PESSOA’DAN SONRA BEN: ÇOĞUL BENLİĞİN KIRILGAN ONTOLOJİSİ
Fernando Pessoa ile karşılaşmak, insanın kendisi hakkında taşıdığı en temel varsayımlardan birini yeniden düşünmeyi gerektirir. İnsan kendisini çoğu zaman tekil bir varlık olarak deneyimler. Bir adı, bir bedeni, bir geçmişi, bir hafızası ve başkaları tarafından tanınan bir kimliği vardır. Bütün bu sürekliliğin arkasında, hayatın farklı dönemlerini ve deneyimlerini bir arada tutan tek bir benliğin bulunduğu düşünülür. Gündelik yaşam açısından bu varsayım neredeyse kaçınılmazdır. İnsan kendi hayatını anlatırken “ben” der ve bu “ben”, geçmişteki ve şimdiki deneyimlerini birbirine bağlayan doğal bir merkez gibi görünür. İnsan kendi iç dünyasına daha yakından baktığında bu birlik duygusunun göründüğü kadar basit olmadığı anlaşılır. Aynı insan farklı zamanlarda farklı arzular taşıyabilir, birbirine karşıt kararlar verebilir, geçmişteki kendisine yabancılaşabilir ve gelecekte olmak istediği kişiyle bugünkü kendisi arasında ciddi bir mesafe hissedebilir. Benlik, kendi içine bakıldığında tek bir sesin konuştuğu kapalı bir bütün olmaktan çıkar ve farklılaşmaların, gerilimlerin ve dönüşümlerin gerçekleştiği bir oluş alanına dönüşür.
Pessoa'nın düşünsel ve edebî önemi burada başlar. Onun heteronimleri, benliğin çoğulluğunu yalnızca anlatılan bir konu olmaktan çıkarıp edebî varoluşun biçimine dönüştürür. Alberto Caeiro, Ricardo Reis, Álvaro de Campos ve Bernardo Soares, tek bir yazarın farklı isimleri olmanın ötesinde, farklı duyma, düşünme ve dünyada bulunma biçimlerini temsil eder. Pessoa böylece benliğin tekliğini basitçe reddetmek yerine, tek bir insanın içinde birbirinden farklı dünyaların nasıl yaşayabileceğini gösterir. Onun edebiyatı, “Ben kimim?” sorusunu “Bir insanın içinde kaç farklı ben yaşayabilir?” sorusuyla karşılaştırır. Bu nedenle Pessoa'yı bir rakip olarak konumlandırmak, onun açtığı düşünsel alanı gereksiz yere daraltmak olur. Pessoa'nın önemi, benim düşünceme karşı durmasında değil, benlik hakkında daha ileri bir soru sorabilmenin koşullarını hazırlamasındadır. Onun çoğul benlik deneyimi, benim için bir sonuç değil, daha ileri bir ontolojik araştırmanın başlangıç noktasıdır.
Bu başlangıçtan hareketle benliği tekliğe karşı çoğulluk üzerinden düşünmek mümkündür. İnsan yalnızca bir ben değildir; farklı zamanlarda ve farklı ilişkiler içerisinde ortaya çıkan birçok benlik biçimini aynı hayatın içerisinde taşır. Çocuklukta yaşanan benlik, gençlikte ortaya çıkan benlik ve olgunluk dönemindeki benlik birbirinin aynısı değildir. Buna rağmen bunların her biri aynı yaşamın farklı oluşlarıdır. İnsan içinde birbirini destekleyen veya birbirine karşı çıkan arzular taşır; güvenlik isteyen tarafıyla özgürlüğü arzulayan tarafı arasında, yalnız kalmak isteyen benliğiyle yakınlık arayan benliği arasında, geçmişe bağlı kalmak isteyen tarafıyla geleceğe yönelen tarafı arasında sürekli gerilimler yaşayabilir. Bu farklılıklar insanın kendisine yabancı olduğunu göstermez. Tam tersine, insanın kendisiyle ilişkisinin tek biçimli olmadığını gösterir.
Burada benim temel tezim ortaya çıkıyor: Benler vardır ve benden içeri vardır. İçimdeki benlerin hepsi benimdir. Benliğimin içerisinde bulunan farklılıkları, yalnızca gerçek ben ile sahte ben arasındaki bir ayrım üzerinden düşünmek zorunda değilim. İçimdeki çocuk da benimdir, geçmişteki genç adam da benimdir, bugün olduğum kişi de benimdir ve gelecekte ortaya çıkabilecek benlik biçimleri de henüz gerçekleşmemiş olsalar bile benim oluşumun imkânlarıdır. Kendimde sevdiğim özellikler kadar kabul etmekte zorlandığım özellikler de bana aittir. Cesaretim kadar korkum, sevgim kadar öfkem, bağımsızlık arzum kadar başkalarına duyduğum ihtiyaç da kendi oluşumun içerisindedir. Bunların hepsini aynılaştırmak mümkün değildir; fakat hiçbirini sırf kendime uygun bulmadığım için benden bütünüyle dışarı atmak da mümkün değildir.
Bu düşünce, benliği bir toplam olarak görmekten de farklıdır. İçimde farklı benlerin bulunması, benim bu benlerin yan yana gelmesinden oluşan mekanik bir bütün olduğum anlamına gelmez. Benlik, parçaların toplamından daha dinamik bir varoluştur. İçimdeki benler birbirleriyle ilişki içerisindedir; birbirlerini değiştirir, sınırlar, dönüştürür ve bazen birbirlerini ortaya çıkarırlar. Çocukluğum bugünkü benliğimin dışında kalmış bir geçmiş değildir; bugünkü davranışlarımın, duyarlılıklarımın ve hafızamın içerisinde yaşamaya devam eder. Geçmişte verdiğim kararlar artık geri alınamaz olsa da bugün verdiğim kararların anlamını etkiler. Gelecekte olmak istediğim kişi henüz mevcut değildir, fakat bugünkü seçimlerimin içerisinde bir imkân olarak bulunur. Bu nedenle benlik, birbirinden kopuk benlerin toplamı değil, farklı benlik biçimlerinin zaman içinde birbirleriyle ilişki kurduğu oluşsal bir sürekliliktir.
İçimdeki çoğulluk aynı zamanda benliğimi kırılgan hale getirir. İçimde tek ve değişmez bir benlik bulunmadığı için kendimi tamamlanmış ve son biçimine ulaşmış bir varlık olarak düşünemem. Herhangi bir anda içimdeki başka bir benlik biçimi ortaya çıkabilir ve daha önce kendim hakkında sahip olduğum kanaatleri sorgulayabilir. Bir deneyim, yıllardır doğru kabul ettiğim bir düşünceyi değiştirebilir; bir ilişki, kendimde daha önce fark etmediğim bir tarafı ortaya çıkarabilir; bir kayıp, geleceğe ilişkin tasarımımı bütünüyle yeniden düzenleyebilir. Benliğin çoğulluğu bu nedenle yalnızca zenginlik üretmez; aynı zamanda istikrarsızlık ve belirsizlik üretir. İnsan kendi hakkında hiçbir zaman bütünüyle son sözü söyleyemez.
Bu kırılganlık, insanın ontolojik bir eksikliği olarak anlaşılmamalıdır. Kırılganlık insanın oluşabilir olmasının koşullarından biridir. Eğer insan kendisi hakkında tamamen kapanmış, tamamlanmış ve değişmez bir varlık olsaydı, hayatının temel deneyimleri onu dönüştürmekte çok daha az etkili olurdu. Oysa insan etkilenebilir olduğu için öğrenir, değişebilir olduğu için gelişir ve kendisi hakkında sahip olduğu anlayışı yeniden kurabilir. Kırılganlık burada pasif bir zayıflık değil, dünyayla ilişki kurabilme kapasitesidir. İnsan dünyadan etkilenir ve bu etkilenme sonucunda kendisini yeniden oluşturur. Benliğin açıklığı, onun dünyaya karşı savunmasız olması kadar dünyadan yeni biçimler alabilmesini de mümkün kılar.
Benlerimin kırılganlığı beni sürekli olarak karar vermeye ve tercih yapmaya zorlar. İçimde birbirinden farklı yönelimler bulunduğu için hayat benim açımdan önceden tamamlanmış bir senaryo değildir. Güvenlik ile özgürlük, süreklilik ile değişim, yalnızlık ile ilişki, geçmiş ile gelecek arasında ortaya çıkan gerilimler beni bir seçim yapmaya yöneltir. Karar vermek burada yalnızca dış dünyadaki seçeneklerden birini seçmek değildir. Karar, aynı zamanda kendi içimdeki farklı benliklerden hangisinin belirli bir durumda hayatımın yönünü belirleyeceğine ilişkin bir tercihtir. Bir karar verdiğimde yalnızca bir davranışı seçmem; kendimin belirli bir biçimini de gerçekleştiririm.
Bu nedenle karar, benliğin dışında gerçekleşen bir eylem değildir. Karar, benliğin oluşumunun kendisine katılır. Bir tercihte bulunduğumda yalnızca mevcut benliğimi ifade etmiyorum; aynı zamanda gelecekteki benliğimin oluşmasına katkıda bulunuyorum. Bir seçimin ardından artık tam olarak aynı insan olarak kalmam mümkün değildir. Seçimler deneyim üretir, deneyimler hafıza oluşturur ve hafıza sonraki seçimlerin koşullarını değiştirir. Böylece benlik kendi kararlarının hem öznesi hem de sonucudur. İnsan kendisini hazır olarak bulduğu bir benliğin içerisinden karar verir; fakat verdiği kararlarla o benliği yeniden oluşturur.
Bu durum oluş kavramını benlik düşüncesinin merkezine yerleştirir. Benlik, değişmeyen bir özün zaman içerisinde korunması değildir. Benlik, değişimlerin birbirleriyle ilişkilendirilmesi ve süreklilik kazanmasıdır. Dün olduğum kişi ile bugün olduğum kişi aynı değildir; fakat bugün olduğum kişi dünün izlerini taşır. Yarın olacağım kişi de bugünkü kararlarımdan bağımsız olmayacaktır. Dolayısıyla benlik, değişmezlik sayesinde değil, değişim içerisinde bir süreklilik kurabilme kapasitesi sayesinde var olur. Benlik bir sonuçtan çok bir süreçtir; fakat bu süreç rastlantısal bir dağılma da değildir. Yaşadığım deneyimler, verdiğim kararlar, kurduğum ilişkiler ve taşıdığım hafıza, oluşumun farklı momentlerini birbirine bağlar.
Burada deneyimin özel bir önemi vardır. İnsan yalnızca karar vererek oluşmaz; kararlarının sonuçlarıyla karşılaşarak da oluşur. Seçtiğimiz bir hayat biçiminin bize ne yaptığını deneyimlemek, sonraki kararlarımızı değiştirir. Bu nedenle deneyim, benliğin kendi üzerine geri dönmesini sağlayan bir süreçtir. İnsan yaşadıklarının yalnızca nesnesi değildir; yaşadıklarını yorumlayarak kendisini yeniden kurar. Aynı olay farklı insanlar üzerinde farklı etkiler bırakabildiği gibi, aynı insan üzerinde farklı zamanlarda farklı anlamlar taşıyabilir. Deneyim yalnızca olayın kendisinden değil, olayla karşılaşan benliğin o sıradaki oluş durumundan meydana gelir.
Bu nedenle hayat, benliğin kendisini gerçekleştirdiği kapalı bir alan değil, benliğin sürekli olarak yeniden kurulduğu açık bir süreçtir. Her karşılaşma, mevcut benliğin sınırlarını biraz değiştirebilir. Her ilişki, kişinin kendisini başka bir açıdan görmesine neden olabilir. Her kayıp, daha önce görünmeyen bir benlik biçimini açığa çıkarabilir. Her sevgi, insanın kendisi hakkında sahip olduğu anlayışı genişletebilir. Her başarısızlık, kendisine ilişkin kurduğu kesinliği kırabilir. Hayatın yaratıcı karakteri tam olarak burada ortaya çıkar: İnsan kendisini yalnızca sahip olduğu özellikler üzerinden değil, yaşadığı karşılaşmaların kendisinde meydana getirdiği dönüşümler üzerinden de oluşturur.
Bu noktada kırılma kavramı özel bir önem kazanır. Kırılma, benliğin başarısızlığı değildir; mevcut benlik biçiminin artık yeni deneyimi taşıyamadığını gösteren bir oluş anıdır. İnsan çoğu zaman kendisi hakkında sahip olduğu düşünceyi, hayatın bu düşünceyle uyuşmadığı bir anda yeniden kurmak zorunda kalır. Bir inancın sarsılması, bir ilişkinin sona ermesi, bir beklentinin gerçekleşmemesi veya kişinin kendi davranışıyla karşılaşması, daha önce güvenli görünen benlik anlatısını kırabilir. Bu kırılma acı verici olabilir; ancak onun anlamı yalnızca kayıp değildir. Kırılma, insanı kendisi hakkında yeniden düşünmeye zorladığı ölçüde yeni bir oluşun başlangıcı haline gelebilir.
Kırılganlık ile yaratıcılık arasında doğrudan bir ilişki vardır. Tamamlanmış olduğunu düşünen bir benlik, kendisi için yeni imkânlar üretmekte zorlanabilir. Buna karşılık kendi sınırlarının kesin olmadığını bilen bir benlik, yeni düşüncelere, ilişkilere, deneyimlere ve hayat biçimlerine açık kalır. Yaratıcılık, yalnızca sanat eserleri üretmek anlamına gelmez; kişinin kendi hayatını daha önce var olmayan bir biçimde kurabilmesi de yaratıcı bir eylemdir. İnsan bazen yeni bir düşünce üreterek, bazen bir ilişkiyi farklı biçimde yaşayarak, bazen geçmişini yeniden yorumlayarak, bazen de kendisi hakkında taşıdığı eski hükmü terk ederek kendi oluşuna yeni bir biçim kazandırır.
Bu nedenle benliğin değeri onun sağlamlığında değil, oluşabilirliğinde yatar. İnsan tamamlanmış olmadığı için daha az değerli değildir. Tam tersine, tamamlanmamışlık onun özgürlük ve yaratıcılık kapasitesinin koşullarından biridir. Henüz tamamlanmamış olmak, henüz gerçekleşmemiş imkânlara sahip olmak anlamına gelir. İnsan geçmişinin ürünü olduğu kadar geleceğinin de imkânıdır. Kendisi hakkında verilmiş son bir hüküm bulunmadığı için kendi hayatını yeniden yorumlayabilir. Bu durum insanı sürekli bir belirsizlik içerisinde bıraksa da aynı zamanda hayatı canlı ve yaratıcı kılar.
Burada özgürlük de yeniden düşünülmelidir. Özgürlük, insanın sınırsız sayıda kimlik arasından istediğini seçebilmesi değildir. İnsan bedeninin, tarihinin, ilişkilerinin, toplumunun, dilinin ve zamanının sınırları içerisinde yaşar. Her şeyi seçemez ve bütün ihtimallerini gerçekleştiremez. Özgürlük bu nedenle sınırsızlık değildir. Özgürlük, sınırlılık içerisinde oluşabilme kapasitesidir. İnsan kendisine verilmiş koşulları bütünüyle seçmemiş olabilir; fakat bu koşullarla nasıl ilişki kuracağını, onlardan nasıl bir hayat çıkaracağını ve kendi oluşunu hangi yönde sürdüreceğini belirli ölçülerde seçebilir.
Karar, özgürlüğün somut biçimidir. Karar vermek, bütün ihtimalleri aynı anda yaşayamamak anlamına gelir. Her tercih bazı ihtimalleri geride bırakır. Bu nedenle özgürlük her zaman bir kayıp boyutu taşır. Fakat tercih aynı zamanda yaratır. Bir ihtimali seçmek, o ihtimali gerçek bir hayata dönüştürmeye başlamaktır. Dolayısıyla seçim hem kapatır hem açar; hem sınırlar hem yaratır. İnsan bütün hayatları yaşayamaz, fakat yaşayabileceği hayatlar arasında seçim yaparak kendi hayatının belirli bir biçimini oluşturabilir.
Benlerimin çokluğu bu yüzden hayatımı daha karmaşık kılmakla kalmaz; ona değer kazandırır. Eğer içimde yalnızca tek bir yönelim bulunsaydı, kararlarımın anlamı büyük ölçüde azalırdı. Karar vermenin varlığı, içimde farklı imkânların bulunduğunu gösterir. Tereddüt her zaman zayıflık değildir; bazen farklı benliklerin henüz birbirleriyle ilişki içerisinde olduğu bir oluş anıdır. Çatışma yalnızca huzursuzluk değildir; bazen yeni bir yönelimin ortaya çıkmasından önceki gerilimdir. Kırılma yalnızca kayıp değildir; bazen daha önce gerçekleşmemiş bir benliğin ortaya çıkabilmesi için gerekli açıklıktır.
Hayatın verimliliği, benliğin hiç kırılmamasında değil, kırılmaların yeni oluşlara dönüştürülebilmesinde ortaya çıkar. İnsan her kırılmadan güçlenmek zorunda değildir; her deneyim öğretici olmak zorunda da değildir. İnsanın kendisini yeniden yorumlayabilme kapasitesi, yaşadığı deneyimlerin anlamını değiştirebilir. Kırılmanın kendisi otomatik olarak yaratıcı değildir. Onu yaratıcı hale getiren, insanın kırılma sonrasında kendisiyle ve dünyayla kurduğu yeni ilişkidir. Bu ayrım önemlidir. Acı tek başına değer üretmez; fakat insanın acıyla kurduğu ilişki yeni bir benlik biçiminin ortaya çıkmasına imkân verebilir.
Böylece benim için oluş, sürekli bir kendini yaratma fantezisi değil, kırılganlık içerisinde gerçekleşen gerçek bir yaşam sürecidir. İnsan kendi hayatını tamamen kontrol edemez. Dünyanın ne getireceğini, başkalarının ne yapacağını, hangi kayıplarla karşılaşacağını ve hangi olayların hayatını değiştireceğini önceden bilemez. Tam da bu nedenle oluş, kontrol etmekten çok karşılaşmakla ilgilidir. İnsan dünyaya maruz kalır, etkilenir, değişir ve ardından bu değişimle ne yapacağına karar verir. Özgürlük burada dünyadan bağımsız olmak değil, dünyadan etkilenirken kendi oluşuna ilişkin bir sorumluluk geliştirebilmektir.
Pessoa'nın açtığı ufuk bu noktada benim için daha da genişler. Pessoa, tek bir insanın içinde farklı dünyaların yaşayabileceğini göstermiştir. Ben ise bu çoğulluğu parçalanma olarak değil, kırılgan ve yaratıcı bir oluşun koşulu olarak düşünüyorum. Benlerim beni parçalamıyor; beni karar vermeye zorluyor. Kararlarım beni sabitlemiyor; beni değiştiriyor. Deneyimlerim beni tamamlamıyor; beni yeniden düşünmeye yöneltiyor. Kırılmalarım beni yalnızca zayıflatmıyor; doğru biçimde karşılandığında yeni imkânlara açabiliyor. Böylece çoğulluk, kırılganlık, karar, deneyim ve oluş aynı ontolojik hareketin farklı boyutları haline geliyor.
Temel sorunun “Tek bir ben mi var, yoksa birçok ben mi?” olduğunu düşünmüyorum. Bu soru, benliğin karmaşıklığını yeterince ifade etmiyor. Daha önemli soru, farklı benliklerin aynı hayat içerisinde nasıl ilişki kurduğu ve bu ilişkinin nasıl bir oluş meydana getirdiğidir. Benlik ne tek bir özdür ne de birbirinden bağımsız kişiliklerin toplamıdır. Benlik, farklılaşan benlerin zaman, beden, hafıza, ilişki, karar ve deneyim içerisinde birbirlerini dönüştürerek oluşturdukları sürekliliktir.
Kendimden başka hiç kimse olmak istemiyorum düşüncesini de artık farklı biçimde anlıyorum. Bu düşünce, kendisini tek bir kimliğe kapatan bir bireyin kendisini koruma arzusu değildir. Ben kendimden başka biri olmak istemiyorum; çünkü kendim dediğim şey zaten tek bir ben değildir. Kendi içimde başkalaşmanın, farklılaşmanın ve yeniden oluşmanın imkânlarını taşıyorum. Başka biri olmaya ihtiyaç duymadan değişebilirim. Kendimden uzaklaşmadan kendimi aşabilirim. Kendi oluşumun içerisinde farklılaşabilir, kırılabilir ve yeniden biçimlenebilirim.
Pessoa burada benim için bir son değil, bir eşiktir. Onun çoğul benliği, insanın kendisiyle kurduğu ilişkinin tekil bir kimlik üzerinden düşünülmek zorunda olmadığını gösterir. Fakat Pessoa'nın açtığı bu alandan daha ileri gidildiğinde, çoğulluğun yalnızca farklı benlerin varlığından ibaret olmadığı görülür. Asıl mesele bu benlerin birbirleriyle kurdukları ilişkidir. Benlerim birbirleriyle karşılaşmasaydı karar vermek zorunda kalmazdım. Kararlarım olmasaydı deneyimlerim aynı biçimde birikmezdi. Deneyimlerim beni değiştirmeseydi oluşum aynı şekilde devam etmezdi. Bu nedenle benlik, kendi içinde kapalı bir kimlik değil, sürekli hareket halinde olan bir oluş ilişkisidir.
Benliğimin kırılganlığı bu yüzden onun en önemli özelliklerinden biridir. Kırılgan olduğum için etkilenebilirim. Etkilenebildiğim için değişebilirim. Değişebildiğim için karar verebilirim. Karar verebildiğim için kendimi oluşturabilirim. Kendimi oluşturabildiğim için hayatım yalnızca bana verilmiş bir hayat olarak kalmaz; benim deneyimlerim, tercihlerim ve yaratıcı müdahalelerim aracılığıyla biçimlenen bir hayata dönüşür. Hayatın değeri de burada ortaya çıkar. Hayat değerli olduğu için oluş vardır; fakat oluşun kendisi de hayatı değerli kılar.
Sonuçta ben kendimi ne tek bir öz ne de birbirinden kopuk birçok kişilik olarak düşünüyorum. Benlerim vardır ve benden içeri vardır. İçimdeki benlerin hepsi benimdir; fakat hiçbiri tek başına beni tüketmez. Ben, onların arasındaki ilişkilerden, gerilimlerden, kararlardan, deneyimlerden ve dönüşümlerden meydana gelen oluşsal sürekliliğimdir. Bu süreklilik hiçbir zaman tamamlanmış değildir. Her yeni deneyim onu yeniden biçimlendirebilir. Her karar yeni bir yön verebilir. Her kırılma başka bir imkân açabilir.
İnsanın kendisiyle ilişkisini tamamlanmış bir kimliği koruma çabası olarak değil, kırılgan bir çoğulluk içerisinde kendisini sürekli oluşturma kapasitesi olarak düşünmek gerekir. İnsan kendisi olduğu için değişmez değildir; değişebildiği halde kendi oluşunun sorumluluğunu taşıyabildiği için kendisidir. Kendilik, değişimin karşısında duran bir öz değil, değişimlerin içerisinde süreklilik kurabilen canlı bir ilişkidir.
Pessoa'nın ardından geriye kalan soru artık yalnızca “Ben kimim?” değildir. Daha derin soru şudur: Benden içeri hangi benler var, bu benlerin kırılganlığı beni hangi kararlarla karşılaştırıyor ve bu kararlar aracılığıyla nasıl bir insan haline geliyorum?
Belki de insanın değeri tam burada ortaya çıkar. Kendisi hakkında son sözün söylenemediği, kendi oluşunun hiçbir zaman tamamen kapanmadığı ve her yeni karşılaşmanın onu başka bir biçimde düşünmeye zorlayabildiği için insan, yalnızca yaşayan değil, kendisini yaşarken yeniden oluşturan bir varlıktır.
Pessoa bana benliğin çoğulluğunu açtı.Bu çoğulluk içinde benim gördüğüm şey ise yalnızca farklı benlerin varlığı değildir. Onların kırılganlığıdır. Bu kırılganlığın kararları doğurmasıdır. Kararların deneyime, deneyimin oluşa, oluşun yaratıcılığa dönüşmesidir.Benliğin en büyük gücü, hiç kırılmamasında değil, kırılabilir olduğu halde yeniden oluşabilmesindedir.