ULUSLARARASI İLİŞKİLERDE İRADE VE BİLİNÇ
Gazetelerde, televizyon kanallarında, makalelerde ve hatta sosyal medyada küresel olaylarla ilgili çok sayıda haberle karşılaşıyoruz. Bu olayların önemli bir bölümü, ülke olarak bizim de içinde bulunduğumuz coğrafyada ortaya çıkıyor ve etkilerini sürdürmeye devam ediyor. Dünya giderek küreselleşiyor; dünyanın bir ucunda meydana gelen bir olaydan diğer ucundaki insanlar kısa sürede haberdar olabiliyor. Dahası, dünyanın herhangi bir köşesinde yaşanan bir kaos, gerilim, çatışma veya savaş, yalnızca iki devlet ya da belirli ittifaklar arasındaki bir sorun olmaktan çıkarak bölgesel, hatta küresel ölçekte sonuçlar doğurabiliyor.
Böyle bir uluslararası ortamda devletlerin dış politikalarını stratejik bir bakış açısıyla ve ülkenin, toplumun uzun vadeli menfaatlerini gözeterek oluşturması artık yalnızca siyasi bir tercih değil, adeta ontolojik bir mesele hâline gelmiştir. Bununla birlikte dış politika yalnızca devletlerin siyasi, diplomatik veya askerî politikalarından ibaret değildir. Toplumun dünyada yaşanan gelişmelere ilişkin duyarlılığı, bilgi düzeyi ve siyasal bilinci de devletlerin izleyeceği stratejileri ve geliştireceği politikaları doğrudan veya dolaylı biçimde etkileyebilmektedir.
Küresel gelişmelerin gündelik hayatımızı giderek daha fazla etkilemesi, uluslararası ilişkileri yalnızca diplomatların, akademisyenlerin veya siyasetçilerin ilgi alanı olmaktan da çıkarmıştır. Yaşanan olayların çeşitliliği, kapsamı ve birbirleriyle olan bağlantısı nedeniyle uluslararası ilişkiler konusu artık günlük sohbetlerin, toplumsal tartışmaların ve kamuoyu gündeminin de doğal bir parçası hâline geldi. Bu durum, küresel siyasetin artık toplumların uzağında, yalnızca devletler arasında yürütülen bir mesele olmadığını; aksine bireylerin düşüncelerinden toplumsal duyarlılıklara, ekonomik beklentilerden siyasi tercihlere kadar geniş bir alanda hayatımıza nüfuz ettiğini göstermektedir.
Küresel politikalarla, uluslararası ilişkilerle ve dünyada meydana gelen strateji gelişmelerle ilgilenmemek insanın yalnızca kendi evinin sınırları içerisinde yaşayıp, dışarı çıktığında karşılaştığı hayat karşısında şaşkınlığa düşmesine benzer. Kişi kendi dairesinde, evinde kendisini güvende hissedebilir, gündelik alışkanlıklarını sürdürebilir, kendi ekonomik ve sosyal meseleleriyle ilgilenebilir, dışarıdaki gelişmeleri uzak ve kendisini doğrudan ilgilendirmeyen hadiseler olarak değerlendirebilir. Fakat kapıdan çıktığı anda karşılaştığı gerçeklik, içeride kurduğu dünyanın sınırlarını aşar. İnsan kendisini ilgilendirmediğini düşündüğü ekonomik dalgalanmaların fiyatlara, savaşların enerji maliyetlerine, siyasi krizlerin güvenliğe, teknolojik rekabetin istihdama, devletler arasındaki gerilimlerin toplumsal, siyasal huzura, nasıl yansıdığını gördüğünde aslında dış dünyanın hiçbir zaman gerçekten dışarıda olmadığını fark eder. Küresel politikalar ve stratejiler de böyledir. Dünyada olup bitenler, haritalar üzerinde birbirinden uzak görünen ülkelerin arasında yaşanan diplomatik meselelerden ibaret değildir. Bir süre sonra insanların mutfağına, iş yerine, Üniversitesine, güvenlik anlayışına günlük yaşamına, gelecek tasavvuruna ve hatta psikolojisine kadar ulaşabilen sonuçlar üretir. Bu nedenle uluslararası ilişkileri yalnızca devletlerin birbirleriyle yaptığı anlaşmalar, diplomatik görüşmeler veya savaşlar üzerinden okumak yetersiz olur. Küresel siyaset, aynı zamanda güç merkezlerinin ekonomik, teknolojik, askeri, kültürel ve toplumsal alanlarda birbirleriyle yürüttükleri uzun vadeli bir mücadeledir. Bir devletin enerji politikası başka bir devletin dış politikasını değiştirebilir. Bir bölgede başlayan savaş, binlerce kilometre uzaklıktaki ülkelerin enerji arzını, ticaret yollarını ve savunma harcamalarını doğrudan etkileyebilir. Bir ülkeye uygulanan ekonomik yaptırım, başka ülkelerde enflasyon, tedarik sorunu veya üretim krizi oluşturabilir. Daha da önemlisi herhangi bir bölgesel çatışma başlangıçta o çatışmanın doğrudan tarafı olmayan devletleri zaman içerisinde siyasi, ekonomik veya askeri kararlar almaya zorlayabilir. Böylece uluslararası sistemde “uzakta meydana gelen olay” ile “benim hayatımı etkileyen olay” arasındaki mesafe artık giderek ortadan kalkıyor. Çünkü devletler yalnızca kendi iradeleriyle hareket eden bağımsız aktörler değildir artık. Aynı zamanda ekonomik bağımlılıkların, güvenlik ittifaklarının, enerji güzergahlarının, teknolojik rekabetin, uluslararası kurumların ve büyük güç mücadelelerinin oluşturduğu karmaşık bir sistem içerisinde hareket ederler. Bu sistemin dışında kalmak mümkün değildir. Sistemi anlamamak ise onun dışında kalmak anlamına gelmez, meydana gelen gelişmeler karşısında hazırlıksız kalmak anlamına gelir.
Bundan dolayı siyasal ve toplumsal “stratejik bilinç” kavramı önem kazanmaktadır. Stratejik bilinci gelişmiş devletler yalnızca bugün hangi ülkeyle iş birliği yapacaklarını düşünmezler. Yarın hangi ülkelerin, hangi ittifaklara yönelebileceğini, hangi toplumların kendi ekonomik ve siyasi çevrelerine yaklaşabileceğini, hangi devletlerin mevcut dengeleri değiştirebilecek kapasiteye ulaşabileceğini de hesaplarlar. Dolayısıyla küresel güç, yalnızca sahip olunan kaynakların miktarıyla ölçülmez, başka aktörlerin sizin oluşturduğunuz siyasal, ekonomik ve güvenlik alanına dahil olma isteği de başlı başına bir güç göstergesidir. Bir ülkenin ittifaklarına katılmak isteyen devletlerin sayısı, onun yalnızca askeri kapasitesini değil, aynı zamanda ekonomik cazibesinin, siyasi güvenilirliğini diplomatik etkisini ve gelecek tasavvurun başkaları açısından anlamını gösterir
Türkiye'nin modern tarihine bakıldığında bu meselenin ne kadar hayati olduğu daha açık biçimde görülür. Türkiye, jeopolitik olarak dünyanın en kritik geçiş alanlarının birinde bulunmaktadır. Avrupa ile Asya arasında, Karadeniz ile Akdeniz arasında, Balkanlar ile Kafkasya, Ortadoğu ile Avrupa arasında tarih boyunca hareketliliğin merkezlerinden biri olmuştur. Bu coğrafya Türkiye’ye önemli avantajlar sağlarken aynı zamanda ciddi sorumluluklar da yüklemektedir. Çünkü merkezi coğrafyada bulunan devletlerin kaderi çoğu zaman yalnızca kendi iç dinamikleri tarafından belirlenmez. Çevresindeki güç mücadeleleri, büyük devletlerin stratejileri, kurmuş oldukları ittifaklar, iş birlikleri ve bölgesel krizler de bu kader üzerinde doğrudan etkili olur.
Türkiye’nin yakın tarihinde yaşanan darbeler, siyasi istikrarsızlıklar, ekonomik krizler, terör olayları ve toplumsal gerilimler bu açıdan yalnızca iç politika sorunu olarak görülemez. Elbette bu olayların bütün nedenlerini dış faktörlerle açıklamak doğru değildir. Bir ülkenin kendi siyasal kurumlarının zaafları, ekonomik tercihlerindeki hatalar, uluslararası siyasal ittifak kararları, iş birlikleri, yapmış oldukları askeri sözleşmeler, toplumsal bölünmeler ve yönetim sorunları da bu sonuçlarda belirleyici olur. Fakat uluslararası sistemin, bölgesel güç mücadelelerinin etkisini tamamen dışarıda bırakan bir tarih okuması da aynı ölçüde eksik kalır.
Türkiye tarihinde yaşanan askeri darbeler, siyasi istikrarsızlıklar, ekonomik krizler ve Türkiye’nin ittifak ilişkisi içerisinde bulunduğu bazı ülkelerin çeşitli dönemlerde Türkiye’nin siyasi, toplumsal, askeri ve ekonomik süreçleri üzerinde etkide bulunması küresel politikaların bir ülkenin iç hayatından ne kadar bağımsız düşünülemeyeceğini göstermektedir. Türkiye’nin yakın tarihi yalnızca kendi iç dinamikleriyle açıklanabilecek bir süreç değildir. iç siyasi mücadeleler, ekonomik kırılmalar, güvenlik sorunları ve toplumsal gerilimler zaman zaman uluslararası güç mücadeleleriyle kesişmiş ve bu kesişmeler ülkenin siyasi istikrarı ve dış politika kapasitesi üzerinde önemli sonuçlar doğurmuştur. Bu tarihsel tecrübenin bir başka boyutunda ise aydın, sanatçı veya yazar olarak konumlandıran bazı aktörlerin, çeşitli toplumsal grupların, ülkenin uzun vadeli menfaatlerinden ziyade ideolojik ve siyasi hesaplarla toplumun kanaatlerini etkilemeye çalıştıkları olaylardır.
Burada mesele farklı düşüncelerin veya muhalif görüşlerin varlığı veya onlara karşı tahammülsüzlük değildir. Demokratik toplumlarda eleştiri, itiraz ve farklı siyasi düşünceler meşru ve gereklidir. Asıl mesele toplumsal kanaatin hangi amaçlarla, hangi araçlarla ve ne ölçüde dış etkilerden bağımsız biçimde oluşabildiğidir. Bir toplumun düşünce yapısını sistematik biçimde manipüle edilmesi, siyasal karar alma süreçlerini ve ülkenin kendi geleceğine ilişkin iradesini zayıflatabilecek bir sonuç doğurur. Benzer biçimde farklı dönemlerde çeşitli sosyal ve siyasal yapıların dış ülkelerden, yabancı istihbarat ağlarından veya uluslararası aktörlerden destek aldığına ilişkin iddialar da Türkiye’nin yakın tarihindeki tartışmaların önemli başlıkları arasında yer alıyor.
Büyük güçler yalnızca diplomatik görüşmeler veya askeri ittifaklar aracılığıyla değil ekonomik ilişkiler, medya, kültürel etki, sivil toplum, istihbarat faaliyetleri ve toplumsal algı mekanizmaları üzerinden de başka ülkelerin siyasal alanlarını etkileyebiliyorlar. Modern güç mücadelesi artık yalnızca sınırların ötesinde yürütülen bir mücadele değildir. Toplumların düşünme biçimleri ve gelecek tasavvurları da bu mücadele alanlarından biri haline gelmiştir.
Bu noktada toplumsal bilincin önemi ortaya çıkmaktadır. Dünyadaki güç mücadelelerini anlamayan bir toplum, kendi ülkesinde yaşanan gelişmelerin hangi daha geniş stratejik bağlamın parçası olduğunu fark etmekte zorlanır. Siyasal aidiyetlerin ve ideoloji kimliklerin bu boşluğu doldurduğu durumlarda ise yani siyasal aidiyetlerin ve ideolojik kimlikler uluslararası meselelerin önüne geçtiğinde, uluslararası meseleler iç politik rekabet araçlarına dönüşür. İnsanlar aynı gelişmeyi ülkenin uzun vadeli menfaatleri üzerinden değil, kendi siyasi kimliklerinin onayladığı veya reddettiği bir olay olarak değerlendirmeye başlarlar.
Oysa güçlü bir toplum, dünyadaki gelişmeleri yalnızca kendi siyasi ittifakının, siyasi düşüncesinin penceresinden okumayan toplumdur. Kendi hükümetini eleştirebilir, dış politikasını sorgulayabilir, yanlış gördüğü kararları açıkça tartışabilir, fakat bütün bunları yaparken ülkesinin bağımsızlığını, güvenliğini ve uzun vadeli menfaatlerini gözden çıkarmaz. Siyasal muhalefet ile devletin stratejik çıkarlarını birbirine düşman kavramlar haline getirmek toplumun ortak hareket kapasitesini zayıflatır.
Türkiye’nin geleceği bakımından asıl ihtiyaç duyulan bilinç de budur. Buna göre kendi iç siyasi farklılıklarını korurken, ortak devlet ve toplum menfaatlerini gözetebilmek, dünyadaki güç mücadelelerinin ideolojik reflekslerle, siyasi menfaatlerle değil; bilgi ve stratejik akılla değerlendirebilmek dışarıdan gelebilecek etkileri abartmadan fakat küçümsemeden analiz edebilmek ve nihayetinde Türkiye’nin kendi kararlarını kendi iradesiyle verebilecek ekonomik, teknolojik, askeri, diplomatik ve toplumsal kapasiteyi güçlendirmek stratejik bilincin ortaya çıkardığı tutum olur.
Çünkü bir ülkenin bağımsızlığı, yalnızca sınırların korunmasıyla değil, toplumunun dünyayı doğru okuyabilme ve kendi geleceği hakkında özgürce karar verebilme kapasitesiyle de ölçülür.