yıllarca aynı yerde saydığımız bir dönemde. Burada insanın canını sıkan şey yalnızca başkasının ilerlemiş olması değil, kendi payına düşen ihmali de görmek. Çünkü bir şeye uzun yıllar vermiş olmak, ona gerçekten emek verdiğimiz anlamına gelmiyor.
Bazen insan bir kapının önünde yıllarca bekliyor ama o kapının ardında ne olduğunu öğrenmek için hiçbir şey yapmıyor. Başka biri ise daha kısa bir zamanda, daha az gösterişli ama daha gerçek bir emekle aynı şeyin yeşermesini sağlayabiliyor. Demek ki zamanı çoğaltmakla emeği çoğaltmak aynı şey değil.
Müzikte disonans diye bir kavram var. Buna göre bir nota tek başına uyumsuz değildir. Hatta kendi başına harikuladedir. Fakat yanına gelen başka bir nota ile birlikte kulağımızda farklı bir etki yaratır. Diğer nota da kötü değildir. Sadece ikisi yanyana geldiğinde beklediğimiz uyumu vermiyordur. Günlük hayatta “kimyamız tutmadı““ dediğimiz şey de biraz buna benziyor. Ama belki de mesele kimyanın tutup tutmaması bile değildir. Çünkü yanlış zamanda doğru nota olmak disonans kavramını ortadan kaldırmaz. Doğru zamanda yanlış nota olmakta onu değiştirmez. Hayatımızın belirli dönemlerinde de sonla karşılaşmamız kaçınılmaz olacaktır. Önemli olan onu fark edebilmek ve doğruya çevirebilmektir.
Bazen bir insan doğru insandır ama yanlış zamanda hayatımıza girmiştir. Bazen de doğru zamanda karşımıza çıkan bir şey, bizim yanlış tercihimiz yüzünden olması gereken yere ulaşamaz. İnsan bütün bunları yaşarken bir şeyi öğreniyor. Her karşılaşma kalıcı olmak zorunda değil. Ama her karşılaşmanın bize göstereceği bir taraf mutlaka var. Belki de bu yüzden insanın yalnızca neyi kaybettiğini değil, neyi neden seçtiğine bakması gerekiyor. Çünkü seçim dediğimiz şey hayatımızın sessiz yöneticisi.
Bugün kim olduğumuzu biraz da dün neye evet dediğimiz belirliyor. Kimin yanında kaldığımız, kimin arkasından gittiğimiz, hangi kapıyı kapattığımız, hangisinin önünde beklediğimiz… Bunların hepsi bir süre sonra hayatımızın kendisine dönüşüyor. Ve bazen kendi konfor alanımımızın içinde o kadar uzun kalıyoruz ki dışarıda biraktigimiz insanların ne hale geldiğini görmek bize bile ağır geliyor. Oysa hayat kimseyi biraktigimiz yerde bekletmiyor. Bunu en iyi toprağa bakarken anlıyoruz.
Ahmet bedevi‘nin Manisa için yaptığı şeyin ben de bıraktığı tarafta tam olarak burası. Yeşili yalnızca görmek istemekle kalmıyor, onun oluşması için emek veriyor. Bir ağacın gölgesinden faydalanmak başka, o ağacın yıllar önce toprağa bırakılmış bir emek olduğunu bilmek başka. Çünkü yaşam kendiliğinden olan bir şey değil; bir yerde toprağa, bir yerde sabra, bir yerde de vazgeçmemeye ihtiyaç duyuyor. İnsan ilişkilerinde de durum çok farklı değil. Bir tohum atıp arkamızı dönüyoruz. Sonra bugün yeşermedi diye onu terk ediyoruz, başka bir şeye yöneliyoruz. Bir süre sonra daha önce emek verdiğimiz bir ağacın meyvesini görüyoruz ve onu tercih ediyoruz. Fakat o ağacın gölgesi bugün bizi barındırmıyorsa dönüp yine bir zamanlar biraktigimiz toprağa bakıyoruz. Belki de tohum çoktan filizlenmiştir.
Belki biz sadece zamanında bakmadığımız için bunu görememişizdir. İnsanoğlu biraz da böyle bir fıtrata sahip.deneye yanıla kaybede yanıla, bazen de kendi yaptığı tercihlerle yüzleşerek doğruyu buluyor. Fakat burada önemli olan şey kaybettikten sonra pişman olmak değil pişmanlığın bize ne öğrettiğini anlayabilmek. Çünkü hiçbir şeyin değişmeyeceğini düşünmek kolay.Artık çok geç“. İnsan bunu kendisine söylediğinde çoğu zaman hayatın önüne koyduğu ihtimalleri daha başlamadan kapatıyor. Oysa bazen bir şeyin geç kalmış olması, artık mümkün olmadığı anlamına gelmiyor. Belki yalnızca daha önce fark edilmesi gereken bir şeyin bugün fark edildiğini gösteriyor.
Bunun için güçlü insanlara bakıp kendimizi küçültmeye de gerek yok. Sen yaparsan herkes yapar. Bunu iyi veya kötü hayatın her alanında kulağına küpe et sevgili okur. Bir başkasının yapabildiği şeyi kendine ulaşılmaz ilan ettiğin anda kendi ihtimalini de daha başlamadan ortadan kaldırmış olursun. Başkasının gücü senin güçsüzlüğünün kanıtı değil. Tam tersine, yapılabilir olduğunun göstergesi. Ama bunun bir başka tarafı daha var:
Sen yapabiliyorsan, senden sonra bir başkasının da yapabileceğini kabul etmek zorundasın. Asıl mesele burada başlıyor zaten. Kendi kul hakkına girmek istemiyorsan, geçmişte bıraktığın şeylerin hesabını yalnızca başkasından sormayacaksın. Kendi payına düşen ihmali de göreceksin. Bir şeyi gerçekten istiyorsan yalnızca onun sana ait olduğunu düşünmeyecek, ona ne kadar sahip çıktığını da sorgulayacaksın.
Çünkü bir tohumu toprağa bırakmakla ,onun büyümesini istemek aynı şey değil. Ve bazen insanın hayatında en büyük değişiklik, başkasının kendisine ne yaptığıyla değil, kendisinde neyi neden tercih ettiğini fark etmesi ile başlıyor. Belki uzun zamandır sana bunu Soran olmamıştır.
Belki çevrendeki herkes senden iyi olduğunu duymaya alışmıştır. Belki sen de “iyiyim“ demeyi, gerçekten nasıl olduğunu anlatmaktan daha kolay buluyorsundur. Ama şimdi bunu sana, duymak istediğin ses tonuyla soruyorum sevgili okur. Belki de uzun zamandır ilk kez gerçekten cevap vermen gereken bir soru bu. Gerçekten iyi misin? İyi değilsen bunu kabul etmek bir yenilgi değil.
Çünkü bazen insanın kendisini toparlaması, her şeyi düzeltmesi ile değil, önce neyin yolunda olmadığını kabul etmesi ile başlıyor. Bazen kaybettiğini sandığın şey seni başka bir yere götürmek için hayatından çıkıyor. Bazen çok istediğin şeyin olmaması, daha kapsamlı bir seni bekleyen hayatın önünü açıyor. Bazen de yıllarca emek verdiğini düşündüğün bir şeyin aslında yalnızca yıllarını aldığını fark ediyorsun.
Ve bütün bunların sonunda insan yine aynı yere dönüyor.. Neye sahip olduğuna değil, neyi hak ettiğine bakıyor musun? Hak ettiğime razı mı oluyorum, yoksa hak ettiğimi tercih edecek cesareti kendimde buluyor muyum? Çünkü hayatın bazı cevapları, biz onları aramaya başladığımız anda değil, sonunda kendimize karşı dürüst olduğumuz anda ortaya çıkıyor. Mesele hiçbir zaman geç kalıp kalmadığımız olmadı aslında.Belki mesele halâ elimizde olan şeyin başında durup durmadığımızda.
Çünkü bazı tohumlar yalnızca sulandıkları için değil terk edilmedikleri için yaşıyor. Ve insan da biraz böyle. Tercih ettiklerine mi,razı edildiklerine mi sahip çıkmakla meşgulsün sevgili Okur?