ÖMRÜN BORDROSU
Ruhun Fazla Mesaisi
İnsan, hayatını kazanırken hayatını kaybedebilir mi?
Bu soruyu ilk kez kendime sorduğumda, cevabını ne kitaplarda aradım ne de rakamlarda. Sabahın erken saatlerinde aynı otobüse binen insanların yüzlerine baktım. Aynı saatte kepenk açan esnafa, hastane koridorlarında günün ilk adımlarını atan personele, fabrikanın sireniyle mesaisine başlayan işçiye... Bir de akşam eve dönen hâllerine. Fark ettim ki insanı en çok yoran şey, çalışmak değil; çalışırken yavaş yavaş kendinden uzaklaşmak.
Çalışmak, insanlık tarihi kadar eski. İnsan toprağı sürdü, taş taşıdı, şehirler kurdu. Yoruldu ama o yorgunluğun içinde bir anlam vardı. Çünkü emek, yalnızca karın doyurmanın değil, insanın dünyadaki yerini inşa etmesinin de yoluydu. Bugün ise çoğu insan, yaptığı işten değil; yaptığı işle kuramadığı bağdan yoruluyor.
Sevmediği bir işi yapmak, hayatın bazen önümüze koyduğu mecburiyetlerden biridir. Herkes hayalini kurduğu mesleğe kavuşamaz. Fakat insanın ruhunu tüketen şey, çoğu zaman yaptığı iş değil; emeğinin görülmediğini hissetmesidir. Değer görmeyen emek, zamanla sahibini de değersiz olduğuna inandırır.
Avusturyalı psikiyatrist Viktor Frankl, insanın en temel ihtiyacını "anlam arayışı" olarak tanımlıyordu. En zor şartlarda bile insanı ayakta tutanın, uğruna yaşayacağı bir anlam olduğunu söylüyordu. Belki de çalışma hayatında eksilen tam olarak budur. İnsan, yaptığı işte kendinden bir parça bulabiliyorsa yorulur ama tükenmez. O bağ koptuğunda ise aynı masa, aynı koridor, aynı mesai bambaşka bir ağırlığa dönüşür.
Bugün liyakat üzerine çok konuşuyoruz. Oysa liyakat yalnızca doğru kişinin doğru göreve gelmesi değildir. Liyakat, insanın emeğine duyduğu güvenin korunmasıdır. Hakkaniyet ise kanun maddelerinden önce vicdanda başlar. İnsan, çabasının bir gün karşılık bulacağına inanıyorsa çalışmaya devam eder. İnancını kaybettiği yerde ise bedeni işte kalır, ruhu çoktan oradan ayrılmıştır.
Nurettin Topçu, çalışmayı sadece geçim vasıtası olarak görmez. Ona göre emek, insanın ahlakını ve şahsiyetini yoğuran bir sorumluluktur. Bu düşünceyi bugünün çalışma hayatına taşıdığımızda şu gerçekle karşılaşıyoruz: Emeğin değersizleştiği yerde yalnızca üretim düşmez; insanın kendine duyduğu saygı da eksilir. Bunun faturası bordrolara yansımaz ama hayata yansır.
Psikolog Martin Seligman'ın ortaya koyduğu "öğrenilmiş çaresizlik" kavramı da bu sessiz çözülmeyi anlatıyor. İnsan, defalarca sonuç alamadığı bir mücadeleden sonra denemekten vazgeçebiliyor. İş hayatında bunun karşılığı bazen çok tanıdık. Başvurmayı bırakan, fikrini söylemeyen, hakkını aramayan insanlar... Onlar sessiz oldukları için değil, seslerinin bir yere ulaşmayacağına inandıkları için susuyor.
Belki de çağımızın en ağır mesaisi budur. Fazladan geçirilen birkaç saat değil; insanın eve döndüğünde bile üzerinden çıkaramadığı yorgunluk... Ben buna ruhun fazla mesaisi diyorum. Çünkü bazı yorgunlukların mesai saati olmaz.
Bir toplum, emeği sadece üretim olarak görmeye başladığında insanı da rakama dönüştürür. Oysa her bordronun arkasında bir ömür vardır. Ertelenmiş hayaller, içine atılmış cümleler, geçim kaygısıyla verilen tavizler ve kimsenin görmediği mücadeleler...
Ay sonunda hesabımıza yatan para, yaptığımız işin karşılığı olabilir.
Ama ömrümüzün karşılığı değildir.
Çünkü insan, çoğu zaman ekmeğini kaybetmekten değil; ekmeğini kazanırken kendini kaybetmekten yorulur.
İnsan, ekmeğini kaybettiğinde yeniden kazanabilir.
Ama kendini kaybettiğinde, hangi maaş onu geri getirebilir?