HARİTALARDA DEĞİL KALPLERDE: GAZZE'YE GİDEN YOLLAR

15 Oca 2026 - 15:56 YAYINLANMA

Gazze’ye giden yollar, yalnızca asfaltla örülmüş, tabelalarla tarif edilmiş, sınır kapılarında mühürlenen yollar değildir. Gazze’ye giden yolların bir ucu, yıkılmış bir mahallenin tozuna; paramparça olmuş evlerin boşluğuna; annelerin, babaların, çocukların yarım kalmış hayatlarına çıkar. Diğer ucu ise dünyanın dört bir yanında atmaya devam eden kalplere, yer yer küllenmiş vicdanlara, bazen de susturulmuş insani duyarlılıklara uzanır. Çünkü Gazze’ye giden yol, sadece bir coğrafyaya giden bir hat değil; insanın insana karşı borcunu hatırlatan, hakikati yeniden kuran, vicdanı yerinden kaldıran bir imtihan çizgisidir.

Gazze’de çocuklar oyunu değil ölümü tanıyor. Bu cümle, bir edebi vurgu olmaktan öte, acının bir kaydıdır. Henüz alfabenin ilk harflerini sökmeye çalışırken, gökyüzünden yağan bombaların sesini ezberliyorlar. Bir çocuğun çocukluğunu inşa etmesi gereken yıllar, korkunun ve yoksunluğun duvarlarıyla örülüyor. Oyuncak yerine, molozların arasından buldukları taşları ellerine alıyorlar; fakat o taş, masum bir oyunun değil, hayatta kalma iradesinin işareti oluyor. Dünyanın başka coğrafyalarında çocuklar okul yolunu sayarken; Gazze’de çocukların yolu çoğu kez hastanelere, enkaz başlarına ve mezarlıklara düşüyor. En trajik olanı da şu: Bu çocuklar, hayatın biricik ihtimal olduğunu öğrenemeden, ölümün sıradan bir ihtimale dönüştüğünü görüyorlar. Ve bu sıradanlaşma, yalnızca Gazze’nin değil, insanlığın yarasıdır.

Gazze’de aileler, birer birer yok oluşun eşiğinde. Bir gün “ev” dediği çatının altında güven duygusuyla toplanan insanlar, ertesi gün soğuk bir çadırın köşesine sığınıyor. Ev dediğimiz şey yalnızca bir bina değildir; hatıradır, kimliktir, köktür. O kök koparıldığında insanın dünyayla bağı sarsılır. Gazze’de bu kopuş, bir kuşağın hafızasını zedeleyen büyük bir kırılma halinde yaşanıyor. Açlık ise sadece mideleri değil, umutları da kemiriyor. Çünkü açlık, aynı zamanda yarına dair kurulan cümlenin kesilmesidir. İçilecek su bulunamadığında, yalnız bedeni değil insanın sabrını da tüketen bir yokluk başlar. Tedavi olacak hastane kalmadığında, yaşamın en temel güvencesi olan “iyileşme ihtimali” bile elden alınır. İşte zulüm, tam da budur: İnsanı yalnız öldürmek değil; yaşama ihtimalini de söndürmek.

Ve dünya… Bazen bakıyor, bazen susuyor. Bazen görüntüler izleniyor, bazı cümleler kuruluyor ama gerçek değişmiyor. İşte burada insanlık denen ortak mirasın sınavı başlıyor: Bir zulmü seyretmek, zulmün bir parçası olmaktır. Sessizlik, kimi zaman bir tercihten daha fazla şeydir; sessizlik, suçun gölgesidir. Gazze’de yaşananlar karşısında duyarlılık göstermeyen kalpler, yalnız Gazze’ye değil, kendi insanlıklarına da uzak düşerler.

Ama tam da burada Gazze’ye giden yollar başka bir manaya bürünüyor. O yollar, yalnızca fiziki yollar değil; vicdani, ahlaki ve manevi yollardır. Gazze’ye giden yol, insanın kalbinden geçer. Çünkü asıl mesafe haritalarda değil, yüreklerdedir: Bir insan, yeryüzünün öbür ucunda bile olsa, Gazze’ye en yakın kişi olabilir; bir diğeri yanı başında yaşasa bile Gazze’ye en uzak kişi hâline gelebilir. Bu yüzden Gazze’nin sınırları, sadece beton duvarlarla çizilmez. Gazze’nin sınırları, dünyanın vicdanıyla çizilir.

Dünyanın dört bir yanından kalkan filolar, bu vicdani yolculuğun sembolüdür. Bunlar yalnızca birkaç gemiden ibaret değildir. Bir gemi, bazen dünyanın sessizliğini yaran bir cümle olur. Bir filo, bazen insaniyetin “ben hâlâ buradayım” diye ayağa kalkmasıdır. Sumud… yani kök salarak direniş. Bu, yalnız bir slogan değil; gündelik hayatta bütün yokluklara rağmen ayakta kalmayı seçen bir ruh hâlidir. Gazze’de Sumud, evin yıkılsa da duanın yıkılmamasıdır. Aç kalsan da insan kalabilmektir. Korksan da teslim olmamaktır. Bu yüzden her rüzgârda, her dalgada mazlumların sesi yankılanır: “Biz buradayız, hâlâ yaşıyoruz, hâlâ direniyoruz.”

Ve biz biliriz ki asıl yollar haritalarda değil kalplerde açılır. Zulmedenlerin kalbine korkuyu koyan, direnenlerin yüreğine kuvveti dolduran Rabbimizdir. Çünkü tarihte nice zorbalıklar gördük: Tanklar yürüdü, ordular geçti, şehirler kuşatıldı; fakat zulüm, insanın ruhunu öldüremedi. Zalimler, kapıları kapatabilir; ama duanın kapısını kapatamaz. Bombalar, binaları yıkabilir; ama sabrı yıkamaz. İşte Gazze’ye giden yollar, tam burada yeniden doğar: duaların içinden, sabrın içinden, direnişin içinden.

Bu yollar, her şehit kanıyla biraz daha belirginleşir; her dua ile biraz daha genişler. Çünkü şehadet, yalnız bir ölüm değil; bir hakikatin mühürlenmesidir. Şehit, ölerek kaybolmaz; bir topluluğun vicdanında çoğalır. Her şehit, dünyanın unutmaması gereken bir hakikat cümlesidir: “Bu zulüm gerçektir ve siz buna bakıyorsunuz.” Bu yüzden Gazze, yalnız Gazze değildir. Gazze, vicdanın sınavıdır. Gazze, insanlığın aynasıdır. Orada yıkılan bir ev, bütün insanlığın yıkımıdır. Orada aç kalan bir çocuk, aslında hepimizin açlığıdır. Orada bir anne feryat ettiğinde, yeryüzündeki bütün annelerin kalbi titremelidir. Çünkü insanlık dediğimiz şey, acının ortaklığında kurulur.

Gazze’ye giden yollar, dünyayı harekete geçiren yollar olmalıdır. Sadece bir coğrafyaya değil, bütün insanlığa seslenen çağrılardır bunlar. “İnsanın insana zulmü” karşısında tarafsızlık olmaz. Tarafsızlık, zalimin tarafında durmanın başka bir adıdır. Bu yüzden Gazze’ye giden yol, aynı zamanda insanın kendi içindeki adalet duygusuna giden yoldur. Gazze’ye giden yol, merhameti hatırlama yoludur. Gazze’ye giden yol, “Ben kimim?” sorusunun yeniden sorulduğu yoldur.

Ve bu yolların bir kısmı da kalemlerle açıldı.

Kalemin Şahitliği, Gazze’ye giden yolların en sessiz ama en kalıcı izlerinden biridir. Çünkü savaş yalnız tanklarla, füzelerle, bombardımanlarla yapılmaz. Savaş aynı zamanda hafızaya karşı yapılır. Unutturmaya, çarpıtmaya, normalleştirmeye karşı yapılır. Zalimler yalnız toprak işgal etmez; kelimeleri de işgal etmek ister. Bir zulmü görünmez kılmak, onu sürdürmenin en kolay yoludur. Bu yüzden kalem, yalnız yazmaz; aynı zamanda şahitlik eder. Ve şahitlik, insani sorumluluğun en ağır biçimidir: Gördüğünü saklamamak, duyduğunu susturmamak, hakikati örtmemek.

Mahmud Derviş, Filistin’in şairidir. Onun dizeleri, yalnız bir edebiyat örneği değil; sürgünün ve işgalin en güçlü hafızasıdır. Derviş’in şiiri, toprağı gasbedilmiş bir halkın “biz hâlâ buradayız” diye ayağa kalkışıdır. “Burada biz varız” diyen ses, yalnız Filistin’in değil, bütün mazlumların sesidir.

Gassan Kanafani, hikâyeleriyle Filistin’in çığlığını dünyaya duyurdu. Onun kalemi, bir yoksul çocuğun elindeki taş kadar güçlü bir direniş aracına dönüştü. Kanafani, edebiyatı yalnız bir anlatı değil; bir uyanış biçimi olarak kurdu. Çünkü mazlumun hikâyesini anlatmak, mazlumun varlığını kabul ettirmektir. Ve varlığını kabul ettirmek, zulmün ilk duvarını yıkmaktır.

Edward Said, akademik dünyada Filistin’in sesi oldu. Oryantalizm ile Batı’nın Doğu’yu nasıl kurduğunu, nasıl tanımladığını ve nasıl tahakküm ürettiğini gösterdi. Filistin meselesini sadece bir siyasal çatışma olmaktan çıkarıp, düşünsel ve entelektüel bir zemine taşıdı. Çünkü Said’in gösterdiği hakikat şuydu: Zulüm, yalnız silahla değil; kavramlarla, söylemlerle, temsil biçimleriyle de kurulur. İşte kalemin şahitliği burada derinleşir: Hakikat, düşüncenin içinden de savunulmalıdır.

Refaat Alareer, Gazze’de yaşamış, şiir ve öyküleriyle yeni nesillere umudu miras bırakmış bir direniş kalemiydi. “Ben ölürsem, hikâyemi anlatın” sözü, bugünün çağrısıdır. Bu söz, yalnız bir vasiyet değil; aynı zamanda bir direniş stratejisidir: Zalim, öldürerek hikâyeyi bitirmek ister. Mazlum ise hikâyeyi anlatarak ölümü aşar. Unutulmamak, zulmün yenildiği ilk yerdir.

Adonis ve benzeri Arap şairleri, Gazze’nin yalnızlığını şiirle delen sesler oldular. Çünkü şiir, yalnız duygu değil; aynı zamanda bir hakikat biçimidir. Şiir, bazen tankların yıkamadığı duvarları yıkar: kalbin duvarını.

Türkiye’de ise Kudüs ve Filistin duyarlılığı, birçok düşünür ve şairin zihninde diriliş fikrinin merkezinde yer aldı. Sezai Karakoç, Kudüs’ü ve Filistin’i bir medeniyet bilincinin kalbi olarak kavradı. “Mescid-i Aksa’yı gördüm düşümde” yalnızca bir şiir değil; bir uyanış çağrısıdır. Karakoç’un Kudüs’ü, kaybedilmiş bir şehir değil; yeniden inşa edilmesi gereken bir ruh hâlidir.

Nuri Pakdil, Kudüs’ü “İslam’ın kalbi” olarak niteleyen dava adamıdır. Kudüs onun yazılarında yalnız bir mekân değil; bir ahlak iddiasıdır. Pakdil’in kalemi, direnişin diliyle konuşur: Susmaya razı olmaz.

Cahit Zarifoğlu, şiirlerinde ve günlüklerinde Filistin’i insanlığın direnişi olarak yorumladı. O, mazlumun yanında durmanın bir iman meselesi olduğunu hatırlattı. Çünkü iman, yalnız söz değil; taraf olmaktır.

Mehmet Akif İnan, “Mescid-i Aksa” şiiriyle Filistin hassasiyetini Türkiye’de şiir diliyle en berrak biçimde dile getirdi. O şiir, yürekleri diri tutan bir çağrıdır. Bir şehrin işgali, aslında bir insanlık yarasıdır; İnan bunu şiirle hatırlattı.

Bunun yanı sıra İsmet Özel, konuşmalarında Filistin’i insanlığın onuru olarak tanımladı. Cemil Meriç, Doğu’nun çilesini dile getirirken Filistin meselesine de değindi. Cemal Süreya ve 1970’ler edebiyat çevresinde pek çok şair ise Filistin’e dair insani duyarlılığı dizelerine taşıdı. Her biri, kalemin şahitliğini farklı bir tonda sürdürdü: kimi öfkeyle, kimi merhametle, kimi vicdanla.

Çünkü kalemin gücü, Gazze’ye giden yolların en sessiz ama en derin izlerinden biridir. Yazılan her satır, yıkılan bir evin taşları arasından yükselen bir çığlıktır. Yazılan her satır, susmaya niyetlenen dünyaya bırakılmış bir hatırlatmadır. Hakikat bir kere yazıldığında, artık tamamen yok edilemez. Zalimler sayfaları yakabilir; ama anlamı yakamaz. Çünkü anlam, vicdanın içine yerleşir.

Gazze’ye giden yollar, yalnız kamyonlarla taşınan un çuvalları ya da denizleri aşan gemiler değildir. Onlar duaların içinden geçer. Kalemlerin satırlarından geçer. Vicdanların kıpırtısından geçer. Bir insanın gece uykusunu bölen bir “Gazze düşüncesi” de yoldur. Bir annenin, “Ya Rabbi” diye titreyerek yaptığı dua da yoldur. Bir gencin susmamaya karar vermesi de yoldur. Bir toplumun unutmaması da yoldur.

Ve unutmamalıyız: Zulmün karanlığına karşı insanlığın ışığını taşıyan bütün yollar, eninde sonunda Gazze’ye çıkar. Çünkü Gazze, yalnız bir yer değildir. Gazze, insanlığın kalbinde açılan bir yaradır. Ve o yara, ancak adaletle, merhametle, şahitlikle ve direnişle iyileşebilir.

YORUMLAR

Maksimum karakter sayısına ulaştınız.

Kalan karakter: