İNSANI ARARKEN
İnsan kendisini anlamaya çalışırken nereye bakmalıdır sizce; aklına mı, gönlüne mi? Belki de asıl mesele insanın ne kadar bildiğinden ziyade, bildikleriyle kendisine nasıl bir yol çizdiğidir. Zira bilmek başka, anlamak başka, idrak etmek ise bambaşka bir şey değil midir zaten? İnsan çok şey bilebilir fakat bildikleri onu daha iyi bir insan yapmıyorsa bütün bu bilginin insan hayatındaki karşılığı nedir?
Öte yandan dönüp geçmişe baktığımızda insanın, yüzyıllardır değişmeyen bazı soruların etrafında dolaştığını görüyoruz. Nasıl yaşamalı insan, neyi bilmeli, neye yönelmeli, kendisini nasıl tanımalı ve bütün bunların ötesinde nasıl bir insan olmalı? Bugün bize oldukça modern gelen bu soruların aslında yüzyıllar öncesinde de insanın zihnini meşgul ettiğini düşündüğümüzde değişen şeyin belki de insan değil, yalnızca içinde yaşadığı zaman olduğunu fark ediyoruz.
Tam da burada iki ayrı ses çıkıyor karşımıza; biri hikmetin, aklın ve insan terbiyesinin izinden giden Nâbî, diğeri ise gönlün, aşkın ve insanın kendi hakikatini arama yolculuğunun peşinden giden Şeyh Gâlib. İki ayrı dönem, iki ayrı söyleyiş ve iki ayrı dünya... Fakat netice itibariyle ikisinin de dönüp dolaştığı yer aynı değil midir; insan?
Nâbî tarafına baktığımızda yalnızca şiirleriyle değil, insanı ele alış biçimiyle de dikkat çeken bir isim çıkıyor karşımıza. Onun dünyasında insanın kendisini yetiştirmesi, ilim sahibi olması kadar ahlâk sahibi olabilmesi de önem taşıyor. Belki de bu yüzden Nâbî'yi yalnızca şiirin içerisinden okumak eksik kalacaktır. Çünkü onun kelimeleri zaman zaman bir şairden ziyade, insanın hayatına dair söyleyecek sözü olan bir bilgenin sesine dönüşüyor.
Özellikle Hayriyye'ye baktığımızda bir babanın oğluna bıraktığı nasihatlerden çok daha fazlasını görüyoruz. İlimden, ahlâktan, insanın kimlerle yol yürümesi gerektiğinden ve hayatta nasıl bir istikamet belirlemesi gerektiğinden söz ediyor Nâbî. Yüzyıllar öncesinden söylenmiş bu sözleri bugün okuduğumuzda ise insan ister istemez kendi zamanına dönüyor. Çünkü bugün bilgiye ulaşmak hiç olmadığı kadar kolayken, bilgiyi hikmete dönüştürebilmek hâlâ aynı derecede kolay mı?
Nâbî'nin;
“Olmadan mühr-zen-i genc-i güher
Yigdür olmak güher-efrûz-ı hüner”
dizelerinde söylediği de biraz buna çıkmıyor mu aslında? Cevherin üzerinde mühür olan, onu saklayan olmaktan ziyade hüneri ortaya çıkaran olmak... Bugünün dünyasında bunu düşündüğümüzde insanın sahip olduğu bilgi, yetenek ve imkânları neye dönüştürdüğü sorusu çıkıyor karşımıza. Çünkü sahip olmak başka, sahip olduğunu kıymetli bir şeye dönüştürebilmek başka değil midir?
İlginç olan ise Nâbî'nin bugün yeniden karşımıza çıkması. Yüzyıllar önce yaşamış bir şairin dizelerinin sosyal medyada paylaşılması, bazı beyitlerinin yeniden dolaşıma girmesi ve insanların kendi hayatlarına dair bir karşılık bulabilmesi sizce de üzerinde düşünülmesi gereken bir mesele değil midir? Bunca hızın, tüketimin ve birkaç saniyede unutulan sözlerin arasında Nâbî'nin hâlâ bir yerden insana dokunabilmesi belki de tesadüf değildir.
Belki insan değişiyor gibi görünürken bazı meselelerde hiç değişmiyor. Hırs, makam, gösteriş, dostluk, ilim, ahlâk ve insanın kendisine biçtiği değer... Bunlar yalnızca Nâbî'nin yaşadığı dönemin meseleleri değil ki. Bugün elimizde telefonlar, ekranlar, yapay zekâlar ve geçmişte hayal bile edemeyeceğimiz kadar fazla bilgi var. Fakat bütün bunların ortasında insanın kendisiyle olan meselesi hâlâ aynı yerde duruyor.
Öte yandan burada başka bir soru çıkıyor karşımıza; biz Nâbî'yi gerçekten okuyor muyuz, yoksa yalnızca bize iyi gelen birkaç sözünü mü paylaşıyoruz? Bir şairin beyitini sosyal medyada paylaşmak ile o beyitin taşıdığı düşünceyi hayatımıza geçirmek arasında oldukça büyük bir mesafe yok mudur? Belki de Nâbî'nin bugün yeniden hatırlanması güzel bir başlangıçtır fakat asıl mesele onun ne kadar konuşulduğu değil, söylediklerinin bizde ne kadar karşılık bulduğudur.
Fakat insanı yalnızca akıl, ilim ve hikmet üzerinden anlamak mümkün müdür? İşte burada başka bir kapı açılıyor önümüzde. Çünkü insanın bir de aklın kelimelerle anlatamadığı, yalnızca gönül üzerinden anlaşılabilen tarafı yok mudur? Nâbî'nin hikmetinden Şeyh Gâlib'in aşkına doğru geçerken belki de insanın başka bir tarafına bakmak gerekiyor şimdi.
Şeyh Gâlib dediğimizde karşımıza yalnızca bir şair değil, insanın kendi içine doğru yaptığı yolculuğu anlatan bambaşka bir dünya çıkıyor. Hüsn ü Aşk'ı yalnızca bir aşk hikâyesi olarak okumak da bu yüzden eksik kalmaz mı? Güzelliğin ve aşkın peşinden giden bir yolculuk gibi görünürken, insanın aslında kendi hakikatine doğru yürüyüşünü anlatan bir tarafı da yok mudur bu hikâyenin?
Belki de Şeyh Gâlib'in asıl meselesi tam burada başlıyor; insan aradığı şeyi dışarıda ararken kendisinden ne kadar uzaklaşabilir? Aşk dediğimiz şey yalnızca bir başka insana duyulan his midir, yoksa insanın kendi varlığına, kendi hakikatine ve nihayetinde kendisini aşan bir hakikate doğru yaptığı yolculuk mudur?
Nâbî bize aklın ve hikmetin kapısını aralarken Şeyh Gâlib gönlün kapısına götürüyor bizi. Biri insanın nasıl yaşaması gerektiğini düşündürüyor, diğeri insanın kendisini bulmadan önce ne kadar uzun bir yol yürümek zorunda olduğunu hatırlatıyor. Belki de bu yüzden iki şairi birbirinden tamamen ayrı düşünmek yerine, aynı insan arayışının iki farklı tarafı olarak görmek gerekiyor.
Neticede insan yalnızca bilen bir varlık değil, hisseden de bir varlık. Yalnızca aklıyla değil, gönlüyle de yolunu bulmaya çalışan bir varlık. Belki yüzyıllar önce Nâbî'nin hikmetinde, Şeyh Gâlib'in aşkında aranan şey de tam olarak buydu; insanın kendisini bulması.
Bugün ise bütün bu sözlerin ortasında yeniden aynı soruya dönüyoruz. Onca bilgiye, teknolojiye, değişime ve hızla akan zamana rağmen insan kendisini gerçekten tanıyabiliyor mu? Yoksa geçmişte sorulan soruları yalnızca başka kelimelerle sormaya devam mı ediyoruz?
Belki de değişen dünya değil, insanın kendisini anlatma biçimidir. Fakat aklımızın bizi götürdüğü yer ile gönlümüzün bizi çağırdığı yer arasında hâlâ bir yolculuk varsa, insanı anlamaya çalışmak da bitmeyecek demektir.