AY IŞIĞINDA İLK BAKIŞ: AŞK, ÖZGÜRLÜKTÜR!
Bazı karşılaşmalar vardır; zaman onları açıklayamaz. Ne bir takvimin günü, ne bir saatin akrebi ve yelkovanı o anı taşıyabilir. Bazı bakışlar, insanın ömrüne değil, varoluşuna düşer. İnsan, hayatında nice anlar yaşar; fakat yalnızca birkaçı, ruhun gizli defterine mühür gibi işlenir. O mühür, ne silinir ne de unutulur. Sadece derinleşir. Bazı anlar, yaşanmaz; içimizde yankılanır. Bazı geceler, takvimde değil, kalbin en eski katmanlarında saklanır. İşte o gece, öyle bir geceydi.
Ay, göğün sessiz filozofu gibi bahçenin üzerine gümüş bir düşünce serpmişti. Ağaçlar konuşmuyor, yalnızca dinliyordu. Rüzgâr, yaprakların arasından geçen görünmez bir ozan ve dengbeş gibi her şeyi yavaşlatmıştı. Sanki evren, tek bir ana tanıklık etmek için nefesini tutmuştu. Gece, yalnızca bir gece değildi artık; görünmeyen bir mabedin, açık bir bahçenin, kadim bir çağrının adıydı. Ay ışığı, toprağın üstünde dolaşırken, sanki bütün varoluşu usulca okşuyor, hiçbir şeyi aceleye zorlamıyordu. O ışıkta dünya, sertliğini unutmuş, taş bile yumuşamış, sessizlik bile konuşur hale gelmişti. Gökyüzü, insanın içine eğilmişti sanki. Her şey, var olmak ile görünmek arasındaki o ince eşiğe çekilmişti.
Sonra gözleri birbirine değdi.Ne bir selam vardı önce, ne bir kelime. Bazı hakikatler dile ihtiyaç duymaz. İnsan, bazen bir ömrü tek bir bakışta okur. O bakış, bir cümle gibi değil, bir kıta gibi uzar; içinde hafıza, beklenti, korku, merak ve teslimiyet taşır. Bir an gelir ki, insan kendi iç sesiyle karşısındaki sessizliği aynı yerde bulur. İşte ilk bakış, tam da böyle bir buluşmadır: dışarıdan görünen iki göz değil, içeriden birbirine yaklaşan iki kader. O anda görülen yalnızca yüz değildir; geçmiş, ihtimal, hayal ve yazgı da görünür olur. Göz, göz değildir artık; ruhun eşiğine açılan bir kapıdır. Ve o kapı, insanın en saklı gerçeğini bir anlığına dışarıya çıkarır.
Kadının gözleri, dağlardan doğan bütün şelalelerin berraklığını kıskandıracak kadar canlıydı. Ay ışığı, onun bakışında kendi parlaklığını yeniden keşfediyordu. Gözlerinde yalnız güzellik değil; merak, cesaret, özgürlük ve henüz söylenmemiş binlerce hikâye dolaşıyordu. Onun bakışı, bir teslimiyetin değil, bir özgürlüğün bakışıydı. Ne bir emirle biçimlenmişti ne de bir korkuyla daralmıştı. İçinde dünyayı sorgulayan bir akıl, yaşamı sezen bir ruh ve sevmenin ne olduğunu henüz adını koymadan bilen bir kalp vardı. O gözlerde, uzak dağların serinliği, geceye benzeyen bir sabır ve yeni doğan bir sabahın vaadi saklıydı. Bakışı, başkasına kapanan bir duvar değil; dünyaya açılan bir kapıydı. O kapıdan bakan her şey, biraz daha insan, biraz daha canlı, biraz daha gerçek oluyordu. Kadının bakışı, varlığı küçültmüyor; aksine onu genişletiyordu.
Adam ise ilk kez kendi kalbinin sesini bu kadar açık duyuyordu. İçinde bütün denizlerin, bütün okyanusların derinliği aynı anda kıyıya vurmuştu. Dünyayı anlamaya çalışan aklı, o anda yalnızca bir çift göze hayran olmayı öğrenmişti. İçinde yıllardır susan bir çağrı, ilk kez dile dönüşmeden konuşuyordu. Her insanın hayatında, varlığını yeniden düzenleyen böyle bir an olabilir; çünkü bazı bakışlar, insanın bütün eski suretlerini dağıtır ve onu kendisine yeniden başlatır. Adam, o gece, aşkın yalnızca tutku olmadığını; aynı zamanda hayranlık, saygı ve özgürlüğe duyulan sessiz bağlılık olduğunu hissetti. O an, gönül ile akıl arasında uzun zamandır kurulmamış bir köprü kuruldu. Ve o köprü, ne bir sözden doğmuştu ne de bir vaatten; yalnızca tanımadan tanımaya, şaşkınlıktan hayranlığa uzanan kadim insanlık yolundan. İnsan, bazen bir başka insanı severken, kendi varlığını ilk kez gerçekten duyar.
Yanyana oturmuşlardı. Ellerini uzatsalar birbirlerine dokunacaklardı. Yanyana olmalarına rağmen aralarındaki on-on beş santimlik mesafe yıldızlarla yeryüzü arasındaki uzaklık kadar sonsuz görünüyordu. Yine de bu sonsuzluk korkutucu değildi; tam tersine, çekici, tutkulu ve davetkârdı. Her gerçek yakınlık, önce mesafeyi tanır. Her gerçek sevgi, önce ötekinin ayrı bir evren olduğunu kabul eder. İşte bu yüzden, o anda birbirlerine yaklaşmıyorlardı yalnızca; birbirlerinin varlığını saygıyla keşfediyorlardı. Yaklaşmak, burada sahip olmak anlamına gelmiyordu; yaklaşmak, görünmeyen bir saygının yavaş yürüyüşüydü. Her adımda biraz daha açılıyor, ama hiçbiri ötekini işgal etmiyordu. Bu, tutkunun kaba aceleciliği değil; sevginin ince sabrıydı. Gerçek yakınlık, hızla değil, derinlikle kurulur. Derinlik, ancak ötekinin sınırına saygı gösterildiğinde mümkün olur.
Bakışları birbirine yaklaştıkça zaman çözülüyor, gece genişliyordu. Ay, onların üzerine yalnızca ışığını değil, sessizliğini de bırakıyordu. O sessizlik korkunun değil; iki özgür ruhun birbirini tanımaya başladığı ilk dilin sessizliğiydi. Bazen en derin konuşmalar, dudaklardan değil gözlerden doğar. Söz, ancak ruh birbirine değdikten sonra anlam kazanır. O gece sözlerden önce, kalpler birbirine yöneldi; sözcüklerden önce, bir kabul, bir tanıma, bir içsel evet yükseldi. Gecenin içinde ince bir titreşim dolaşıyordu; bu titreşim ne rüzgârın ne de yaprakların sesiydi. Bu, insan ruhunun başka bir ruha değdiğinde çıkardığı kadim sesti. Bir insanın varlığı, başka bir insanın varlığına usulca dokunuyordu; işte aşkın en eski biçimi buydu.
Kadının dudaklarında beliren hafif tebessüm, gecenin bütün karanlığını geri çekmeye yetmişti. Adamın nefesi derinleşti. Henüz birbirlerine dokunmamışlardı; ama bakışlar, tenin ulaşamayacağı kadar derin yerlere çoktan dokunmuştu. Bazen bir omuzun yakınlığı, bazen bir elin kıpırtısı, bazen de hiçbir temas olmaksızın yaşanan bir sarsıntı vardır. O gece yaşanan tam da buydu: görünmez bir dokunuş, ruhun en iç katmanına işleyen bir sarsıntı. Dokunmadan dokunmak, yaklaşmadan yaklaşmak, söylemeden söylemek… İşte aşkın en eski dili belki de buydu. Sessizliğin içinden doğan, kelimelerden önce var olan, hatta kelimelerden güçlü olan o ilk titreşim. O titreşim insanı korkutmuyordu; çünkü korku, ancak sahip olmak isteyen kalpte büyür. Bu gecede ise sahip olmak değil, tanımak vardı.
Gerçek yakınlık, önce gözlerde başlar.Beden, ruhun geriden gelen yankısıdır.Ay, onların arasındaki görünmez çekimi usulca aydınlatıyordu. Ne acele vardı ne de sahip olma arzusu. Sadece birbirini özgür bırakan iki insanın, aynı gökyüzünün altında aynı mucizeye tanıklık etmesi vardı. İki varlık, birbirini kapatmadan, kısıtlamadan, küçültmeden yaklaşmanın ne demek olduğunu o gece sezdi. Sevgi, bazen en çok bu sessiz saygıda büyür. Sahip olmak, aşkı çürütür; tanımak ise onu olgunlaştırır. Onlar, birbirlerinin iç dünyasına zorla girmeyi değil, o dünyanın kapısında incelikle beklemeyi biliyor gibiydiler. Bu bekleyiş, bir eksiklik değil; en asil yakınlık biçimiydi. Bazen en derin sevgi, bir kapının önünde sessizce bekleyebilme erdemidir. Sevgi, kapıyı kırmadan da var olabilir; hatta belki en kalıcı olanı, kırmadan girilemeyen sevgidir.
O anda kuşlar bile gecenin alışılmış düzenini unuttu. En yaşlı ağaçların dallarında, görünmeyen mitolojik kuşlar kanatlarını kıpırdattı. Eski anlatılardaki Simurg ve Anka göğün derinliklerinden geçerek sanki bu karşılaşmayı kutsadı. Feqiya Teyra, şahit olduğu bu aşkı derin kasideler şeklinde kuşlara anlatıyordu.Bazı aşklar yalnız insanların değil, doğanın da hafızasına yazılır. Gecenin üstünde dolaşan her kanat çırpışı, bu ilk bakışı daha da kadim, daha da masalsı kılıyordu. Sanki Mezopotamya’nın unutulmuş destanları, dağların taşlarına sinmiş eski şarkılar, ay ışığıyla yeniden dile geliyordu. Sanki çok eski bir halk, çok eski bir dil, çok eski bir rüya bu iki bakışta yeniden diriliyordu. Ay ışığı, yalnızca göğü değil, tarih boyunca susmuş bütün duyguları da aydınlatıyordu. Bu yüzden o gece, bir aşk gecesi olduğu kadar bir hafıza gecesiydi; unutulmuş olanın yeniden hatırlandığı bir gece.
Ay ışığı onların yüzlerini değil, içlerindeki özgürlüğü aydınlatıyordu.Aşk, zincir kurmaz.Aşk, iki yalnız evrenin birbirine açtığı açık bir bahçedir. İlk bakış, bir sahip olma isteği değildi; birbirinin özgürlüğünü hayranlıkla seyretme cesaretiydi. O bakışta emir yoktu, itaat yoktu, hüküm yoktu. Yalnızca davet vardı."Olduğun gibi gel."Bu davet, dünyadaki en yalın ve en güçlü çağrıydı. Bazı insanlar, bir ömür boyunca bile tam olarak böyle çağrılamazlar. Oysa gerçek sevgi, gerçek dostluk, gerçek yakınlık, insanı olduğu gibi kabul eden bir bakışla başlar. Sade, yalın, açık ve dürüst bir bakışla. Yargılamayan, zorlamayan, daraltmayan bir bakışla. Belki de en büyük özgürlük, bir insanın başka bir insanın karşısında kendisi olarak durabilmesidir. Ve belki de en büyük cesaret, sevdiğin insana kendini dayatmamak, onu bir formüle ve forma hapsetmemek, onun varlığını olduğu gibi selamlayabilmektir. İnsan, ötekinin özgürlüğünü tanıdığı ölçüde olgunlaşır; ötekinin varlığını küçülttüğü ölçüde ise kendi ruhunu yoksullaştırır.
Ve belki de insanlık tarihindeki bütün büyük aşklar böyle başlamıştı: Ne yüksek sesli yeminlerle ne de gösterişli sözlerle…Sadece ay ışığında, iki insanın birbirini ilk kez gerçekten görmesiyle.O geceden sonra ay, artık yalnızca gökte dolaşan bir gök cismi değildi.İki bakışın arasında doğan görünmez bir köprüydü.Ve o köprüden geçen herkes, aşkın aslında bir duygu olmaktan önce bir özgürlük biçimi olduğunu anlayacaktı.Bazı bakışlar, insanı kendine döndürür.Bazıları, insanı ötekine açar. Bazıları ise ikisini aynı anda yapar: Hem kendini hem dünyayı yeniden kurar.
Ay ışığında ilk bakış, işte böyle bir başlangıçtır. Ne tam bir söz, ne tam bir suskunluk… Ne yalnızca bir arzu, ne yalnızca bir hayranlık… O, varoluşun iki insan arasında ilk kez ince bir ışık gibi dolaşmasıdır. Ve belki de bütün büyük aşklar, önce böyle doğar: bir gecede, bir bakışta, bir sessizlikte. O sessizliğin içinde ise dünyanın bütün gürültüsünü susturabilecek kadar eski ve güçlü bir çağrı vardır: birbirini tanımak, birbirini özgür bırakmak ve yine de birbirine yönelmek. Bu yüzden ay ışığında ilk bakış, yalnızca bir an değil, insanın kendine ve ötekine açıldığı ilk büyük eştir. Böyle bir anın ardından, insan artık eski insan değildir; çünkü bir bakışla hem kalbinin hem aklının hem de özgürlüğünün kapısı aralanmıştır.