MEKKE SAVUNMA İTTİFAKI'NI NASIL OKUMALIYIZ?
Bir kişi ve toplum açısından en büyük sorun, egemenliğin sembolü olan bayrağa, kendisine bereket, huzur veren ve yaşamını sürdürdüğü vatan toprağına, geleceğe dair güven ve umut kaynağı olan devlete karşı aidiyet duygusunun zayıflaması, bu bağların giderek kopmasıdır. Çünkü bir toplumu bir arada tutan yalnızca sınırlar değil, o sınırların içinde paylaşılan ortak bir gelecek inancıdır. Küreselleşmeyle birlikte insanların zihninde devlet sınırları anlamını kısmen yitirmiş olsa da uluslararası siyasetin gerçekliği farklıdır. Devletler, küresel politikaların ve stratejik hesapların dışında değil, çoğu zaman belirli planların içinde konumlanır, kimi zaman kendi stratejilerinin peşinden gider, kimi zaman da başkalarının kurduğu stratejik denklemlerin bir parçası hâline gelir.
İç politik gerilimlerin keskinleştiği, ortak menfaatlerin, ortak değerlerin ve birlikte bir gelecek kurma iradesinin giderek anlamını yitirdiği toplumlarda, devletin bu birleştirici misyonu da siyasi ve ideolojik yorumların gölgesinde kalmaya başlar. Devlete ilişkin bakış açısı, onun toplumsal bütünlüğü koruyan ve ortak geleceği güvence altına alan niteliğinden uzaklaşarak siyasal rekabet ve aidiyetler üzerinden şekillenir. Oysa devlete ortak değerler üzerinden bağlılık ile belirli bir siyasi iktidara, ideolojiye ya da politik tercihe duyulan bağlılık aynı şey değildir. Bu ayrımı kuramayan bir toplum, iç siyasetteki rekabeti, iktidar mücadelelerini, hesaplaşmalarını ve siyasal tepkilerini devletin daha geniş anlamının ve küresel politik stratejilerin önüne geçirdiğinde, sonradan telafisi mümkün olmayan kayıplar ortaya çıkıyor.
Bu çözülmenin nasıl derinleştiğini anlamak için çok eski tarihlere gitmeye gerek yok. Türkiye'nin 1980'den günümüze uzanan siyasi tarihi hatırladığımızda iç çatışmaların, ideolojik kutuplaşmaların ve iktidar mücadelelerinin toplumsal dikkati nasıl daraltabildiğini, yapay çatışmalarla nasıl güç kaybettiğimizi gösteren önemli örneklerle doludur. İçerideki hesaplaşmaların, gündemi belirlediği dönemlerde, ülke olarak uluslararası sistemde karşı karşıya kaldığımız güç mücadelelerini ve stratejik gelişmeleri sağlıklı biçimde değerlendiremediğimiz gibi, küresel stratejilerin oyun sahası olarak kullanıldığımız da bir gerçektir. İç siyasal kaos ve toplumsal gerginlik dönemlerinde, dışarıdaki gelişmeleri anlamlandırmak, ulusal çıkarları korumak ve uzun vadeli stratejik tehditleri zamanında fark etmek güçleşir. İşte tehlike de tam burada belirir. Bir toplum, kendi içindeki siyasal rekabet ve mücadeleyi bütün siyasi gerçekliğin merkezine yerleştirdiğinde, ülkesinin uluslararası güç ilişkileri içindeki konumunu gözden kaçırır. Zaman geçip sonuçlar belirginleşip kayıplar görünür hâle geldiğinde ise çoğu zaman geriye dönüp bakmak ve kaçırılan fırsatları görmek fayda vermez. Çünkü iç siyasetin gürültüsü içinde fark edilemeyen bazı gelişmeler, yalnızca bir iktidarın ya da siyasi hareketin değil, toplumun tamamının geleceğini etkileyebilecek sonuçlar doğurur.
İnsan, yalnızca biyolojik ihtiyaçlarını karşılayarak yaşamını sürdüren bir canlı değildir. Aynı zamanda anlam arar, bir yere ait olmak ister, geleceğini güvence altına almaya çalışır. Bu nedenle yaşadığı mekânla kurduğu ilişki, yalnızca barınma ihtiyacından ibaret değildir. Örneğin bir ev seçerken mahallenin güvenliğini, ekonomik imkânları, ulaşım koşullarını, sosyal çevreyi ve gelecekteki yaşam olanaklarını birlikte değerlendiririz. Kendimizi güvende hissedeceğimiz, ihtiyaçlarımızı karşılayabileceğimiz ve yarına ilişkin makul beklentiler geliştirebileceğimiz bir çevrede yaşamak isteriz. Çünkü insan için güvenlik, tehlikelerden uzak durmanın ötesinde, hayatı üzerinde belirli bir kontrol duygusuna sahip olabilmek anlamına gelir ve ontolojik bir arayıştır. Kişinin kendi yaşam alanını seçerken gösterdiği bu hassasiyet, toplumsal hayat söz konusu olduğunda daha da geniş bir anlam kazanır. İnsan yalnızca kendisini değil, ailesini, ait olduğu toplumu ve kendisinden sonra gelecek kuşakları da düşünür. Öyleyse şu soruyu sormak gerekiyor. Kendi evimizi seçerken güvenlikten ekonomik koşullara, ulaşım imkânlarından sosyal çevreye kadar pek çok ayrıntıyı hesaba katarken ortak yaşamımızın zeminini oluşturan vatanımızın, devletimizin ve toplumsal geleceğimizin çıkarlarını, menfaatlerini, güvenliğini ne ölçüde aynı dikkatle değerlendiriyoruz?
Bu soru, ilk bakışta bireysel tercihlerle devlet politikaları arasında kurulmuş basit bir benzetme gibi görünebilir. Oysa bu ilişki anlam açısından sorgulayıcı bir niteliktedir. Bireyin güvenlik, aidiyet ve gelecek beklentileriyle devletin siyasal varlığını, egemenliğini koruma çabası arasında bazı ortak özellikler bulunur. Her iki düzeyde de belirsizliği azaltma, sürekliliği sağlama ve gelecekte karşılaşılabilecek tehlikelere karşı hazırlıklı olma arzusu belirleyicidir. Elbette bireyin yaşadığı ev ile devletin egemenlik alanı aynı gerçeklik değildir. Ancak güvenlik ihtiyacının ve yaşamını sürdürme ideali hem kişisel hem de diplomatik davranışları biçimlendiren güçlü bir etkendir.
Devletin anlamı da tam bu noktada genişler. Devlet, yalnızca sınırları çizilmiş bir toprak parçası, hukuki düzenlemeler bütünü ya da idari bir teşkilat değildir. Aynı zamanda kadim geçmişin tecrübesiyle ortak hafızanın, kolektif kimliğin, aidiyet duygusunun ve geleceğe ilişkin beklentilerin kurumsallaştığı siyasal bir yapıdır. Bu nedenle devletlerin güvenlik arayışını yalnızca askerî tehditleri ortadan kaldırma çabasıyla açıklamak yetersiz kalır. Siyasal bağımsızlığın korunması, toplumsal düzenin sürdürülmesi, ekonomik hayatın güvence altına alınması ve ulusal iradenin dış baskılar karşısında hareket alanını muhafaza etmesi de bu arayışın parçalarıdır. Ne var ki bir devletin kendisini güvende hissetmesi, yalnızca sahip olduğu askerî kapasiteye bağlı değildir. Çevresindeki devletlerle kurduğu ilişkiler, uluslararası sistemdeki konumu ve gelecekte karşılaşabileceği riskleri ne ölçüde öngörebildiği de en az maddi gücü kadar önemlidir. Uluslararası ilişkilerin karmaşık yapısı, devletleri sürekli değişen koşullara göre yeni değerlendirmeler yapmaya zorlar. Bugün güvenilir bir ortak olarak görülen bir devletle ilişkiler, yarın güç dengeleri değiştiğinde farklı bir anlam kazanabilir. Ortak çıkarlar zayıflayabilir, tehdit algıları farklılaşabilir, yeni aktörler mevcut dengeleri dönüştürebilir. Devlet aklı dediğimiz şey, biraz da bu değişken koşullar içinde uzun vadeli çıkarları koruyabilme yeteneğidir. Değişen muhatap ve şartları doğru stratejilerle yeniden yapılandırabilme kabiliyeti güçlü devleti inşa eder. Bu değişimi iç politikada yanlış karar olarak görmek uluslararası arenanın yapısını, misyonunu anlamamaktır. Bu baskı çok etkili olursa devletin küresel stratejiler karşısındaki kendi menfaat ve çıkarları için hamlelerini, pozisyonunu zayıflatır.
Bu çerçeve, Türkiye'nin Orta Doğu'daki ortak savunma iş birliklerini değerlendirirken de önem kazanıyor. Türkiye, Avrupa, Asya ve Orta Doğu arasındaki jeostratejik bağlantı noktalarından birinde yer alıyor. Savaşlardan, terör eylemlerinden, siyasal ve ekonomik krizlerden doğrudan etkilenen coğrafi konumu, askerî kapasitesi, savunma sanayisindeki gelişimi ve çok yönlü diplomatik ilişkileri, ülkenin güvenlik politikalarına geniş bir anlam kazandırıyor. Türkiye'nin savunma iş birliklerinde üstlendiği rol, bu nedenle yalnızca belirli ülkeler arasında askerî imkânların paylaşılması olarak görülmemelidir. Bu girişimler, aynı zamanda bölgesel güvenlik düzeninin hangi ilkeler ve güç ilişkileri üzerinden şekilleneceği sorusuyla da ilgilidir.
Yakın zamanda duyurulan “Mekke Savunma İttifakı” hem ülkemizde hem de uluslararası gündemde geniş yer buldu. Bu ittifak, Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan gibi farklı stratejik özelliklere sahip ülkelerin yakınlaşması, çeşitli kaynakların ve imkânların ortak bir çerçevede buluşması bakımından dikkat çekicidir. Suudi Arabistan'ın enerji kaynakları ve sermaye kapasitesi, Türkiye'nin savunma sanayisi, dış ticaret potansiyeli ve diplomatik bağlantıları, Pakistan'ın teknolojik beyin gücü, askerî tecrübesi ve nükleer caydırıcılık kapasitesi bu çerçevede çok kıymetli özelliklerdir. Bu nedenle Mekke Savunma İttifakı'nın stratejik değeri, yalnızca yarattığı siyasi yankıyla ölçülemez. Bu ittifakın toplumlar üzerinde oluşturacağı kardeşlik ve güven bağı ile devletlerin enerji, ticari, lojistik, küresel politikalarda birlikte hareket etme ve diğer devletler nezdinde ortaya çıkardığı etki ve motivasyon ise çok kapsamlı göz ardı edilmemesi gereken konulardır.
Maalesef bu savunma ittifakı üzerinde Türkiye'deki tartışmaların bir bölümü ise bu somut meselelerden uzaklaşarak tarihsel anlaşmazlıklara, ideolojik farklılıklara ve Suudi Arabistan'ın geçmiş politikalarına odaklanıyor. Oysa geçmişte yaşanan sorunlar, gelecekte iş birliği kurulamayacağı anlamına gelmez. Aynı şekilde dinî ve kültürel yakınlık da iki devletin her koşulda aynı stratejik önceliklere sahip olacağını garanti etmez. Devletler arasındaki ilişkilerde tarihsel hafızanın etkisi etkili olsa da, yukarıda belirttiğimiz gibi bölgesel, küresel şartlar ve ülkelerin menfaat ve çıkarları daha da önemli olup bu menfaat ve stratejiler, tarihsel hafızanın esiri olmak zorunda değildir. Asıl mesele, bugün hangi ortak sorunlarla karşı karşıya oldukları, bu iş birliğinin hangi beklentilere, ihtiyaçlara cevap verebileceği ve uzun vadede ne tür gelişmelere temel oluşturacağıdır.
Ülkemizin sınırlarında bulunan farklı devletlerin askeri yığınakları ve emperyalist politikaların desteklediği terör örgütlerinin faaliyetleri düşünüldüğünde bu ortak savunma iş birliklerinin ne kadar önemli olduğu gerçeği ortaya çıkıyor. Özellikle bu coğrafyada ABD-İsrail ittifakının İran ile sürdürdüğü savaşın sadece ekonomik bedeli değil, geleceğe dair politik bedeli bizim ülkemizin geleceğini doğrudan etkileyecek içeriktedir.
Bu konuda sorun, bu ittifaka yönelik eleştirinin kendisi değil, eleştirinin hangi amaçlarla ve hangi doğru ölçütlerle yürütüldüğüdür. Anlaşmanın kapsamı, tarafların yükümlülükleri, bölgesel güç dengeleri ve muhtemel sonuçlar incelenmeden verilen hükümler, meselenin anlaşılmasını zorlaştırıyor. İdeolojik ve iç siyasal rekabet dürtüsüyle yapılan itirazlar konunun daha iyi anlaşılmasına yönelik olmayıp, Batı ve İsrail’in bu ittifakı kamuoyu nezdinde itibarsızlaştırma amacıyla belirli kişi ve odaklar tarafından yürütmesi işin en acı yönüdür. Aynı şekilde bu ittifakı sırf hükümet tarafından yürütüldüğü için başarısız saymak ifade ettiğimiz ortak değerler ve ortak gelecek vizyonuyla uyuşmadığı gibi sağlıklı bir yaklaşım da değildir. Unutmayalım ki, stratejik meseleler kısa vadeli iç siyasi kazançların malzemesine dönüştüğünde, tartışmanın niteliği bozulur. Stratejik adımlar, gelişmeler basit sloganlara sığdırılırsa, kamuoyu bu adımların, gelişmelerin gerçek sonuçlarından çok, onları savunan veya eleştiren siyasi aktörlerin üzerine odaklanır. İşte bu bir ülkenin diplomasisini ve kamuoyunu meşgul etmek anlamına gelir.
Türkiye açısından Mekke Savunma İttifakında yer almak, yalnızca mevcut çatışmaların doğrudan etkilerinden korunmak değildir. Ülkenin bölgesel gelişmeler karşısında hareket alanını muhafaza etmesi, bölgede oluşturulmak istenen yeni politik tasarıma karşı işbirliğini inşa etmek, ekonomik ve ticari bağlantılarının sürekliliğini gözetmesi, diplomatik seçeneklerini çeşitlendirmesi ve muhtemel krizlerin sonuçlarını sınırlayabilecek ortaklıklar geliştirmesi açısından çok önemlidir. Sizin olmadığınız yerde bir başka devlet mutlaka yer alacaktır. Bu bölgede fark edemediğiniz küresel bir stratejinin olumsuz bir sonucundan mutlaka Türkiye olumsuz olarak etkilenecektir. Savunma ittifakları bu bakımdan yalnızca bugünün tehditlerine karşı oluşturulan işbirlikleri değil, aynı zamanda gelecekteki güvenlik düzeninin nasıl şekilleneceğine ilişkin stratejik adımlardır.