TARİH TEOLOJİ DEĞİLDİR! TARİH DİN DEĞİLDİR! DİN TARİH DEĞİLDİR
İnsan zihni, anlamın susuzluğu içinde sürekli kendisine yeni ufuklar açar. Bazen taşlarda, bazen metinlerde, bazen tapınaklarda, bazen arşivlerde, bazen de kendi korkularında geçmişi arar. Fakat insanlığın asıl olgunluğu, bu arayışta kavramları birbirine karıştırmamak, her alanı kendi hakikati içinde okumaktır. Tarih teoloji değildir; tarih din değildir; din tarih değildir. Bu tezler, yalnızca bir sınıflandırma değil, düşüncenin özgürleşme hakkıdır.
Tarih, olmuş bitmiş şeylerin kutsal bir masal içinde dondurulması değildir. Tarih, insanın geçmişle kurduğu eleştirel ilişkidir. Tarih, belgeyi sorgular, kaynağı tartar, tanıklığı karşılaştırır, yorumla kanıtı ayırır, sessizliği dinler, arşivin tozunu kaldırır. Tarih, neye inanıldığını değil, neyin nasıl bilinebileceğini sorar. Onun dili, iman dili değildir. Tarihin dili, kanıt, eleştiri ve yorum dilidir. Bu yüzden tarih, hiçbir kutsal otoriteye boyun eğmez. Tarihin tek otoritesi, eleştirel aklın ışığında sınanan delildir.
Din ise tarihin bir parçası olabilir; fakat tarih değildir. Din, insanın varoluş korkusu, ölüm bilgisi, umut ihtiyacı, topluluk arzusu ve anlam isteğiyle kurduğu büyük sembolik evrenlerden biridir. Din, yalnızca hükümler, ritüeller ve kurumlar bütünü değildir; aynı zamanda insanın görünmeyene dokunma çabasıdır. İnsan, kendi sonluluğunun kıyısında bir anlam evreni kurmak ister; din bu ihtiyacın en güçlü tarihsel ifadelerinden biridir. Fakat tam da bu yüzden dinin dili ile tarih biliminin dili aynı değildir. Din anlam üretir; tarih anlamı araştırır. Din kutsallık kurar; tarih kutsallığın ne zaman, nasıl ve hangi toplumsal şartlarda kurulduğunu sorar.
Teoloji ise dinin düşünsel olarak sistemleştirilmiş biçimidir. Teoloji, inancın kendi iç düzenini kurar; kutsal olanı kavramsallaştırır; tanrısal olanı yorumlar; metafiziği disipline eder. Teoloji tarih değildir. Tarih, bir inancın doğruluğunu önceden varsaymaz. Tarih, hiçbir kutsal metni, hiçbir kutsal kişi anlatısını ve menkıbesini, hiçbir mucizeyi, hiçbir ilahi müdahaleyi sırf kutsal olduğu için tarihsel gerçeklik ilan etmez. Teoloji iman içinden konuşur; tarih ise mesafeli, eleştirel ve çoğul bir kamusal akıl içinde konuşur. Teoloji, insanın inandığı dünyayı anlamlandırır; tarih, o inançların nasıl doğduğunu, nasıl kurumsallaştığını ve nasıl dönüştüğünü araştırır.
Bu ayrımları yapamadığımızda zihnimiz bulanıklaşır. Din tarih zannedilir; tarih teolojiye dönüştürülür; teoloji kutsal bir arşiv gibi okunur; arşiv dogmaya çevrilir. O zaman insan düşüncesi özgür olmaktan çıkar, itaatkâr olur. O zaman geçmiş, araştırılan bir alan değil, boyun eğilen bir otorite hâline gelir. İşte en büyük entelektüel felaket tam da budur: geçmişi anlamak yerine ona teslim olmak.
Mitoloji burada üçüncü ve çok önemli bir katman olarak karşımıza çıkar. Mitoloji, tarihin düşmanı değildir; fakat tarih de mitolojinin devamı değildir. Mitoloji, insanlığın ilk anlam kurma biçimlerinden biridir. İnsan, yıldızlara bakarak kaderini, doğaya bakarak kökenini, ölüme bakarak sonunu, aşka bakarak kendi kırılganlığını anlamlandırmaya çalışırken mitleri yaratmıştır. Mitoloji, insan zihninin şiirsel hafızasıdır. Mitolojik anlatılar tarihsel belge gibi okunamaz. Bir anlatının sembolik değeri olabilir; ama sembolik değer, tarihsel doğrulukla aynı şey değildir.
Bu yüzden insanlık, olgunlaştıkça mitosu tarihin yerine koymamayı, teolojiyi tarihin ölçütü yapmamayı, dini de tarihsel araştırmanın yerine geçirmemeyi öğrenmek zorundadır. Tarih, inancın hizmetçisi değildir ve kutsal otoritenin gölgesinde yaşamak zorunda değildir.Tarih, insanın kendisini geçmiş içinde eleştirel olarak tanıma sanatıdır, disiplinidir ve deneyimidir. Bu disiplin, sanat ve deneyim, özgürlüğün bilgisel temelidir.
Tarih ile din arasındaki ilişki elbette vardır; fakat bu ilişki özdeşlik ilişkisi değildir. Dinler tarih içinde doğar, büyür, kurumsallaşır, çoğalır, dönüşür, yorumlanır, çatallaşır. Fakat tarih, dinin kendisi değildir. Bir dinin tarihsel gelişimi ile dinin iddia ettiği aşkın doğruluk aynı şey değildir. Bir inanç sisteminin toplumsal serüveni, o inanç sisteminin metafizik iddialarını otomatik olarak doğrulamaz. Tarihçi bu farkı bilmek zorundadır. Çünkü tarihçi, iman eden değil; çözümleyen kişidir.
Teolojinin de kendi yeri vardır. Teoloji, insanın kutsal karşısındaki düşünme biçimidir. Teolojiyi tarih zannetmek, eleştirel aklı iptal etmektir. Teolojik anlatıların tarihsel değeri olabilir; ama bu değer onların kutsallığından değil, hangi toplumsal, kültürel ve zihinsel dünyayı temsil ettiklerinden gelir. Teoloji, sembolün dünyasında anlamlıdır. Tarih ise kanıtın dünyasında anlamlıdır.
İnsanı özgür kılacak düşünce, bu ayrımları keskinleştirebilen düşüncedir. İnsan, ancak neye inandığını, neyi düşündüğünü, neyi kanıtladığını ve neyi yorumladığını birbirine karıştırmadığında özgürleşir. Eğer tarih dini yutarsa, dogma doğar. Eğer din tarihi yutarsa, eleştiri ölür. Eğer teoloji tarih yerine geçerse, hakikat yerine otorite konuşur. Ve otoritenin konuştuğu yerde insanın sesi kısılır.
Bu nedenle modern insanın en temel görevi, insani tecrübenin alanlarını birbirine karıştırmadan korumaktır. Din, insanın varoluşsal anlam dünyasını temsil edebilir. Teoloji, bu anlam dünyasının kavramsal düzeni olabilir. Mitoloji, sembolik hafızanın büyük dili olabilir. Ama tarih, hepsinden farklıdır: tarih, kanıtla çalışan, eleştiriyle ilerleyen, belgeyle sınanan, yorumla derinleşen bir düşünme disiplinidir. Tarih, kutsalın gölgesinde değil, eleştirel aklın ışığında yazılır.
Bütün bunların ötesinde daha derin bir mesele vardır: İnsan kendisini nasıl anlar? İnsan, geçmişe yalnızca bağlı ve bağımlı bir varlık mıdır, yoksa geçmişi dönüştürerek kendi geleceğini kuran bir özne midir? Burada tarih yalnızca bir bilgi alanı olmaktan çıkar; özgürlüğün ontolojisine dönüşür. İnsanın tarihe bakışı, kendi varoluşunu nasıl gördüğünü belirler. Geçmişi kader gibi okuyan toplumlar, geleceği de teslimiyetle düşünür. Geçmişi eleştirel biçimde okuyan toplumlar ise geleceği kurabilir.
İşte bu noktada oluş, varlık ve özgürlük birbirine bağlanır. İnsan donmuş bir öz değildir. İnsan, sürekli oluş içinde bulunan bir varlıktır. Geçmiş de sabit bir kutsal metin değil; yorumlanan, yeniden kurulan, tartışılan bir alandır.Tarih içinde kutsal, değişmez, aşkın ve aşılmaz hiçbir şey yoktur.Tarihin dogması yoktur. Dogmanın tarihi vardır. Tarihin her tarafında insan vardır. Tarih, her şeyiyle insan tecrübesidir. Bu nedenle tarih de din de teoloji de oluşa tabidir; fakat hiçbirisi birbirinin yerine geçemez. Her biri kendi sınırında değer taşır. Bu sınırı korumak, düşüncenin asaletidir.
Açık uygarlık tam da burada başlar. Açık uygarlık, hiçbir geleneği sorgulanamaz kılmaz. Açık uygarlık, hiçbir kutsal anlatıyı tarihsel kanıt yerine koymaz. Açık uygarlık, ne dine düşman bir kör pozitivizme ne de tarihin üzerine çöken bir dogmatizme teslim olur. O, sembolik anlam ile olgusal araştırmayı, inanç ile kanıtı, teoloji ile tarihi, mitoloji ile geçmiş bilgisini birbirinden ayırarak birlikte yaşatır. Bu birlikte yaşama, zayıflık değil; entelektüel olgunluktur.
İnsan onurunu koruyan düşünce budur. İnsanı küçülten şey, inanç sahibi olması değildir. İnsanı küçülten şey, inancını tarihin yerine koymasıdır. İnsanı büyüten şey, kutsala sahip çıkması değil; eleştirel aklı kaybetmemesidir. Düşüncenin özgürlüğü tam da burada sınanır: İnsan, sevdiği, bağlandığı ve inandığı şeyleri bile eleştirebiliyor mu? Kutsal saydığını tarihsel bağlamında görebiliyor mu? İnanırken de sorabiliyor mu?
Gerçek entelektüel cesaret işte budur: Tarihi dinle karıştırmamak; dini teolojiyle özdeşleştirmemek; teolojiyi de tarihe zorla giydirmemek. Hakikat arayışı, alanların birbirine saldırması değildir. Hakikat arayışı, her alanın kendi iç tutarlılığıyla, kendi sınırında, kendi yöntemiyle konuşabilmesidir. Tarih, tarihin diliyle; din, dinin diliyle; teoloji, teolojinin diliyle konuştuğunda insanlık daha dürüst, daha açık, daha özgür olur.
Sonuç olarak şu tez yalnızca bir tanım değil, aynı zamanda bir uygarlık ilkesidir:Tarih teoloji değildir. Tarih din değildir. Din tarih değildir. Bu tez, geçmişi küçültmez; aksine geçmişi büyütür. Tarihin teoloji ve din olmadığı tezi, geçmişi dogmadan kurtarır. Tarihin teoloji ve din olmadığı tezi, insanı da dogmadan kurtarır. Dogmatizmden kurtulduğu zaman insan, kendi tarihini yazabilecek kadar özgür olabilir.