İNSANLIĞIN BUGÜNÜ VE GELECEĞİ

23 Eyl 2026 - 23:02 YAYINLANMA

İnsanlığın geleceği üzerine düşünürken geçmişte kullanılan büyük kavramların çoğu artık aynı açıklama gücüne sahip değil. Medeniyetlerin yükselişi ve çöküşü, savaş ve barış, Doğu ve Batı, ilerleme ve gerileme gibi karşıtlıklar hâlâ anlamlıdır; fakat yaşadığımız dünyayı bütünüyle açıklamaya yetmezler. Çünkü insanlığın karşı karşıya olduğu sorun artık yalnızca belirli bir medeniyetin çöküşü veya belirli devletlerin çatışması değildir. Sorun daha derindedir. İnsanlık kendi yarattığı teknik, ekonomik ve siyasal dünyanın ölçeği karşısında kendi ahlaki ve siyasal kapasitesini aşan bir güce ulaşmıştır.

Bugünkü insanlık garip bir tarihsel durumda bulunmaktadır. İnsan daha önce hiç olmadığı kadar çok bilgiye ulaşabilmekte, daha uzun yaşayabilmekte, uzak mesafelerle anında iletişim kurabilmekte, hastalıkları tedavi edebilmekte, doğaya müdahale edebilmekte ve makineler aracılığıyla kendi zihinsel faaliyetlerinin bazı biçimlerini yeniden üretebilmektedir. Aynı insanlık savaşları sona erdirememekte, ekonomik gücü son derece dar çevrelerde yoğunlaştırmakta, milyonlarca insanın yerinden edilmesini önleyememekte, siyasal özgürlüklerde gerilemeler yaşamaktadır. Teknik kapasite büyürken insanın kendisi hakkında sahip olduğu güven aynı ölçüde büyümemiştir.Buradaki çelişkiyi yalnızca ahlaki bir başarısızlık olarak görmek yetersizdir. Daha temel bir şey gerçekleşmektedir. İnsanlığın dünyayı değiştirme kapasitesi ile kendi değişimini yönetme kapasitesi birbirinden ayrılmaktadır.

Bir topluluk nükleer silah geliştirebilir ve aynı zamanda çatışmalarını çözmekte son derece ilkel yöntemlere başvurabilir. Bir devlet yapay zekâ sistemleri geliştirebilir ve yurttaşlarının siyasal özerkliğini zayıflatabilir. Bir ekonomi olağanüstü bir servet üretebilir ve aynı zamanda insanların temel güvenliklerini piyasa dalgalanmalarına bırakabilir. Bir toplum eğitim düzeyini yükseltebilir fakat eleştirel düşünme kapasitesini propaganda ve dijital manipülasyon karşısında koruyamayabilir.

 

Bu durum ilerleme kavramının kendisini sorgulamayı gerektiriyor. İnsanlık gerçekten ilerliyor mu? Sorunun cevabı, ilerlemeyi hangi ölçüyle değerlendirdiğimize bağlıdır. Üretim artışı ilerleme olabilir. Bilimsel bilgi artışı ilerlemedir. Çocuk ölümlerinin azalması ilerlemedir. İnsan ömrünün uzaması ilerlemedir. Fakat bunların hiçbiri tek başına insanlığın daha iyi bir tarihsel varoluşa ulaştığını kanıtlamaz. Çünkü aynı anda özgürlük kaybedilebilir, eşitsizlik derinleşebilir, insanların birbirine duyduğu güven aşınabilir ve insanın kendisi üzerindeki karar yetkisi ekonomik veya teknolojik sistemler tarafından daraltılabilir.

İnsanlık artık yalnızca “hayatta kalabilecek miyiz?” sorusuyla karşı karşıya değildir. Daha zor bir soruyla karşı karşıyadır: Hayatta kalırken neye dönüşeceğiz?Bu soru medeniyet düşüncesinin sınırlarını aşar. Medeniyetlerin yükselip çökmesi önemli bir tarihsel olgudur, fakat bugün yalnızca medeniyetlerin geleceğini değil, insanlık biçiminin kendisini tartışmak zorundayız. Teknolojik gelişme insanın çevresini değiştirmekle kalmıyor; insanın kendisini algılama, karar verme ve ilişki kurma biçimini de dönüştürüyor.

Yapay zekâ bunun yalnızca en görünür örneğidir. Makinelerin belirli zihinsel görevleri yerine getirmesi yeni değildir. Yeni olan, insanın karar verme, yazma, sınıflandırma, hatırlama ve üretme gibi faaliyetlerinin giderek daha fazla algoritmik sistemlerle paylaşılmasıdır. Bu gelişmenin asıl sonucu makinelerin daha akıllı olması olmayabilir. Asıl sonuç, insanın kendi zihinsel faaliyetleriyle kurduğu ilişkinin değişmesidir.

İnsan hatırlamadığı zaman ne olur? Karar vermeyi makineye bıraktığında ne kaybeder? Kendi düşüncesini bir algoritmanın önerileriyle sürekli karşılaştırdığında özgünlüğü nasıl değişir? Bir sistem kişinin davranışlarını ondan daha iyi tahmin edebildiğinde, insanın kendisini özgür bir özne olarak görmesi ne ölçüde mümkün kalır?Bunlar teknoloji soruları gibi görünür. Aslında insanlık sorularıdır.Çünkü teknoloji artık insanın dışında duran bir araçlar toplamı değildir. İnsan teknolojik çevrenin içinde yaşamaktadır. Dikkatini yönlendiren, zamanını parçalayan, tercihlerini tahmin eden ve davranışlarını sınıflandıran sistemler insanın günlük varoluşunun bir parçası haline gelmiştir. Bu nedenle geleceğin en önemli mücadelelerinden biri teknolojiye sahip olmakla ilgili olmayabilir. Teknolojinin insan üzerinde hangi ölçüde söz sahibi olacağıyla ilgili olabilir.

Burada özgürlük kavramı da eski anlamını aşmak zorundadır. Geçmişte özgürlük çoğunlukla devletin bireye müdahalesi üzerinden tartışıldı. Bugün devlet hâlâ önemlidir, fakat tek sorun devlet değildir. İnsanların dikkatini yönlendiren platformlar, davranışlarını tahmin eden algoritmalar, ekonomik gücü yoğunlaştıran şirketler, kişisel verileri işleyen sistemler ve sürekli performans ölçümü yapan çalışma düzenleri de kişinin kendi hayatı üzerinde karar verme kapasitesini etkileyebilir.

İnsan özgürlüğünü yalnızca “istediğini yapabilmek” olarak tanımlamak artık yetersizdir. Bir insanın ne isteyeceğinin sürekli olarak başkaları tarafından şekillendirildiği bir dünyada, tercihlerin çokluğu özgürlüğün kanıtı değildir. Özgürlüğün daha derin bir boyutu vardır: kişi kendi dikkatini, zamanını, düşüncesini ve hayatının yönünü ne ölçüde kendisi belirleyebiliyor?

Çağdaş insanın dikkatinin ekonomik bir kaynak haline gelmesi bu yüzden yalnızca bir ticaret meselesi değildir. Dikkat, düşünmenin ön koşuludur. Düşünemeyen insan kolayca yönlendirilir. Sürekli uyarılan, sürekli karşılaştırılan ve sürekli tepki vermeye zorlanan bir bilinç, kendi düşüncesini oluşturmakta zorlanır. İnsanlığın geleceği üzerine konuşurken eğitim kadar dikkat özgürlüğünden de söz etmek gerekecektir.

Bununla birlikte teknolojik dönüşümü yalnızca tehdit olarak görmek de kolaycı olur. İnsanlık tarihinde yeni araçlar her zaman yeni imkanlar yaratmıştır. Yapay zekâ bilimsel araştırmayı hızlandırabilir, eğitim imkanlarını genişletebilir, engelli bireylerin kapasitesini artırabilir ve insanların daha önce çözemediği problemler üzerinde çalışmasına yardımcı olabilir. Mesele teknolojiye evet veya hayır demek değildir. Mesele, teknolojik kapasitenin hangi insan anlayışı içinde kullanılacağıdır.

İnsanlığın karşı karşıya olduğu ikinci büyük sorun siyasal niteliktedir. Dünyanın birçok yerinde demokratik kurumların biçimleri varlığını korurken demokratik kültürün içeriği zayıflayabilmektedir. Seçimler yapılabilir, parlamentolar çalışabilir, anayasal kurumlar var olabilir; fakat toplum giderek daha fazla kutuplaşabilir, siyasal rakipler düşmanlaştırılabilir, kamusal tartışma hakikat arayışından çok kimlik mücadelesine dönüşebilir.

Demokrasi yalnızca çoğunluğun yönetimi değildir. Çoğunluğun kendi iradesini sınırsızlaştırdığı bir düzen de demokratik biçimlere sahip olabilir fakat özgürlük üretemez. Demokrasi, çoğunluğun yönetme hakkı ile bireyin ve azınlığın çoğunluğa karşı sahip olduğu özgürlük alanı arasındaki gerilimde yaşar.Bu nedenle demokratik siyasetin en zor görevi çoğunluğu memnun etmek değil, hiçbir çoğunluğun insan üzerinde sınırsız güç kazanmasına izin vermemektir.

İnsanlığın siyasal geleceği açısından daha ciddi bir mesele de ekonomik güç ile siyasal güç arasındaki ilişkidir. Servetin yoğunlaşması yalnızca gelir dağılımını değiştirmez. Bilgiye, eğitime, medyaya, teknolojiye ve siyasal karar süreçlerine erişimi de etkileyebilir. Ekonomik eşitsizlik belirli bir noktadan sonra yalnızca insanların ne kadar tüketebildiğiyle ilgili olmaktan çıkar; hangi insanların toplumun geleceğini belirleyebildiği sorusuna dönüşür.Bu nedenle geleceğin demokrasisi yalnızca devlet iktidarını sınırlamakla yetinemez. Ekonomik ve teknolojik güç yoğunlaşmalarını da demokratik denetim altında tutmak zorunda olacaktır.

Burada başka bir tehlike belirir. Eşitsizliği azaltma amacıyla devletin gücünü sınırsızlaştırmak, özgürlüğü başka bir biçimde zayıflatabilir. İnsanlığın geleceği bu yüzden hazır ideolojik reçetelerle çözülebilecek kadar basit değildir. Piyasanın mutlaklaştırılması kadar devletin mutlaklaştırılması da insanı kendi oluş imkanlarından uzaklaştırabilir.

İnsanlık aynı zamanda anlam problemiyle karşı karşıyadır. Geleneksel anlam dünyalarının çözülmesi, insanı otomatik olarak özgürleştirmedi. Bir otoritenin ortadan kalkması, insanın hayatına kendiliğinden anlam vermesini sağlamıyor. Tam tersine, anlam üretme sorumluluğunu bireyin üzerine bırakıyor. Bu sorumluluk özgürleştirici olabilir, fakat ağır da olabilir.

Çağdaş insanın yalnızlığı burada yalnızca sosyal izolasyon değildir. Daha derin bir anlam yalnızlığı vardır. İnsan ne için yaşadığını, hangi amaçların uğruna fedakârlık yapmaya değer olduğunu, hayatının hangi ilişkiler içinde anlam kazandığını belirlemekte zorlanabilir. Tüketim kültürü bu boşluğu sürekli yeni nesnelerle doldurmaya çalışır. Eğlence dikkat dağıtır. Dijital görünürlük kişiye başkaları tarafından tanındığı hissini verebilir. Fakat bunların hiçbiri anlam problemini çözmez.

İnsan anlam arayan bir varlıktır. Fakat anlamın hazır olarak verilmesi ile anlamın insan tarafından kurulması arasında tarihsel bir kırılma yaşanmaktadır. Geleceğin insan toplumları bu kırılmayı ciddiye almak zorunda kalacaktır. İnsanları yalnızca eski inançlara dönmeye çağırmak sorunu çözmez. İnançsızlığı da hayatın anlamından vazgeçmek olarak görmek aynı ölçüde hatalıdır. İnsan, aşkın bir otoriteye başvurmadan da anlam yaratabilir. Fakat bunu yapabilmesi için eğitim, kültür, sanat, dostluk, sevgi, düşünce ve ortak hayatın küçümsenmemesi gerekir.

İnsanlığın geleceği açısından bakım meselesi de bu nedenle daha önemli hale gelecektir. Modern toplum uzun süre üretim ve rekabet üzerinden kendisini tanımladı. Oysa insan hayatının büyük bölümü bakım ilişkileri içinde mümkündür. Çocuklar, yaşlılar, hastalar ve kırılgan insanlar yalnızca ekonomik yük olarak görüldüğünde insanlığın kendisi hakkında dar bir fikir benimsenmiş olur.

Kırılganlık insan hayatının istisnası değildir. İnsan hayatının kendisidir.Bu gerçeği kabul etmek siyasal ve ekonomik düzenin ölçütlerini değiştirebilir. Başarı yalnızca üretim kapasitesiyle değerlendirilemez. Bir toplumun yaşlılarına, çocuklarına, hastalarına ve güçsüzlerine nasıl davrandığı, o toplumun insan anlayışını gösterir.

İklim krizi ise insanlığın kendisini doğadan ayrı düşünmesinin sınırına gelindiğini gösteriyor. İnsan doğayı değiştirme gücünü artırdı, fakat doğanın kendisi üzerindeki bağımlılığını ortadan kaldıramadı. Tam tersine, müdahale kapasitesi arttıkça bağımlılık daha görünür hale geldi. İklim, su, toprak, gıda, biyolojik çeşitlilik ve enerji meseleleri insanlığın ortak kaderini yeniden gündeme getiriyor.

Burada eski egemenlik düşüncesi yetersiz kalıyor. Gezegenin sahibi olduğumuzu varsayarak gezegen üzerinde sınırsız hareket edemeyiz. İnsan doğanın efendisi değildir. Fakat insanın doğaya etkisi diğer canlılardan farklı ölçekte olduğu için sorumluluğu da farklıdır. Ekolojik düşünce insanı küçültmek değil, insanın gücünü sorumlulukla ilişkilendirmektir.

Göç ve savaşlar da insanlığın ortak kaderi düşüncesinin ne kadar eksik kurulduğunu gösteriyor. İnsan hakları evrensel olduğunu iddia ediyor, fakat insanların doğduğu coğrafya hâlâ onların güvenliğini, hareket imkanlarını ve yaşam beklentilerini büyük ölçüde belirliyor. İnsanlığın küresel ölçekte birbirine bağlandığı bir dünyada insan haklarının ulusal sınırlar içinde tutulması giderek daha büyük bir çelişki yaratıyor.

Dünya tek bir siyasal topluluk değildir. Fakat sorunların önemli bir bölümü artık tek tek devletlerin kapasitesini aşmaktadır. İklim, salgınlar, yapay zekâ, nükleer silahlar, göç, küresel finans ve bilgi sistemleri ulusal sınırların içinde çözülemeyecek kadar birbirine bağlıdır. Buna rağmen siyasal kurumlarımız büyük ölçüde ulusal egemenlik mantığıyla çalışmaya devam ediyor.

 

İnsanlığın geleceği açısından asıl paradoks burada ortaya çıkıyor: Sorunlarımız küreselleşirken siyasal sorumluluğumuz aynı hızla küreselleşmiyor.Bu nedenle gelecekte insanlığın karşı karşıya kalacağı temel sorunlardan biri küresel yönetişim ile demokratik meşruiyet arasındaki ilişkinin nasıl kurulacağı olacaktır. Küresel sorunlara çözüm üretmek için daha güçlü ortak kurumlara ihtiyaç duyulabilir. Fakat bu kurumların demokratik denetimden kopması yeni bir teknokratik iktidar biçimi yaratabilir. İnsanlık daha fazla küresel işbirliği ile daha fazla bireysel ve demokratik denetimi birlikte düşünmek zorunda kalacaktır.

Burada medeniyetlerin çatışmasından daha derin bir mesele vardır. İnsanlık kendi içinde ortak bir kader duygusu geliştirebilecek mi?Bu soru kültürel farklılıkların ortadan kaldırılmasını gerektirmez. Tam tersine, insanlığın geleceği farklılıkların korunmasıyla ortak bir insanlık bilincinin birlikte var olabilmesine bağlıdır. Tek tip bir kültür yaratmak küresel barış değildir. Farklı insanların birbirlerinin varoluşunu meşru kabul edebilmeleri daha gerçekçi bir hedeftir.

Bu noktada diyalog kavramı önem kazanır, fakat diyalog yalnızca birbirimizi dinlemekten ibaret değildir. Gerçek diyalog, kendi hakikatimizin eksik olabileceğini kabul etmeyi gerektirir. Bir insanın veya toplumun kendi düşüncesini mutlaklaştırdığı yerde diyalog biçimsel bir nezakete dönüşür. Diyalog, hakikatin ortaklaşa ve sürekli olarak yeniden değerlendirilmesine imkan verdiği ölçüde değerlidir.İnsanlığın geleceğinde eğitim bu yüzden merkezi bir konuma sahip olacaktır. Fakat eğitimden yalnızca daha fazla bilgi aktarmasını beklemek yetersizdir. Eğitim insanın belirsizlikle yaşayabilme, farklı düşüncelerle karşılaşabilme, kendi kanaatini değiştirebilme ve başkasının özgürlüğünü tanıyabilme kapasitesini geliştirmelidir. Kesinlik bağımlılığı çağında düşünmeyi öğrenmek, belki de eğitimin en zor görevidir.

İnsanlığın geleceği açısından bilimsel düşüncenin korunması da aynı nedenle önemlidir. Bilim, insanı her şeyi bilen bir varlığa dönüştürmez. Tam tersine, bilmediğimiz şeylerin sınırlarını genişletir. Bilimsel kültürün düşmanı yalnızca bilgisizlik değildir; bilginin politik veya ideolojik kesinlik haline getirilmesidir. Bilimsel düşünce eleştiriye açık kaldığı sürece özgürleştiricidir.

Bütün bunların ortasında insanın kendisi değişmektedir. İnsan artık yalnızca biyolojik bir varlık değildir; teknolojik sistemlerle sürekli etkileşim içinde yaşayan biyoteknolojik, dijital ve algoritmik bir varlığa dönüşmektedir. Bu dönüşümün nereye gideceğini bilmiyoruz. Fakat bir şey açık: gelecekte insanlığın en büyük tartışmalarından biri insanın sınırlarının nerede başlayıp nerede biteceği olacaktır.

İnsan bedeninin genetik olarak değiştirilmesi, zihinsel kapasitenin teknolojik olarak artırılması, yapay zekânın karar süreçlerine katılması ve biyolojik yaşamın daha uzun süre sürdürülebilmesi insanın kendisi hakkındaki eski tanımları zorlayacaktır.Fakat insanın sınırlarını genişletmek ile insanın değerini artırmak aynı şey değildir.

Daha uzun yaşamak daha iyi yaşamak değildir. Daha hızlı düşünmek daha bilge olmak değildir. Daha fazla veri sahibi olmak daha iyi anlamak değildir. Daha güçlü olmak daha özgür olmak değildir.İnsanlığın geleceği bu ayrımların korunmasına bağlı olacaktır.Belki de geleceğin en önemli problemi teknolojinin insanı aşması değil, insanın teknoloji aracılığıyla kendisini yeniden tanımlarken hangi değerleri koruyacağıdır.

İnsanlık bu soruyu yalnızca bilim insanlarına bırakamaz. Çünkü mesele bilimsel olmaktan çıkıp ontolojik hale gelmektedir. Nasıl bir varlık olmak istediğimize ilişkin kararları yalnızca teknik uzmanlığa bırakmak, insanlığın geleceğini insanlığın kendisinden uzaklaştırmak olur.Burada yeni bir hümanizm ihtiyacı ortaya çıkıyor. Fakat bu hümanizm insanı evrenin efendisi yapan eski antropomerkezciliğin tekrarı olmamalıdır. İnsan doğanın dışına çıkarılmadan, teknoloji karşısında korunmadan değil teknolojiyle birlikte yeniden düşünülerek, diğer canlılarla ilişkisi içinde ve kendi kırılganlığıyla birlikte ele alınmalıdır.İnsanlığın geleceği, insanın üstünlüğünü kanıtlamakla değil, insanın sorumluluğunu taşıyabilmekle ilgilidir.

Sorumluluk yalnızca bugünün insanlarına karşı değildir. Henüz doğmamış insanlara, başka canlılara ve yaşanabilir bir gezegenin geleceğine karşı da sorumluluk taşırız. Gelecek kuşaklar bizim kararlarımızın sonuçlarını yaşayacaklar, fakat bugünkü kararlarımız üzerinde söz sahibi olamayacaklar. Bu durum modern siyasetin en büyük ahlaki asimetrilerinden biridir.

İnsanlık ilk kez kendi geleceğini büyük ölçekte değiştirebilecek kapasiteye ulaştı. Fakat geleceğin sahibi olmadığını da öğrenmek zorunda. Çünkü hiçbir kuşak tarihin son kuşağı değildir.Bu nedenle insanlığın geleceği hakkında kesin kehanetler üretmek yerine, hangi imkanları açık tutmamız gerektiğini düşünmek daha anlamlıdır. Özgürlük, eleştirel düşünce, bilimsel araştırma, demokratik denetim, beden özerkliği, ekonomik adalet, kültürel çoğulluk, ekolojik sorumluluk ve insanlar arasındaki bakım ilişkileri korunmadığında teknolojik ilerlemenin insanlık açısından ne anlam taşıdığı yeniden sorulmalıdır.

İnsanlığın sorunu yalnızca daha iyi kurumlara sahip olmak değildir. Daha derinde, insanın kendi gücüyle kurduğu dünya karşısında nasıl bir varlık olarak kalacağını belirleme sorunudur.İnsanlığın geleceği burada düğümleniyor.İnsan daha güçlü hale geldikçe daha özgür mü olacak, yoksa kendi yarattığı sistemlere daha fazla mı bağımlı hale gelecek?Daha fazla bilgi sahibi oldukça daha bilge mi olacak, yoksa bilgiyi daha etkili bir denetim aracına mı dönüştürecek?Daha uzun yaşadıkça hayatı daha anlamlı mı olacak, yoksa yalnızca yaşam süresini uzatmayı hayatın kendisi sanmaya mı başlayacak?Daha fazla iletişim kurdukça birbirine daha mı yakınlaşacak, yoksa iletişim ağlarının içinde daha yalnız mı hale gelecek?Daha zengin oldukça daha özgür mü olacak, yoksa servetin yoğunlaşması siyasal ve toplumsal gücü birkaç elde mi toplayacak?Daha fazla teknoloji geliştirdikçe kendi geleceği üzerinde daha fazla söz sahibi mi olacak, yoksa geleceğini giderek kendi yaptığı sistemlere mi devredecek?Bunların hiçbiri önceden cevaplanmış sorular değildir.

İnsanlığın geleceği bu nedenle bir kader meselesi olmaktan çok bir oluş meselesidir.Medeniyetlerin yükselip çökmesi elbette devam edecektir. Devletler kurulacak ve yıkılacaktır. Ekonomik sistemler dönüşecektir. Teknolojiler eskiyecek, yenileri ortaya çıkacaktır. Fakat bunların altında daha uzun süreli bir soru kalacaktır: İnsanlık kendisini nasıl bir varlık olarak kuruyor?Bugünün dünyası bu soruyu artık erteleyemez.Çünkü insanlık tarihinde ilk defa, insanın kendi yarattığı sistemler insanlığın geleceğinin asli belirleyicileri haline gelmeye başlamıştır. Ekonomi, teknoloji, biyoloji, iklim, siyaset ve bilgi birbirinden kopuk alanlar olmaktan çıkmaktadır. Bunların kesiştiği yerde yeni bir insanlık durumu oluşuyor.Bu yeni durumda insanın en büyük gücü belki de her şeyi yapabilmesi değil, yapabileceği her şeyi yapmak zorunda olmadığını anlayabilmesidir.

Teknik kapasite ile ahlaki kapasite arasındaki farkı koruyabilmek, geleceğin temel uygarlık ölçütlerinden biri olacaktır.İnsanlığın önünde hazır bir kurtuluş senaryosu bulunmuyor. Ne teknoloji bizi kendiliğinden kurtaracak ne de geçmişin değerlerine dönüş bizi kurtaracak. Ne piyasanın sınırsızlığı ne devletin sınırsızlığı insanın sorunlarını çözecek. Ne dinsel kesinlik ne seküler dogmatizm insanın anlam sorununu ortadan kaldıracak.Gelecek açık.Bu açıklık umut için yeterli değildir. Sorumluluk için yeterlidir.

İnsanlık hâlâ kendi geleceğinin tamamlanmış bir nesnesi değildir. Kendisini kurmaya devam ediyor. Bugün verdiği kararlar yalnızca bugünü değiştirmiyor; gelecekte nasıl bir insanın mümkün olacağını da belirliyor.Bu nedenle insanlığın asıl meselesi, geleceğin nasıl olacağını önceden bilmek değildir.Asıl mesele, geleceğin hangi insan biçimlerine açık kalacağını belirlemektir.İnsanlığın geleceği, sonunda, insanlığın kendisi hakkında vereceği karara bağlı olacaktır.

 

 

 

YORUMLAR

Maksimum karakter sayısına ulaştınız.

Kalan karakter: