KİMLİK VE ORTAK DEĞERLER SORUNU
Yaşadığımız modern çağın en belirgin özelliği, insanın tarihin hiçbir döneminde karşılaşmadığı kadar yoğun bir enformasyon ve değişim dalgası etkisinde yaşamasıdır. Teknoloji, ekonomi, siyaset, kültür, dijital iletişim, tüketim alışkanlıkları ve toplumsal ilişkiler sürekli yeniden şekilleniyor. Bu değişim yalnızca dış dünyayı dönüştürmüyor, insanın kendisini algılama ve konumlandırmasını, günlük yaşamını anlamlandırma, şekillendirme ve geleceğe ilişkin tasavvurunu, hayallerini doğrudan etkiliyor. Meselenin en kritik noktası ise bu dönüşümün çok dipten ve her aşamasında kişinin zihninde ve pratik yaşamında “kabul ve ret” çatışmasının yaşanıyor olmasıdır. Çünkü modern kültürün empoze ettiği rekabetçi anlayışla başarı, zenginlik, güç, şöhret, stil, popülerlik, görünürlük yalnızca bireysel hedefler olmaktan çıkarak toplumun değer verdiği ve özendiği “değer ölçülerine” dönüşmektedir. Kişi kendi potansiyelini gerçekleştirmek, kendi kimlik ve değerleriyle bir yaşam modelini sürdürmek yerine, toplum nezdinde ayrıcalıklı, farklı ve takdir gören bir kimlikle ve yaşam biçimiyle var olmayı temel amacı haline getirmekte. Böylece hayat, anlam arayışından, kimlik ve rol algısından uzaklaşarak, rekabetçi ve başkaları üzerinden şekillenen bir hayat modeline dönüşmektedir.
Özenti ve popülerlik üzerinden bir rekabetin ve karşılaştırmanın hakim olduğu bir bilinç, zamanla kendi değerlerini ve kendisi olarak yaşama güvenini kaybetmeye başlar. Çünkü sürekli dışarıya, başkasına yönelen kişi, kendi iç dünyasını dinlemeyi, varoluşunun anlamını sorgulamayı, kimlik ve değerlerle bir yaşam sürme bilincini ihmal eder. Kimlik, artık insanın karakterinden, değerlerinden, kendi potansiyelinden değil, elde ettiğinden, tükettiği ürünlerden, farklı olma güdüsüyle tercih ettiği yaşam biçimi ve tercihlerinden ve en sinsi olan dijital yapay görünürlüğünden beslenmeye başlar. Böyle bir ortamda kişi, kendisini olduğu gibi kabul etmek yerine sürekli eksik ve başkalarından uzak olduğu duygusuyla yaşamaya yönelir.
Bu eksiklik duygusu, rekabet dürtüsü, yaşamını imkanlarını başkalarının sahip olduğu imkanlarla kıyaslayarak değerlendirme çabası kişiyi dış dünyanın ölçütlerine, kabullerine yöneltir. Bu ise kendinden kopuşun başladığı noktadır. Bundan sonra kişi, kendi sahip olduklarından değil, başkalarına benzeme ve başkalarının yaşam biçimiyle ortak yaşam biçimini yüklenerek sosyal kimlik ve rol üstlenir. Ancak bu kimlik ve rol yapay olacağı için, sürekliliği mümkün olmayacaktır.
Bu yapay kimlik ve rol çalan kişi için hayatın temel amacı, belirli bir konuma ulaşmak, popülerlik kazanmak olduğunda, değerler çoğu zaman bu hedefin önünde engel olarak görülmeye başlanır. Kültürel ve manevi değerler hedefe ulaşma çabasında artık engel olarak görülmeye başlanır. “her şey mübah” anlayışı tam da bu noktada ortaya çıkar. Kişi artık “özgürlük”, “bireysel tercih” gibi psikolojik ifadelerle kendisini arıtılmış bir alana çeker. Ortak değerler olarak kabul edilen ahlak ve manevi değerler “ortak” olmaktan çıkar ve kişinin kendi zihninde ve kendisini tatmin eden, haklı çıkaran iddialara dönüşür.
Kişi merkezli ahlak ve değer anlayışında doğru ile yanlış, eylemin niteliğine göre değil, eylemi gerçekleştiren kişinin algısı ve kabullerine göre değerlendirilmeye başlanır. Eğer bir toplum aynı eylemi farklı kişiler için farklı ölçütlerle, kabullerle değerlendirmeye başlarsa, hlak ve manevi-kültürel değerler konusunda çatışma başlar. Çok kritik bir konu olarak toplum, söylem olarak ahlakı, dini, hukuku ve kültürel ortak değerleri savunurken, buna karşılık pratikte bu saydığımız değerleri siyasal-ideolojik çıkar ve aidiyet, sosyal statü, popülerlik, tanınırlık, rekabet gibi konular karşısında ikinci plana itiyorsa, olması gereken tepki veya tavrı göstermiyorsa bu durum toplumun kimlik ve değerler konusunda ciddi bir savrulmanın içinde olduğunu gösterir.
Tarih boyunca insan, yalnızca biyolojik bir varlık olarak değil, ait olduğu kültürün, inancın ve kültürel hafızanın taşıyıcısı, uygulayıcısı olarak varlık kazanmıştır. Kimlik ve ortak değerler bir tercih değil; aynı zamanda toplumsal bir inşa süreci ve ontolojik konudur.
Modern toplumların karşı karşıya olduğu en önemli meydan okumalardan biri, farklı etnik kimliklerin ve kültürlerin varlığı değildir. Mesele toplumun kimlik ve değerleriyle birlikte yaşamayı nasıl sürdüreceğidir. Kimlik, ahlak, aile, din ve kültürel aidiyet, yaşam biçimi gibi konularda ortaya çıkan itirazların önemli bir bölümü sağlam bilgi ve iddialar değil, “bu benim tercihimdir” veya “benim özgürlüğümdür” şeklindeki ifadelerle dile getiriliyor. Üzerinde durulması gereken nokta özgürlük ve bireysel tercih konusu yalnızca bir hak talebi değil, ahlaki ve ortak değerler karşısında başvurulan temel meşruiyet kaynağı haline gelmesidir. Önemli olan soru şu: bir tercihin bireysel olması, onun toplumsal sonuçlarını tartışmanın önüne geçer mi?
İnsan sosyal ve anlamlı bir varlıktır, yalnız yaşayan bir varlık değildir. Dilini, kültürünü, ahlaki ve manevi değerlerini, kişiliğini toplum içinde kazanır. Bu nedenle özgürlük ve bireysel tercih hiçbir zaman tamamen toplumsal ilişkilerden bağımsız bir kavram olarak düşünülemez. Her özgür tercih, doğrudan veya dolaylı biçimde başkalarının hayatını etkileyen bir toplumsal bağlam içinde gerçekleşir.
Sosyolojik açıdan değerlendirildiğinde birlikte yaşamanın temel şartı, yalnızca haklara sahip olmak değil, aynı zamanda karşılıklı sorumluluklarında kabul edilmesidir. Eğer bireysel tercih ve özgürlük adına sergilenen hayat tek başına nihai ölçüt haline gelirse, ortak hayatı, birlikte yaşamı düzenleyen normların, değerlerin hangi durumda bağlayıcı olacağı belirsiz olur.
Eğer kültürel ve dini değerler, aşkın ve ilahi hakikat reddedilirse, insan hayatını hangi ilkelere, ortak değerlere göre yaşayacak sorusu cevapsız kalır. Modern dönemde insanın nihai referans noktası olarak ileri sürülmesi ciddi bir tartışma konusudur. Zira aşkın, ilahi hakikat reddedilirse evrensel norm, birlikte yaşam ilkeleri gibi kavramların ortak olma niteliği sağlanamaz. İnsan neden sırf insan olduğu için değerlidir? Sorusunun cevabı metafizik, dini, teolojik bir zemine dayandırılmadığında “çünkü öyledir” demek yeterli bir felsefi cevap, gerekçe olmayacaktır. bir toplum ve kültür farklı tarihe sahipse, farklı bir dine sahipse, farklı geleneklere ve yaşam biçimine sahipse neden başka bir medeniyetin geliştirdiği değerleri, normları “evrensel” olarak kabul etsin ki? Bundan dolayım aşkın bir kaynağa, hakikate dayanmayan değerler ve evrensel normlar, kendi bağlayıcı niteliğini temellendirme konusunda sürekli felsefi sorunla karşı karşıya kalır.
“Hak”, “değer” kavramı kendisinden üstün bir ölçüte, kaynağa dayanmıyorsa, bir davranışın dini-ahlaki bir değere uygunluğunu, bir talebin gerçekten hak mı yoksa sadece bir istek mi olduğunu nasıl ayırt edeceğiz?
Bir insan “bu benim hakkımdır”, veya “bu davranışım ahlaki değerlere uygundur” dediğinde bu iddianın doğruluğunu belirlemek için bir ölçüt gerekir. Eğer insani veya seküler hukukun normları sadece temel kaynak olarak kabul edilecekse yeni bir soru ortaya çıkar. Bu normlar, ölçütler neden ahlaken bağlayıcı olsun? Böyle bir durumda hakların, değerlerin evrenselliği değil, tarihsel ve siyasal koşulların etkisi ortaya çıkar.
Bu nedenle modern çağda kimlik ve ortak değerler tartışmasının merkezinde hangi yaşam tarzının veya bireysel tercihlerin popüler olduğu değil, hangi ilkelerin insana ahlaki ve manevi kimlik kazandıracak, yön verecek kadar sağlam bir zemin sunduğudur.
Aşkın, ilahi hakikatle bağını, ahlaki değerlerle ilişkisini ve sorumluluk bilincini kaybeden kimlik, özgürlüğünü korusa bile yönünü, benliğini kaybeder. Çünkü insanı insan kılan yalnızca bireysel tercihleri değil, tercihlerini, kararlarını anlamlı kılan değerleridir.