İNSAN KENDİSİNE VERİLMEMİŞTİR -ÖZGÜRLÜK, OLUŞ VE MEDENİYET ÜZERİNE-

29 Eyl 2026 - 14:42 YAYINLANMA

İnsan dünyaya geldiğinde kendisini bekleyen hayatı seçmiş değildir. Bir bedenin içine doğar; o bedenin belirli imkânları, sınırları ve kırılganlıkları vardır. Bir aileye, bir dile, bir zamana, bir coğrafyaya ve bir tarihe yerleşir. Kendisine ait olmayan kelimelerle kendisini anlatmayı öğrenir. Henüz neyin doğru, neyin yanlış, neyin değerli, neyin değersiz olduğunu ayırt edemeden bir dünyanın anlamlarıyla karşılaşır. İnançlar, gelenekler, yasalar, alışkanlıklar, korkular, beklentiler ve kimlikler ondan önce vardır. İnsan hayatına sıfırdan başlamaz.

Yine de içine doğduğu dünya onun bütün hayatını önceden belirlemez. İnsan, karşılaştığı şeyle arasına mesafe koyabildiği ölçüde kendi varoluşuyla karşılaşmaya başlar. Öğrendiği dili yeniden kurabilir, kendisine anlatılan geçmişi sorgulayabilir, miras aldığı kimliği değiştirebilir, içine doğduğu değerleri reddedebilir veya dönüştürebilir. Bir zamanlar değişmez görünen şeyin tarih içinde oluştuğunu fark ettiği anda dünya da başka görünmeye başlar. Özgürlüğün ilk anlamı burada belirir. Özgürlük, insanın hiçbir koşula bağlı olmaması değildir. İnsan böyle bir varlık değildir. Özgürlük, içinde bulunulan koşulların insan üzerinde son sözü söylememesidir.

İnsan kendisini yaratmaz. Kendisinin yazarı olduğu boş bir sayfaya doğmaz. Fakat kendisini yalnızca bulduğu biçimiyle sürdüren bir varlık da değildir. İnsan, kendisine verilmiş olan ile yaptığı arasındaki ilişkide biçimlenir. Hazır bulduğu bir dünyadan hareket ederek kendisine bir hayat kurar; kurduğu hayat da zamanla kendi dünyasına dönüşür. İnsan ne bütünüyle belirlenmiş bir varlıktır ne de kendi kendisinin mutlak yaratıcısıdır. Onun varoluşu, devraldığı hayat ile ona verdiği biçim arasındaki hareketten meydana gelir.

Bu hareketin dışında düşünülemeyecek ilk şey bedendir. İnsan bedensiz bir bilinç değildir. Dünyaya bir bedenden geçerek açılır. Açlık, acı, haz, yorgunluk, cinsellik, hastalık, yaşlanma ve ölüm insanın dünyayla ilişkisinin dışındaki olaylar değildir. Beden, insanın sahip olduğu bir nesne olmaktan önce dünyada bulunma tarzıdır. İnsan doğanın karşısında duran saf bir özne değildir; doğanın içinden gelir, onun sınırlarıyla yaşar ve yine de kendisine verilmiş biçimle yetinmeyerek çevresini dönüştürür. Ev kurmak, araç üretmek, dil geliştirmek, şehir inşa etmek veya sanat yaratmak doğadan kopmak anlamına gelmez. İnsan doğanın içinde kendisine başka bir yaşam alanı açar.

İnsanın oluşu yalnızca kendi içinde gerçekleşmez. İnsan ilişkilerinin içinde biçimlenir. Kendisi hakkında ne düşüneceğini, başkalarının ona nasıl baktığından bağımsız olarak öğrenmez. Bir insanın kadın, erkek, çocuk, yurttaş, yabancı, inanan, inanmayan, başarılı, başarısız, makbul veya dışlanmış sayılması yalnızca kişisel tercihlerle belirlenmez. Toplum, insanların kim olarak görülebileceğine ilişkin sınırlar üretir.

Tarih boyunca bazı insanlar insanlığın evrensel adı altında konuşabilmiş, bazıları ise bu evrenselliğin dışında tutulmuştur. Kadınların deneyimi bunun en açık örneklerinden biridir. İnsan denilen şey kendiliğinden ve nötr bir kategori olarak ortaya çıkmamıştır. Belirli bir insan tipi çoğu zaman evrensel insanın ölçüsü haline getirilmiş, başka hayatlar bu ölçünün dışında bırakılmıştır. İnsanlık fikrinin kendisi de tarih içinde genişlemiş, çatışmış ve yeniden kurulmuştur. Bir insanın insan olarak kabul edilmesiyle belirli bir insan tipinin evrensel insan olarak kabul edilmesi aynı şey değildir.

Bu durum insanın kimliğinin yalnızca kendisi tarafından belirlendiğini göstermez; tersine, kendisini kurmasının ne kadar toplumsal bir süreç olduğunu açığa çıkarır. İnsan kendisi hakkında konuşmayı bile başkalarından öğrendiği bir dil içinde gerçekleştirir. Kendini reddederken kullandığı ölçüleri çoğu zaman dünyadan devralır. Özgürlük bu yüzden toplumdan çıkmakla elde edilmez. İnsan ancak ilişkiler içinde oluşabildiği için özgürlüğün sorusu da ilişkilerin nasıl kurulduğuna uzanır. İnsanların birbirlerini hangi adlarla çağırdığı, kimleri görünür kıldığı, kimleri susturduğu, hangi hayatları mümkün, hangilerini imkânsız saydığı doğrudan doğruya insan oluşunun koşullarını belirler.

Aynı durum kurumlar için de geçerlidir. Aile, okul, hukuk, devlet, ekonomi, din, bürokrasi, piyasa, gelenek ve kültür insanların dışında kendiliğinden ortaya çıkmış gerçeklikler değildir. İnsanlar bunları kurar, sürdürür, değiştirir ve gelecek kuşaklara aktarır. Fakat kurumlar yerleştikçe onları meydana getiren insanlardan bağımsız bir gerçeklik kazanabilir. İnsan kendi yaptığı düzenlemelerin içinde yaşamaya başladığında, onları kendisinin yapmış olduğunu unutabilir. Tarih içinde oluşmuş olan doğal, toplumsal olarak kurulmuş olan değişmez, insanlar tarafından üretilmiş olan insan iradesinin dışındaki bir zorunluluk gibi görünmeye başlar.

Yabancılaşmanın önemli bir boyutu burada ortaya çıkar. İnsan kendi kurduğu dünyanın karşısında, sanki o dünyanın yalnızca bir nesnesiymiş gibi yaşamaya başlayabilir. Kendi ürettiği anlamları kader, kendi oluşturduğu kurumları zorunluluk, kendi aktardığı alışkanlıkları doğa olarak algılayabilir. Bir düzenin değiştirilemez olduğuna inanmak, kimi zaman onun gerçekten değiştirilemez olmasından daha güçlü bir denetim biçimidir. Çünkü insan değiştirebileceği bir şeyi değiştiremez olduğuna inandığında, kendi failiyetinden vazgeçmiş olur.

Medeniyet bu noktada yeniden düşünülmelidir. Medeniyet yalnızca şehirlerin, yolların, yapıların, teknolojilerin, hukuk sistemlerinin, ekonomik zenginliğin veya siyasal kurumların toplamı değildir. Bunların arkasında insanın kendisini oluşturduğu tarihsel bir dünya vardır. İnsan bu dünyayı kurar; sonra o dünya insanı biçimlendirir. Çocuk içine doğduğu kurumları seçmez, fakat o kurumların içinde belirli bir insan olmayı öğrenir. Eğitim yalnızca bilgi aktarmaz; nasıl bir insanın makbul sayılacağını da öğretir. Hukuk yalnızca davranışları düzenlemez; kimlerin hak sahibi olarak tanınacağını belirler. Ekonomi yalnızca kaynakların dağılımını düzenlemez; insanların zamanlarını, bedenlerini ve gelecek tasarılarını da biçimlendirir. Kültür yalnızca geçmişten kalan bir miras değildir; insanların kendilerini hangi imkânlar içinde düşünebileceklerini belirleyen canlı bir çevredir.

Bu yüzden bir medeniyetin niteliğini yalnızca sahip olduğu güç, zenginlik veya teknik imkânlar üzerinden ölçmek yeterli değildir. Asıl soru, o dünyanın içinde insanın kaç farklı biçimde var olabileceğidir. Gelişmiş kurumlar insanın hayatını genişletebilir, fakat onu daraltmaları da mümkündür. Teknoloji seçenekleri çoğaltabilir, fakat daha yoğun bir denetimin aracı haline de gelebilir. Ekonomik zenginlik insanın kendi hayatı üzerinde söz sahibi olmasını kendiliğinden sağlamaz. Hukukun varlığı da herkesin eşit biçimde özne kabul edildiği anlamına gelmez. Medeniyetin büyüklüğü ile insanın o medeniyet içindeki oluş imkânı aynı şey değildir.

İktidar da yalnızca yasaklayan, cezalandıran veya zorlayan bir güç olarak düşünülemez. İnsanların neyi normal kabul edeceğini, neyi arzulayacağını, kendilerini nasıl göreceğini ve hangi sınırlar içinde hareket edeceğini de biçimlendirir. İnsan bazen kendisine uygulanan bir zorlamaya karşı çıktığını düşünürken, kendisini o zorlamanın ürettiği ölçülere göre kurmuş olabilir. En etkili düzenekler, dışarıdan emir vermek yerine insanın kendi kendisini belirli bir biçimde yönetmesini sağlayanlardır. İnsan kendi hayatının sahibi olduğunu düşünürken, önceden hazırlanmış seçenekler arasında hareket ediyor olabilir.

Özgürlüğü yalnızca seçim yapabilme yeteneğine indirgemek bu yüzden yetersizdir. Asıl mesele, seçimin gerçekleştiği dünyanın nasıl kurulduğudur. İnsan hangi seçeneklerin düşünülebilir olduğunu belirleyen koşullara hiç müdahale edemiyorsa, seçeneklerin çokluğu tek başına geniş bir özgürlük alanı oluşturmaz. Özgürlük, insanın yalnızca seçeneklerden birini seçebilmesi değil, gerektiğinde seçeneklerin kendisini sorgulayabilmesidir. Daha önce düşünülmemiş bir hayatı düşünebilmek, verilmiş bir kimliğin dışına çıkabilmek, alışılmış bir ilişkinin başka türlü kurulabileceğini görebilmek ve mevcut düzenin zorunlu olmadığını kavrayabilmek özgürlüğün daha derin biçimleridir.

İmajinasyon bu noktada tali bir yetenek olmaktan çıkar ve insan oluşunun temel güçlerinden biri haline gelir. İnsan yalnızca gördüğü dünyada yaşamaz; henüz var olmayan dünyaları tasarlayabildiği için dünyasını değiştirebilir. Başka bir hayatı hayal etmek, mevcut hayatın zorunluluğunu kırar. Bilim, felsefe, sanat ve edebiyatın insan hayatındaki önemi de burada belirir. Bilim alışılmış açıklamaları sınar. Felsefe apaçık görünen kavramların arkasındaki varsayımları açığa çıkarır. Sanat görünmeyeni görünür kılar. Edebiyat insanın kendi hayatını başka hayatların içinden düşünmesine imkân verir. Bunların her biri insanın mevcut gerçeklikle arasına mesafe koyabilmesinin başka bir yoludur.

İmajinasyonun kendisi de boşlukta meydana gelmez. İnsan her şeyi aynı kolaylıkla hayal edemez. Çocukluktan itibaren öğrenilen inançlar, korkular, cinsiyet rolleri, başarı ölçüleri, ahlaki sınırlar ve toplumsal beklentiler neyin mümkün görülebileceğini etkiler. Bir insanın önündeki en güçlü engel bazen dışarıdan konulmuş bir yasak değil, başka bir hayatın mümkün olduğunun hiç düşünülememiş olmasıdır. İnsan mümkün olduğunu düşünemediği bir hayatı kurmak için harekete geçemez. Özgürlüğün koşullarından biri bu yüzden insanın kendi imajinasyonunu koruyabilmesidir.

Demokratik hayatın anlamı da yalnızca siyasal iktidarın belirli aralıklarla seçilmesinden ibaret değildir. İnsanların kendi hayatlarını etkileyen koşullar üzerinde söz söyleyebilmesi, farklı hayatların görünür olabilmesi, iktidarın sınırlandırılması, düşüncenin ve örgütlenmenin serbestçe gerçekleşebilmesi, itirazın meşru bir toplumsal davranış olarak korunması insanın oluş alanını genişletir. İnsanların kendileri için hazırlanmış bir düzen içinde seçim yapmaları ile o düzenin nasıl kurulacağına katılmaları arasında temel bir fark vardır. Siyasal özgürlük, insanın kendi hayatının koşullarına yabancılaşmasını azaltabildiği ölçüde anlam kazanır.

İnsan yine de koşulsuz bir özgürlüğe ulaşamaz. Beden vardır, ölüm vardır, geçmiş vardır, başkaları vardır, ekonomik ve toplumsal sınırlar vardır, zaman vardır. İnsan her şeyi değiştiremez. Her hayatın geri döndürülemeyen kayıpları, telafi edilemeyen deneyimleri ve aşılamayan sınırları bulunur. Özgürlüğü sınırsız güçle özdeşleştirmek insanın gerçek durumunu yanlış anlamaktır. Özgürlük, her şeyi yapabilmekten önce neyin değiştirilebileceğini, neyin değiştirilemeyeceğini ve insanın bu sınırlar içinde ne yapabileceğini kavrayabilmektir.

İnsan oluş halindedir. Bu, hiçbir biçime sahip olmadığı anlamına gelmez. Geçmişini taşır, bedenini taşır, ilişkilerini taşır, yaptıklarının sonuçlarını taşır. Fakat bunların hiçbiri geleceğini bütünüyle kapatmaz. Geçmiş insanın üzerinde çalıştığı malzemedir; kader olarak kabul edilmesi gereken tamamlanmış bir hüküm değildir. İnsan kendisini her gün sıfırdan kurmaz. Daha önce kurulmuş bir hayatın içinden hareket eder ve o hayatla kurduğu ilişkiyi değiştirebilir. Kendisiyle kurduğu ilişkinin değişmesi, dünyayla kurduğu ilişkinin de değişmesine yol açar.

Bu açıklık yalnızca bireysel bir mesele değildir. Toplumun kurumları insanın önündeki imkânları genişletebilir veya daraltabilir. Bir kültür soru sormayı besleyebilir veya sorunun kendisini tehlikeli sayabilir. Bir eğitim sistemi merakı geliştirebilir veya ezberi ödüllendirebilir. Bir hukuk düzeni insanı hak sahibi bir özne olarak tanıyabilir veya bazı insanları sürekli ikincil konumda tutabilir. Bir siyasal düzen itirazı meşru kabul edebilir veya itaati yurttaşlığın ölçüsüne dönüştürebilir. İnsan oluşunun koşulları, insanın dışında duran soyut koşullar değildir; insanlar tarafından kurulmuş ve yeniden kurulmaya devam eden dünyalardır.

Medeniyet, insanın kendisini oluşturduğu ve aynı zamanda kendisini yeniden oluşturan tarihsel dünyadır. İnsan medeniyeti kurarken kendi varoluşunun koşullarını da kurar. Sonra o koşullar içinde doğan kuşaklar, kendilerinden önce kurulmuş dünyanın etkisi altında biçimlenir. Her kuşak bu mirası devralır; fakat onu olduğu gibi sürdürmek zorunda değildir. Medeniyetin sürekliliği yalnızca mirasın korunmasından değil, mirasın yeniden yorumlanabilmesinden doğar. Bir toplum geçmişine ancak geçmişinin kendisini bütünüyle yönetmesine izin vermediğinde sahip olabilir.

Buradan medeniyetin en temel sorusuna ulaşılır: İnsan kurduğu dünya tarafından nasıl bir insana dönüştürülmektedir? Bir dünya insanı yalnızca yaşatabilir; başka bir dünya kendi hayatının anlamını kurmasına imkân verebilir. Bir düzen güvenlik sağlayabilir ve aynı zamanda hareket alanını daraltabilir. Başka bir düzen belirsizliği artırabilir ve yeni başlangıçlara izin verebilir. İnsan için kurulmuş olan dünyanın insanı nasıl kurduğu sorulmadan, o dünyanın ne kadar gelişmiş olduğunu anlamak mümkün değildir.

Bu soru gelecek kuşaklara ilişkin sorumluluğu da değiştirir. İnsan yalnızca kendisinden önce kurulmuş bir dünyanın mirasçısı değildir; kendisinden sonra yaşayacak insanların dünyasının da kurucusudur. Bugün doğal, zorunlu veya değişmez görünen pek çok şey bir zamanlar insanların tercihleri, mücadeleleri, korkuları ve hayalleriyle ortaya çıkmıştır. Gelecek de bugünün kararlarıyla biçimlenecektir. İnsan kendi zamanının sınırları içinde yaşarken, henüz doğmamış insanların oluşma imkânlarını da etkiler.

Bu yüzden medeniyetin merkezine tamamlanmış bir insan fikrini yerleştirmek, insanın kendisini yeniden kurma imkânını daraltır. İnsan için önceden belirlenmiş tek bir varoluş biçimi üretildiğinde, dünya insanın oluşuna alan açan bir yer olmaktan çıkar ve onu belirli bir kalıba sokan bir düzene dönüşür. İnsan adına konulan her kesinlik, insanın kendi hayatı üzerinde yeniden düşünme imkânını ortadan kaldırdığı ölçüde kapanmaya dönüşür. İnsanın ihtiyacı, kendisine sonsuza kadar nasıl yaşaması gerektiğini söyleyen bir dünya değil, nasıl yaşayabileceğini araştırmasına izin veren bir dünyadır.

İnsan kendisine verilmemiştir. Fakat insan kendisini kendisi de yaratmaz. İçine doğduğu bedenin, tarihin, dilin, ilişkilerin ve dünyanın içinden geçerek kendisini oluşturur. Geçmişinden gelir ama yalnızca geçmişinden ibaret değildir; dünyada yaşar ama dünyanın kendisine biçtiği rolle sınırlı değildir; başkalarıyla birlikte var olur ama başkalarının onun adına belirlediği bir hayata mahkûm değildir.

Özgürlük, insanın bütün belirlenimlerden kurtulması değil, hiçbir belirlenimin onun oluşunu bütünüyle kapatamamasıdır. Oluş, insanın sürekli değişmesi değil, kendisiyle ve dünyayla kurduğu ilişkinin yeniden kurulabilmesidir. Medeniyet ise bu oluşun gerçekleştiği tarihsel dünyadır. O dünya insanı biçimlendirir; insan da onu biçimlendirmeye devam eder.

Medeniyetin değeri tam burada ortaya çıkar: insanı tamamlamakta değil, onun tamamlanmış sayılmasını engellemekte; ona hazır bir hayat vermekte değil, kendi hayatını kurabileceği alanı korumakta. İnsan kendisine verilmiş değildir. Kendisini de yoktan yaratmaz. İnsan, kendisine verilmiş olan ile kendi yaptığı arasındaki açıklıkta oluşur. Medeniyet ise bu açıklığı genişleten veya kapatan dünyanın adıdır.

 

 

 

YORUMLAR

Maksimum karakter sayısına ulaştınız.

Kalan karakter: