HALKIN YERİNE DÜŞÜNMEK, HALKIN YERİNE GEÇMEK: SİYASAL TEMSİLİN SINIRLARI VE ENTELEKTÜEL ÖZERKLİK
Siyasal hayatın bazı dönemlerinde garip bir durumun ortaya çıktığını gözlemliyorum. Toplum adına konuşanların sayısı arttıkça toplumun kendisi daha az görünür hale gelir. Herkes halktan söz eder, halkın geleceğini tartışır, halkın taleplerini yorumlar, halk adına çözüm önerir. Bütün bu konuşmaların ortasında halkın kendisi, kendi farklılıkları ve kendi düşünsel çoğulluğu giderek silikleşir ve silinir. Sanki toplum, kendisi hakkında konuşanların söylemlerinin arkasında duran sessiz bir varlığa dönüşür.Kendini halkın yerine geçiren, halk adına konuştuğunu ve düşündüğünü iddia eden kişiler ve yapılar, kendilerini aslında halkın lideri ve önderi olarak atamaktadırlar.Onlar, halk adına değil, halk önderi olarak konuşma otoritesine, üstünlüğüne ve ayrıcalığına sahip olarak kendilerini konumlandırmaktadırlar.
Böyle zamanlarda siyasal temsil meselesini yeniden düşünmek gerekir. Temsil demokratik hayatın vazgeçilmez bir unsurudur. Milyonlarca insanın bütün siyasal kararları doğrudan alması mümkün değildir. Temsilin demokratik niteliği, temsil edilenlerin kendi iradelerini koruyabilmelerine bağlıdır. Temsilci, temsil ettiği insanın yerine geçmeye başladığında temsil ilişkisi bozulur. İnsanlar artık kendi siyasal iradelerini ifade eden öznelere değil, kendileri adına üretilmiş bir iradenin taşıyıcılarına dönüşürler.Bir kişinin iradesinin bir halkın iradesi olduğunu dogma düzeyinde kabul etmiş otoriter ve despotik bir zihniyetin ve yapının, demokrasiyle, özgürlükle ve insanla hiçbir ilişkisi yoktur.
Bu dönüşüm yıllarca rafine bir şekilde işlenerek gerçekleşir. Örgütsel ve kişisel despotizm, demokratik uygarlık, demokratik ulus, kadının özgürleştirilmesi, demokratik modernite, özgürlük, ekolojik paradigma, demokrasi, halk ve barış gibi son derece olumlu kavramların dili içinde ortaya çıkar. Bir örgüt ve lideri kendisini halkın özgürlüğünün temsilcisi olarak görmeye başladığında, zamanla halkın ne istediğini kendisinin daha iyi bildiği vehmine kapılaabilir. Oradan da halkın ne düşünmesi gerektiğini belirleme dayatmasına kolaylıkla geçilir. Siyasal temsil böylece yavaş yavaş siyasal, sosyal ve entelektüel vesayete dönüşür.
Bahsettiğim sorun, belirli bir kişinin veya örgütün kötü niyetli olup olmadığı değildir.Daha derin bir yapısal sorundan bahsetmek istiyorum. Bir siyasal aktör, kendisini bir toplumun tarihini açıklayan kişi olmaktan çıkarıp o toplumun tarihsel bilincinin taşıyıcısı olarak görmeye başladığında, temsil ile özdeşlik arasındaki sınır bulanıklaşır. Kendi düşüncesi toplumun düşüncesi, kendi tarih yorumu toplumun tarihi, kendi gelecek tasarımı da toplumun geleceği olarak sunulmaya başlanabilir.Neolitik çağın kadın tanrıçalarını günümüze taşıdığını veya Sümer Rahip devletini çözümlediğini sanan birr zihnin ortaya koyduğu bir uygarlık paradigması değil, yüzeysel ve yapay bir Ortadoğu despotizm modelidir.
Her şeyi çözümlediğini sanan örgüt ve lider, zaman içerisinde kendisini bir halkın tamamı olduğunnu vehmetmeye başlar. Burada vurgulanması gereken temel gerçeklik şudur: Hiçbir insan ve örgüt, bir halkın tamamı değildir.Bu, kulağa basit gelen ama siyasal düşünce bakımından son derece önemli bir önermedir. Bir insan bir halkın acılarını dile getirebilir, onun tarihsel deneyimlerini yorumlayabilir, özgürlük arayışına katkıda bulunabilir ve hatta bir dönemin siyasal hayatı üzerinde olağanüstü bir etki yaratabilir. Bütün bunlar bir lideri ve örgütü, o halkın iradesiyle özdeşleştirmez. Bir liderin kişiliği, halkın iradesi değildir. Bir örgütsel yapı da halk değildir. Tarihsel etki ile siyasal temsil aynı şey değildir. Siyasal temsil ile toplumsal iradenin kendisi olmak ise hiç aynı şey değildir.
Bir toplumun kendi içinde çoğul olması da bu nedenle önemlidir. “Halk” kelimesi siyasal söylemde çoğu zaman tekil bir varlık gibi kullanılır. Oysa yaşayan bir toplum hiçbir zaman yalnızca tek bir sesten oluşmaz. Aynı kimliği paylaşan insanlar birbirlerinden farklı hayatlar yaşar, farklı gelecekler ister, farklı siyasal görüşlere sahip olur ve aynı tarihsel deneyimi farklı biçimlerde yorumlarlar. Bir halkın ortak bir hafızasının bulunması, ortak bir zihne sahip olduğu anlamına gelmez.
Demokratik siyaset tam da bu çoğulluğun korunmasıyla anlam kazanır. Bir toplumun özgürlüğü, bütün üyelerinin aynı tarihsel anlatı etrafında birleşmesi değildir. Özgürlük, aynı toplum içinde birbirinden farklı düşünebilme imkânının korunmasıdır. İnsan kendi halkına ait olabilir ve aynı zamanda o halk adına konuştuğunu söyleyen kişiye itiraz edebilir. Hatta demokratik kültürün en değerli göstergelerinden biri, insanın kendi topluluğuna içeriden itiraz edebilmesidir.Bir halkın sahip olduğu sosyal, siyasal ve kültürel çoğulluğu ortadan kaldırarak bütün topluma tahakküm etmeye çalışan bir yapının demokrasiyle değil, despotizmle ilgisi vardır.
Bu nedenle herhangi bir siyasal ve örgütsel figürün büyük bir ideolog, kurucu düşünür, kurucu önder veya tarihsel bilincin başlıca taşıyıcısı olarak sunulması karşısında mesafeli olmak gerekir. Bir kişinin kalın metinler yazması, yeni kavramlar geliştirmesi ve nitelikli bir tarih yorumu ortaya koyması elbette önemlidir. Fakat entelektüel büyüklük yalnızca düşünce üretme kapasitesiyle ölçülemez. Entelektüellik aynı zamanda kendi düşüncesinin sınırlarını kabul edebilme, kendi kavramlarını sorgulayabilme ve kendisinden bağımsız düşüncelerin varlığına tahammül edebilme yeteneğidir.
Bir düşünürün gerçekten güçlü olup olmadığını anlamanın yollarından biri, onun düşüncesinin kendisine karşı düşünmeye izin verip vermediğine bakmaktır.Eğer bir teorinin değeri, teorinin doğruluğundan çok onu ortaya koyan kişinin tarihsel ağırlığıyla savunuluyorsa, burada entelektüel otoriteden söz etmek zorlaşır. Bir düşünceyi anlamak için sürekli olarak o düşüncenin sahibinin ne demek istediğini açıklayan özel yorumculara, partizanlara ve müridlere ihtiyaç duyuluyorsa, düşünce kamusal bir tartışma konusu olmaktan uzaklaşabilir. Düşüncenin sahibi ile düşüncenin kendisi arasındaki mesafe ortadan kalktığında, eleştiri de zorlaşır.
Düşüncenin özgürlüğü, düşüncenin sahibinden ayrılabilmesiyle başlar. Bir düşünce ortaya konulduktan sonra başkalarının malı haline gelir. İnsanlar onu eleştirebilir, değiştirebilir, başka düşüncelerle birleştirebilir veya tamamen terk edebilir. Bir teorinin entelektüel yaşamı, onun etrafında oluşan sadakatten değil, onun ötesinde yeni düşüncelerin doğabilmesinden anlaşılır.
Burada ideolog ile entelektüel arasındaki fark belirginleşir. İdeolog dünyayı açıklamak ve toplumsal dönüşüm için belirli bir yön göstermek ister. Entelektüel ise açıklamanın kendisini de sorgular. İdeolog bir bütünlük kurmaya eğilimlidir. Entelektüel o bütünlüğün dışında kalan deneyimlere kulak verir. İdeolog geleceğin nasıl olması gerektiğine ilişkin daha kesin konuşabilir. Entelektüel , geleceğin hiçbir zaman bütünüyle önceden belirlenemeyeceğini hatırlatır.
Bu yüzden siyasal liderlikle teorik otoritenin aynı kişide birleşmesi her zaman dikkat gerektirir. Siyasal güç ile düşünsel güç birbirini beslemeye başladığında, fikirlerin eleştirilmesi zorlaşabilir. Bir kişinin düşüncesine itiraz etmek, zamanla yalnızca bir düşünceye itiraz etmek olmaktan çıkar. Liderin düşüncesine itiraz etmek, tarihsel bir mirasa, kolektif bir hafızaya veya siyasal bir davaya itiraz etmek gibi algılanabilir. Böyle bir durumda entelektüel alanın sınırları görünmez biçimde daralır.
Ortadoğu'nun modern siyasal kültüründe bu mesele daha da önemlidir. Ortadoğu’da düşünce geleneğinin zayıf olduğunu söylemek mümkün değildir. Aksine, bu coğrafya yüzyıllar boyunca büyük filozoflar, şairler, hukukçular ve düşünürler üretmiştir. Sorunun varlığı başka bir yerdedir.Ortadoğu’da bağımsız kamusal entelektüel olmak çok zordur. Herhangi bir siyasal merkezin sözcüsü olmadan konuşabilen ve gerektiğinde kendi tarafına da itiraz edebilen entelektüelin kurumsal ve kültürel olarak yeterince güçlü olmaması ve güçlenememesi, sorunun kaynağıdır.Ortadoğu’da entelektüel olmak, politik olarak bağımlı olmak anlamına gelmektedir.
Bu nedenle Ortadoğu'da Sartre gibi kamusal entelektüeller ortaya çıkmaz. Ortadoğu’da siyasal hareketlerle iç içe geçmiş büyük ideolojik figürler ortaya çıkar. Buradaki karşılaştırma, Sartre'ı kusursuz bir düşünür olarak yüceltmek anlamına gelmez. Sartre da yanılmış, çelişmiş ve ağır biçimde eleştirilmiştir. Kamusal entelektüel olarak öneminin bir tarafı tam da buradadır. Sartre’ın düşüncesi, kendisine yöneltilen itirazlarla birlikte kamusal alanda var olabilmiştir.
Ortadoğu coğrafyasında ise siyasal lider ile entelektüel, düşünür ile ideolog ve tarihsel aktör ile hakikatin sahibi arasındaki sınırlar zaman zaman fazlasıyla iç içe geçebilmektedir. Bunun sonucunda toplumun siyasal ve düşünsel enerjisi, geniş bir kamusal tartışmaya yayılmak yerine tekil figürlerin etrafında yoğunlaşabilmektedir. Böyle bir durumda güçlü bir önderlik kültüyle birlikte entelektüel hayatın merkezileşmesi hali de ortaya çıkmaktadır.
Ortaya çıkan şey, ucube bir durumdur. Burada ucube olan belirli bir insan değil, ortaya çıkan siyasal biçimdir. Bir kişinin bir halkın tarihini açıklayan, bugününü yorumlayan ve geleceğini tasarlayan neredeyse tek merkez haline gelmesi, modern demokratik toplum açısından düşünsel olarak sorunlu bir durumdur. Milyonlarca insanın farklı hayatlarını, arzularını ve gelecek ihtimallerini tek bir kişinin teorik evrenine sığdırmak mümkün değildir. Ucube olan, insanın kendisi değildir. Ucube olan, toplumun bütün karmaşıklığının tek bir siyasal ve teorik figürde yoğunlaştırılmasıdır.
Bu yoğunlaşma zamanla epistemik bir bağımlılık da yaratmaktadır. İnsanlar yalnızca siyasal kararlar bakımından değil, dünyayı anlamlandırmak bakımından da belirli bir merkeze ihtiyaç duymaya başlarlar. Tarih o merkezin kavramlarıyla okunur, bugün o kavramlarla açıklanır, gelecek yine aynı kavramsal sistem içinde tasarlanır. Böylece toplumun kendi düşünsel kaynakları, hazır bir teorik sistemin gölgesinde kalabilir.
Bu durumun en önemli göstergelerinden biri, siyasal kavramların tartışılma biçimidir. “Demokrasi”, “özgürlük”, “halk”, “ulus”, “modernlik” ve “barış” gibi kavramlar kendi başlarına olumlu çağrışımlar taşıyabilir. Fakat hiçbir kavram, yalnızca olumlu bir sıfat taşıdığı için demokratik veya özgürlükçü hale gelmez. Bir kavramın gerçek anlamı, insanların hayatında nasıl işlediğiyle anlaşılır.
Bu nedenle herhangi bir siyasal teorinin önüne “demokratik” sıfatını koymak, entelektüel bir sınama yerine geçmez. Demokratik ulus denildiğinde bireyin konumu nedir? Demokratik modernlik denildiğinde muhalefetin yeri nerededir? Demokratik toplum denildiğinde birey çoğunluğa karşı çıkabilir mi? Liderlik sorgulanabilir mi? Örgütsel kararlar eleştirilebilir mi? İnsan kendi grubunun baskın görüşüne rağmen farklı bir hayat kurabilir mi?Demokrasi, kullanılan sıfatlardan çok bu soruların cevaplarında ortaya çıkar.
Özgürlüğün de benzer bir sınamadan geçmesi gerektiğii düşünüyorum. İnsanların hangi kolektif kimliğe ait olduğu kadar, o kimliğin içinde ne kadar birey olabildikleri önemlidir. Bir insanın kendi topluluğunun tarihine sahip çıkarken aynı topluluğun baskın düşüncesini reddedebilmesi, özgürlüğün güçlü bir göstergesidir. Kendi grubuna, örgütüne ve önderine itiraz edemeyen bir insanın başka gruplara karşı özgürlüğü savunması ise her zaman eksik ve zayıf kalacaktır.
Burada siyasal özgürlük ile entelektüel özgürlük birbirine bağlanır. İnsanların kendi geleceklerini belirleyebilmesi için yalnızca seçim yapabilmeleri yeterli değildir. İnsanların kendi geleceklerini sahici anlamda belirleyebilmeleri için seçenekleri yeniden düşünebilmeleri gerekir. Başka bir ifadeyle, özgürlük yalnızca hazır cevaplar arasında tercih yapmak değildir. Özgürlük, soruların kendisini değiştirebilme hakkıdır.
Bu nedenle hiçbir siyasal hareket, kendi teorisini toplumun nihai düşünsel çerçevesi olarak görmemelidir. Hiçbir lider, kendi tarih yorumunu toplumun nihai tarih bilinci olarak sunmamalıdır. Hiçbir entelektüel, kendi düşüncesini eleştirinin üzerinde tutmamalıdır. Hiçbir halk, kendisi adına konuşan bir kişinin zihinsel evrenine indirgenmemelidir.
Bunun anlamı, güçlü düşünürlerin veya tarihsel liderlerin önemini inkâr etmek değildir. Tam tersine, onları gerçek anlamda ciddiye almanın yolu, onları kutsallaştırmaktan ve kültleştirmekten vazgeçmektir. Hiçbir önder veya lider, halkının güneşi değildir. Bir düşünürü ciddiye almak, onun fikirlerini tartışmak, zayıf yanlarını göstermek, güçlü yanlarını ayırmak ve gerektiğinde onu aşmaya çalışmaktır. Düşünceyi dokunulmazlaştırmak, düşünceye saygı göstermek değil, düşüncenin gelişimini durdurmaktır.
Bir toplumun gerçek entelektüel zenginliği, tek bir büyük düşünürün varlığıyla ölçülmez. Asıl zenginlik, aynı toplumun içinde birbirine karşı konuşabilen, farklı teoriler geliştirebilen, birbirlerinin varsayımlarını sorgulayabilen ve hiçbir düşünceyi son söz olarak kabul etmeyen insanların çoğalmasıdır.
Bir siyasal sürecin başarısını yalnızca güçlü aktörlerin anlaşması üzerinden değerlendirmek eksik kalır. Bir anlaşma çatışmayı azaltabilir, siyasal gerilimi düşürebilir ve yeni bir dönem başlatabilir. Demokratikleşmenin ölçütü bu değildir. Demokratikleşmenin daha derin ölçütü, toplumun kendi siyasal ve düşünsel kapasitesinin gelişip gelişmediğidir.
İnsanlar kendi geleceklerini daha özgür biçimde konuşabiliyor mu? Toplumun içindeki farklılıklar meşru kabul ediliyor mu? İnsanlar kendilerini temsil ettiğini söyleyen kişilere itiraz edebiliyor mu? Yeni kuşaklar kendilerinden önce kurulmuş teorileri yalnızca yorumlamakla mı yetiniyor, yoksa kendi kavramlarını da üretebiliyor mu? Hiçbir siyasal merkeze bağlı olmadan düşünmek mümkün hale geliyor mu?Bu soruların cevabı, siyasal değişimin gerçek niteliğini gösterecektir.
Bir otoritenin yerine başka bir otoritenin geçmesi, her zaman özgürleşme anlamına gelmez. Eski merkez ortadan kalkarken yeni bir merkez kurulabilir. Eski temsil biçimi reddedilirken yeni bir temsil biçimi ortaya çıkabilir. Eski dogmalar terk edilirken yeni dogmalar üretilebilir. İsimler değişebilir, semboller değişebilir, söylemler değişebilir; fakat insanın kendi adına düşünme ihtiyacı değişmediği sürece temel problem devam eder.Sahici özgürleşme, insanların kendileri adına düşünecek bir otorite bulmaları değildir. Sahici özgürleşme, insanların kendileri adına düşünecek otoritelere daha az ihtiyaç duymalarıdır.
Siyasal olgunluğun en güvenilir göstergesi budur. Bir toplumun güçlü liderlere sahip olması, siyasal olgunluk değildir. Bir toplumun siyasal olgunluğa sahip olduğunun göstergesi, toplumun güçlü liderlerden bağımsız olarak yaşayabilecek bir kamusal akla sahip olmasıdır. Bir toplumun büyük ideologlar üretmesinin hiçbir değeri yoktur. Değerli olan şey, toplumun hiçbir ideoloğu vazgeçilmez görmemesidir. Toplumun demokratikleşmesi için toplumun kendisini temsil edenleri dinlemesi yeterli değildir. Toplumun demokratikleşmesi için gerektiğinde iktidar sahiplerine karşı insanın kendi sesini seslendirmesine, itiraz etmesine ve kendini ifade etmesine ihtiyaç vardır.
İnsan ancak kendisi adına konuşan kişiye karşı konuşabildiğinde tam anlamıyla siyasal özne haline gelir.Bu nedenle mesele herhangi bir kişiyi küçümsemek veya herhangi bir hareketi mahkûm etmek değildir. Mesele, siyasal temsilin sınırlarını hatırlamaktır. Bir kişi bir halkın tarihini yorumlayabilir, fakat halkın kendisi olamaz. Bir teori bir toplumun sorunlarını açıklayabilir, fakat toplumun yerine geçemez. Bir ideolog güçlü bir siyasal miras bırakabilir, fakat gelecek kuşakların düşünme hakkını miras olarak devralamaz.
Gelecek, hiçbir teorisyenin, reisin veya önderin mülkü değildir.Bir toplumun geleceği ancak kendi içindeki farklı seslerin, farklı hayatların ve farklı düşüncelerin birlikte var olabildiği ölçüde gerçekten toplumun geleceğidir. Bu çoğulluğu korumak, siyasal özgürlüğün olduğu kadar entelektüel özgürlüğün de şartıdır.
Halkın adına konuşmak ile halkın konuşabilmesini sağlamak arasında büyük bir fark vardır. Halk adına konuşmak, temsilin ve despotizmin sınırlarında dolaşır. Toplumun konuşabilmesini sağlamak, özgürlüğün alanını açar.Gerçek entelektüel ve gerçek demokratik siyaset, insanın yerine düşünmez. İnsanın daha iyi, daha özgür ve daha bağımsız düşünebilmesi için alan açar.Bir toplumun ulaşabileceği en yüksek siyasal, sosyal ve entelektüel olgunluk, kendisi adına konuşan büyük bir sese sahip olmak değildir. Bir toplumun ulaşabileceği en yüksek siyasal, sosyal ve entelektüel olgunluk, artık tek bir büyük sese ihtiyaç duymayacak kadar kendi seslerini çoğaltabilmesidir.