ŞUŞA BEYANNAMESİ: TÜRK JEOPOLİTİĞİNİN MONROE DOKTRİNİ Mİ?
15 Haziran, takvim yapraklarında her ne kadar sıradan bir tarih gibi görünse de, gerçekte XXI. yüzyıl Türk jeopolitiğinin dönüm noktalarından birini temsil etmektedir. Çünkü 15 Haziran günü, Türkiye ile Azerbaycan arasındaki ilişkileri klasik dostluk ve stratejik ortaklık çerçevesinin ötesine taşıyarak kurumsal bir müttefiklik seviyesine yükselten Şuşa Beyannamesi'nin imzalandığı gündür. Diğer taraftan bu belgeyi yalnızca iki kardeş devlet arasında imzalanmış bir siyasi mutabakat olarak değerlendirmek eksik bir okuma olacaktır. Şuşa Beyannamesi, Karabağ Zaferi sonrasında Güney Kafkasya'da oluşan yeni güç dengesinin hukuki ve siyasi tescili, Orta Koridor ‘un jeoekonomik vizyonu ve Türk dünyasının gelecekteki stratejik bütünleşmesine yönelik ortak iradenin ilanıdır. Bu yönüyle 15 Haziran, sadece Türkiye ve Azerbaycan açısından değil, bölgesel jeopolitiğin yeniden şekillenmesi ve Türk dünyasının ortak jeostratejik kimlik arayışının somut bir devlet politikası haline gelmesi bakımından da tarihî bir dönüm noktasıdır.
Uluslararası ilişkiler tarihinde bazı belgeler sadece devletler arasındaki ilişkileri düzenlemekle kalmaz, aynı zamanda yeni bir jeopolitik alanın sınırlarını çizer ve o coğrafyada hangi aktörlerin belirleyici olacağını ilan eder. 1823 tarihli Monroe Doktrini'nin temel mantığı da buydu. Amerika Birleşik Devletleri, “Amerika Amerikalılarındır” anlayışıyla Avrupa güçlerine, Batı Yarımküre’nin artık dış müdahaleye kapalı yeni bir stratejik alan olduğunu ilan etmişti.
Şuşa Beyannamesi de bu açıdan değerlendirildiğinde, Türk jeopolitiğinin XXI. yüzyıldaki ilk kapsamlı bölgesel güç doktrini olarak okunabilir. Elbette iki belge arasında tarihsel ve hukuki farklılıklar bulunmaktadır. Bununla birlikte her iki belgede stratejik mantık bakımından dikkat çekici benzerlikler bulunduğunu söylemek te mümkündür. Şuşa Beyannamesi, Türkiye ve Azerbaycan'ın ortak iradesiyle, Güney Kafkasya ve daha geniş anlamda Türk dünyasının güvenlik, ulaştırma ve enerji mimarisinin bölge dışı güçler tarafından değil, öncelikle bölge ülkeleri tarafından şekillendirilmesi gerektiğini ortaya koymaktadır.
Karabağ Zaferinden Sonra Yeni Bir Jeopolitik Alanın İlanı
Monroe Doktrini nasıl Latin Amerika’daki sömürge düzenine meydan okuduysa, Şuşa Beyannamesi de Karabağ Zaferi sonrasında Güney Kafkasya'da otuz yıllık statükonun sona erdiğini ilan etmektedir. Bu çerçevede Belgede;
“Azerbaycan'ın 44 gün süren Vatan Savaşı'nda zafer kazanarak Ermenistan'ın 30 yıldır süren saldırgan politikasını durdurduğu, topraklarını işgalden kurtardığı, tarihi adaleti ve uluslararası hukuku yeniden sağladığı" özellikle vurgulanmaktadır.
Bu ifade sadece geçmişe yönelik bir değerlendirme olarak görmemek gerekir. Zira bu ifade aynı zamanda yeni dönemde Güney Kafkasya’nın hangi siyasi gerçeklikler üzerine inşa edileceğinin ilanı anlamına gelmektedir. Beyanname, Karabağ meselesini uluslararası müzakereye açık bir sorun olmaktan çıkarıp yeni bölgesel düzenin temel taşı haline getirmektedir.
Ortak Güvenlik Alanı Oluşturma İradesi
Monroe Doktrini'nin temel amacı Batı Yarımküre'yi Avrupa güç rekabetinden uzak tutmaktı. Şuşa Beyannamesi ise Güney Kafkasya'nın güvenliğinin Türkiye ve Azerbaycan’ın ortak stratejik iradesiyle korunacağını göstermektedir.
Belgede;
“Taraflardan herhangi birinin bağımsızlığına, egemenliğine, toprak bütünlüğüne veya güvenliğine karşı tehdit ve saldırı gerçekleştirildiğinde... gerekli yardımı yapacaklardır.”
hükmü yer almaktadır.
Bu maddeyi yalnızca ikili bir savunma taahhüdü olarak değerlendirmek yetersiz kalacaktır. Söz konusu düzenleme, Karabağ Zaferi sonrasında Güney Kafkasya'da şekillenen yeni güvenlik mimarisinin iki temel aktörü olan Türkiye ve Azerbaycan'ın ortak bir stratejik güvenlik havzası ve bölgesel caydırıcılık alanı oluşturma iradesinin hukuki ve siyasi tezahürü olarak okunmalıdır.
Burada asıl dikkat çekici olan husus, Şuşa Beyannamesi'nin güvenliği yalnızca askeri güç unsurlarıyla sınırlı bir kavram olarak ele almamasıdır. Ortak tatbikatlardan savunma sanayiinde bütünleşmeye, teknoloji paylaşımından müşterek harekât kabiliyetinin geliştirilmesine kadar uzanan geniş bir iş birliği alanı, iki ülke arasında ortak caydırıcılık kapasitesi üreten yeni bir stratejik güvenlik ekosisteminin temel unsurları olarak kurgulanmaktadır.
Bu yönüyle Şuşa Beyannamesi, Türk jeopolitiğinde ilk kez ortak bir savunma ekosistemi oluşturma iradesini ortaya koymaktadır.
Zengezur Koridoru: Jeopolitik Bağımsızlığın Anahtarı
Monroe Doktrini'nin başarısı, Amerika’nın kendi jeopolitik havzasını aynı zamanda bir ekonomik ve stratejik etki alanına dönüştürebilmesinden kaynaklanmaktadır. Bu açıdan Şuşa Beyannamesi de benzer bir jeoekonomik vizyon ortaya koymaktadır. Nitekim Beyanname'de, "Zengezur Koridoru'nun açılmasının ve Nahçıvan-Kars demiryolunun inşasının iki ülke arasındaki ulaştırma ve iletişim ilişkilerinin yoğunlaştırılmasına önemli katkı sağlayacağı" vurgulanmaktadır.
Ancak Zengezur Koridoru, yalnızca bir ulaşım projesi değildir. Bu hat, Türkiye'yi Türkistan coğrafyasına bağlayacak, Azerbaycan’ın jeopolitik bütünlüğünü güçlendirecek ve Orta Koridoru Avrasya’nın en önemli ticaret güzergâhlarından biri haline getirecektir. Aynı zamanda Türk Devletleri Teşkilatı’nın ekonomik ve stratejik altyapısını oluşturarak Türk dünyasını ortak tarih ve kültür ekseninden çıkarıp ortak çıkarlar ve ortak jeopolitik hedefler etrafında şekillenen bir güç alanına dönüştürme potansiyeli taşımaktadır.
Enerji Koridorlarından Güç Koridorlarına
Beyannamede Türkiye ve Azerbaycan'ın, "Bölgenin ve Avrupa'nın enerji güvenliğine katkı veren... Güney Gaz Koridoru'nun hayata geçirilmesindeki öncü rolü" özellikle vurgulanmaktadır.
Ancak burada asıl mesele sadece enerji değildir, asıl medele enerji üzerinden jeopolitik etki üretmektir. Bilindiği üzere modern uluslararası sistemde büyük güç olmanın ölçütlerinden biri kuşkusuz enerji yollarını kontrol edebilme kapasitesidir. Şuşa Beyannamesi, Türkiye ve Azerbaycan’ı enerji üreten ülkeler olmaktan çıkarıp Avrasya enerji akışını yöneten stratejik aktörler haline getirmeyi hedeflemektedir. Bu yönüyle belge, jeoekonomiyi jeopolitiğin temel aracı olarak kullanan çağdaş bir devlet aklını yansıtmaktadır.
Türk Dünyası İçin Bölgesel Güç Doktrini
Şuşa Beyannamesi'nin Monroe Doktrini'ne en fazla yaklaştığı nokta, Türk dünyasına ilişkin ortaya koyduğu stratejik vizyondur.
Belgede, "Türk dünyasının sürekli olarak gelişimine yönelik karşılıklı faaliyetlerin bölgesel ve uluslararası düzeyde ileriye götürülmesi" ve "Türk dünyasının birlik ve refahına hizmet edecek ulusal ve uluslararası çabaların artırılması" hedef olarak gösterilmektedir.
Bu ifadeler, Türkiye ve Azerbaycan'ın kendilerini sadece iki bağımsız devlet olarak değil, daha geniş bir Türk jeopolitik havzasının çekirdek aktörleri olarak gördüğünü ortaya koymaktadır.
Dolayısıyla buradaki stratejik amaç, askeri ittifak kurmaktan ziyade,
- ortak güvenlik,
- ortak enerji ağı,
- ortak ulaştırma sistemi,
- ortak diplomatik refleks,
- ortak ekonomik alan
oluşturabilmektir.
Bu yönüyle Şuşa Beyannamesi, Türk dünyasının entegrasyonuna yönelik ilk kapsamlı jeopolitik çerçeveyi sunmaktadır.
Bölgesel Sahiplenme İlkesi
Belgenin satır aralarında yer alan en önemli stratejik mesajlardan biri de bölgesel meselelerin bölge ülkeleri tarafından çözülmesi anlayışı olduğunu söylemek mümkündür. Şuşa Beyannamesi, doğrudan ifade etmese de, Güney Kafkasya'nın geleceğinin dış güç rekabetiyle değil, bölgesel aktörlerin iş birliğiyle şekillenmesi gerektiği fikrine dayanmaktadır. Bu anlayış, Türk dış politikasında son yıllarda giderek güçlenen "bölgesel sahiplenme" yaklaşımının Kafkasya'daki yansımasıdır.
Türk Jeopolitiğinin Şuşa Doktrini
Şuşa Beyannamesi'ni Monroe Doktrini ile birebir özdeşleştirmek elbette doğru olmayacaktır. Zira Monroe Doktrini dışlayıcı ve hegemonik bir güvenlik anlayışına dayanırken, Şuşa Beyannamesi iş birliği ve bölgesel istikrar vurgusu yapmaktadır. Ancak stratejik açıdan bakıldığında iki belge arasında önemli bir ortak nokta vardır ki; “Her ikisi de kendi jeopolitik havzasında yeni bir siyasi irade ve yeni bir güç düzeni inşa etme iddiası taşımaktadır.”
Bu nedenle Şuşa Beyannamesi;
- Karabağ Zaferi'nin diplomatik tescili,
- Güney Kafkasya'nın yeni güvenlik mimarisi,
- Orta Koridor'un jeoekonomik manifestosu,
- Türk dünyasının entegrasyon stratejisi,
- XXI. yüzyılda Türk jeopolitiğinin bölgesel güç doktrini
olarak değerlendirmek gerekir.
Bununla birlikte Şuşa Beyannamesi'nin uluslararası ilişkiler literatüründeki en doğru karşılığı şu şekilde ifade etmek mümkündür:
Eğer Monroe Doktrini “Amerika Amerikalılarındır” anlayışının ürünü ise, Şuşa Beyannamesi de “Türk dünyasının güvenliği, refahı ve geleceği, öncelikle Türk devletlerinin ortak stratejik iradesiyle şekillenecektir” düşüncesinin siyasi ve jeopolitik ifadesidir.