DİKKAT DAĞITMA ETİĞİ VE ACININ NORMALLEŞMESİ ÜZERİNE
Yaşadığımız çağ acının yok olduğu bir çağ değil, aksine acının sürekli üretildiği bir çağdır. Ancak bu acı artık doğrudan deneyimlenmez. Görülür ama hissedilmez, bilinir ama taşınmaz. İnsanlık tarihinin en ağır trajedileri yaşanırken, gündelik hayat olağan akışını sürdürür. Bu durum bir duyarsızlıktan çok, dikkatlerin sistemli biçimde başka yönlere çevrilmesiyle ilgilidir. Modern insanın trajedisi acının yokluğu değil, acıyla arasına giren perdelerin çoğalmasıdır.
Bu perdelerin nasıl çalıştığına dair çarpıcı bir tespiti yazar Zeynep Merdan hanımefendi bir paylaşımında dile getirir. Sosyal medyada dolaşıma sokulan “nihilist penguen” ve “maymuncuk” imgeleri üzerinden şu soruyu sorar: Bu görüntülerin, Epstein skandalında vahşice kurban edilen çocuklardan ya da Filistin’de katledilen on binlerce çocuktan çok daha fazla viral olmasını gerçekten tesadüf mü sanıyoruz? Ardından şu cümleyi ekler:
“Küresel çapta viral olan (edilen) hiçbir şey tesadüf değil.”
Bu tespit, yalnızca güncel bir medya eleştirisi değil, çağımızın ahlaki yapısına dair derin bir sorgulamadır. Önce bir penguen, sonra bir maymun. Masum, sevimli, hatta insanda şefkat uyandırması beklenen imgeler. Ancak tam da bu masumiyet, onları etkili birer perde hâline getirir. Çünkü çağımızda kötülük çoğu zaman açık şiddetle değil, dikkat dağıtma yoluyla işler. Felaketler inkâr edilmez; başka şeylerin gölgesinde görünmez kılınır.
Modern insan acıyla artık yüz yüze gelmez. Acı, algoritmaların süzgecinden geçirilir; ne kadar, ne zaman ve hangi bağlamda görüleceğine başkaları karar verir. Büyük insanlık suçları gündelik akışın arka planına itilirken, duygusal boşalım sağlayan imgeler öne çıkarılır. Burada mesele yalnızca neyin konuşulduğu değil, neyin konuşulamaz hâle getirildiğidir. Dikkatin yönlendirilmesi, vicdanın da yönlendirilmesi anlamına gelir. Felsefi açıdan bakıldığında bu durum bir “dikkat etiği” sorununa işaret eder. İnsan neye bakıyorsa, neye zaman ayırıyorsa, ahlaki konumunu da orada inşa eder. Kaybedilen çocukların olduğu bir dünyada eğlenebilmek başlı başına bir suç değildir; insan her an yas tutamaz. Ancak bu eğlencenin sistemli biçimde teşvik edilmesi, üzülmenin yerini oyalanmanın alması, asıl kırılma noktasıdır. Burada “alışmak” kavramı devreye girer. Alışmak, çoğu zaman bir hayatta kalma refleksi gibi sunulur. Oysa felsefi düzlemde alışmak, ahlaki duyarlılığın körelmesidir. Bir çocuğun ölümüyle bir sonrakinin arasında fark kalmadığında, insan artık tanıklık eden değil, sessizce onaylayan bir varlığa dönüşür. Bu dönüşüm bireysel değil, kolektiftir.
İnsan bu noktada iki duygu arasında sıkışır: Değiştirememenin çaresizliği ve görmezden gelmenin suçluluğu. Bu gerilimden kaçmanın en kolay yolu unutmadır. Unutmak acıyı ortadan kaldırmaz; yalnızca vicdanı susturur. Susturulan her vicdan ise kötülüğün alanını biraz daha genişletir. Belki de bugün sorulması gereken temel soru “ne yapabilirim” değildir. Daha sarsıcı bir soru vardır: “Neye razı olmuyorum?” Çünkü insanın eylem gücü sınırlı olabilir; fakat rıza göstermeme hakkı her zaman vardır. Unutmamak bir eylemdir. Normalleştirmemek bir duruştur. “Buna alışmıyorum” demek, dikkat dağıtma çağında ahlaki bir başkaldırıdır.
Felsefe bize şunu hatırlatır: İnsan yalnızca düşünen değil, hatırlayan bir varlıktır. Hafıza, ahlakın zeminidir. Hafızasını yitiren toplumlar, kötülüğü yeniden üretmeye mahkûm olur. Bu nedenle bazen yapılabilecek en onurlu şey dünyayı değiştirmek değil, dünyaya teslim olmamaktır. Asıl kayıp, çocukların öldüğü bir dünyada bizim artık üzülmeyi bile gereksiz bulmamızdır. Çünkü insan, acıya verdiği tepkiyle insandır. Alışan insan değil; hâlâ rahatsız olan, hâlâ sarsılan insan tehlikelidir. Ve belki de umut, tam olarak burada başlar.