AVRUPA’NIN TRUMP VE PUTİN ILE KAFKASYA REKABETİ
Bu başlık 3 Mayıs 2026 tarihli Ani Avetisyan ve Andrea Palasciano tarafından “Bloomberg” için kaleme alınan “Armenia Summits Europe’s Caucasus Rivalry With Trump and Putin” adlı makale alınmıştır. Aslında bu yazının kaleme almama da bu makale sebep oldu. Zamanı olanları söz konusu makaleyi okumalarını tavsiye ederim.
Bilindiği üzere ikinci Karabağ Savaşı sonrasında Güney Kafkasya’da ortaya çıkan yeni jeopolitik tablo, bölgeyi donmuş çatışma alanından stratejik bağlantı ve rekabet merkezine dönüştürmüştür. Azerbaycan’ın sahadaki üstünlüğünü pekiştirmesi ve Ermenistan ile normalleşme ihtimalinin güçlenmesi, ulaşım koridorlarının açılması ve enerji hatlarının çeşitlenmesi açısından yeni fırsatlar yaratmıştır. Bu gelişmeler, Rusya’nın geleneksel nüfuzunu zorlayan, ABD, Avrupa Birliği, Türkiye ve Çin gibi aktörlerin bölgeye artan ilgisini tetikleyen çok eksenli bir rekabet ortamı doğurmuştur. Güney Kafkasya, enerji arz güvenliği, ticaret koridorları ve jeopolitik denge arayışlarının kesiştiği kritik bir jeostratejik düğüm haline gelmesi, bölgesel iş birliği ihtimalleri ile büyük güç rekabeti aynı anda derinleşerek yeni bir gerçeklik doğmuştur.
Güney Kafkasya, tarihsel olarak büyük güçlerin rekabet alanı olmakla birlikte, son dönemde yaşanan gelişmeler bu rekabetin hem yoğunluğunu hem de niteliğini önemli ölçüde dönüştürmektedir. Ermenistan’da düzenlenen Avrupa Siyasi Topluluğu toplantısı ve Avrupa Birliği-Ermenistan zirvesi, yalnızca diplomatik etkinlikler değil, aynı zamanda Avrupa’nın bölgeye yönelik stratejik angajmanının somut göstergeleri olarak öne çıkmaktadır. Bu zirveler, aynı zamanda ABD, Rusya, Avrupa Birliği, Türkiye ve Çin gibi aktörlerin bölge üzerindeki nüfuz mücadelesinin yeni bir evreye girdiğini ortaya koymaktadır.
Bu dönüşümün en kritik tetikleyicilerinden biri, Ermenistan ile Azerbaycan arasında uzun yıllara yayılan çatışmanın sona ermesiyle oluşan yeni jeopolitik gerçekliktir. Dağlık Karabağ meselesinin büyük ölçüde kapanması, bölgedeki ulaşım ve enerji koridorlarının yeniden şekillenmesine zemin hazırlamıştır. Bu bağlamda, Güney Kafkasya artık yalnızca bir güvenlik sorunu alanı değil, aynı zamanda Avrupa ile Asya arasında stratejik bir geçiş hattı olarak yeniden tanımlanmaktadır. Özellikle Orta Doğu’daki çatışmalar ve Rusya-Ukrayna savaşı nedeniyle kuzey ve güney ticaret rotalarının kesintiye uğraması, Kafkasya’nın önemini daha da artırmıştır. Böylece bölge, alternatif enerji ve lojistik koridorlarının merkezinde yer alan bir “jeoekonomik köprü” haline gelmiştir.
Bu yeni denklemde dikkat çeken en önemli gelişmelerden biri, ABD’nin bölgeye yönelik artan ilgisidir. Donald Trump yönetimi tarafından desteklenen ve “Uluslararası Barış ve Refah Rotası” olarak adlandırılan girişim, yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda jeopolitik bir hamle olarak değerlendirilmesi gerekir. ABD’nin Ermenistan ile ortaklık üzerinden Azerbaycan’ı Nahçıvan’a bağlayan ulaşım hattında uzun vadeli ekonomik pay elde etmeyi hedeflemesi, Washington’ın bölgedeki varlığını kalıcı hale getirme niyetini açıkça göstermektedir. Bu girişim, enerji hatları, demiryolu bağlantıları ve dijital altyapı projeleriyle desteklenerek çok boyutlu bir entegrasyon vizyonu sunmaktadır.
Avrupa Birliği’nin yaklaşımı ise daha çok ekonomik entegrasyon ve kurumsal bağların güçlendirilmesi üzerine kuruludur. Ermenistan ile planlanan 2,5 milyar avroluk finansman paketi ve bağlantı ortaklığı, AB’nin bölgeyi kendi ekonomik ve normatif sistemine entegre etme stratejisinin bir parçasıdır. Bu durum, Avrupa’nın yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda siyasi ve ideolojik nüfuzunu da artırma çabası olarak okunabilir. “Demokratik dayanıklılık” ve hibrit tehditler gibi başlıkların zirve gündeminde yer alması, AB’nin güvenlik anlayışının klasik askeri boyutun ötesine geçtiğini göstermektedir.
Buna karşılık Rusya, Güney Kafkasya’daki geleneksel nüfuz alanını kaybetme riskiyle karşı karşıyadır. Ermenistan’ın Moskova ekseninden uzaklaşarak AB ve ABD ile daha yakın ilişkiler kurma yönündeki adımları, Kremlin açısından stratejik bir meydan okuma niteliği taşımaktadır. Rusya’nın Ermenistan üzerindeki en önemli kaldıraçlarından biri olan enerji bağımlılığı, bu süreçte açık bir baskı unsuru olarak kullanılmaktadır. Vladimir Putin’in, Ermenistan’ın aynı anda hem Avrasya Ekonomik Birliği’nde hem de Avrupa Birliği ile entegrasyon sürecinde yer alamayacağı yönündeki açıklamaları, Moskova’nın bu konuda ne kadar net bir tutum benimsediğini ortaya koymaktadır.
Türkiye ise bu yeni jeopolitik denklemde kilit aktörlerden biri olarak öne çıkmaktadır. Azerbaycan ile güçlü stratejik ortaklığı ve bölgesel ulaşım projelerindeki rolü sayesinde Türkiye, Güney Kafkasya’nın yeniden şekillenmesinde aktif bir konum elde etmiştir. Ermenistan ile sınırların açılmasına yönelik olası adımlar, Ankara’nın bölgesel normalleşme sürecine katkı sunma isteğini göstermektedir. Bu gelişme, yalnızca iki ülke arasındaki ilişkileri değil; aynı zamanda bölgesel ticaret ve ulaşım ağlarını da doğrudan etkileme potansiyeline sahiptir.
Çin’in Kuşak ve Yol Girişimi kapsamında bölgeye olan ilgisi de dikkate alındığında, Güney Kafkasya’nın küresel rekabetin kesişim noktalarından biri haline geldiği görülmektedir. Bu durum, bölge ülkeleri için hem fırsatlar hem de riskler barındırmaktadır. Özellikle Ermenistan’ın çok yönlü dış politika arayışı, bir yandan ekonomik kalkınma ve entegrasyon fırsatları sunarken, diğer yandan büyük güçler arasında denge kurma zorunluluğunu beraberinde getirmektedir.
Cumhurbaşkanı Yardımcı Cevdet Yılmaz’ın Erivan’da düzenlenen Avrupa Siyasi Topluluğu Zirvesi’ne katılması, Türkiye’nin son dönemde benimsediği çok boyutlu ve proaktif diplomasi anlayışının önemli bir yansıması olarak okumak gerekir. Ankara, bu tür platformları sadece Avrupa ile ilişkileri geliştirme aracı olarak değil, aynı zamanda bölgesel istikrarın inşasında aktif rol üstlenebileceği çok taraflı diplomasi zeminleri olarak görmektedir. Özellikle Güney Kafkasya’da Karabağ sonrası oluşan yeni jeopolitik denklemde Türkiye, hem Azerbaycan ile stratejik ittifakını sürdürmek hem de Ermenistan ile normalleşme sürecini ilerletmek adına dengeli bir yaklaşım izlemektedir.
Bu çerçevede zirve, Türkiye açısından üç temel başlıkta önem taşımaktadır: Birincisi, Avrupa ile siyasi ve ekonomik diyalog kanallarını açık tutarak ilişkileri kurumsal zeminde çeşitlendirmek; ikincisi, enerji güvenliği ve ulaştırma koridorları gibi alanlarda Türkiye’nin merkez ülke rolünü pekiştirmek; üçüncüsü ise bölgesel sorunların çözümünde “kolaylaştırıcı” ve “istikrar sağlayıcı” aktör kimliğini güçlendirmektir. Türkiye’nin, Avrupa Birliği üyesi ülkelerin yanı sıra Kanada gibi aktörlerin de yer aldığı bu geniş platformda bulunması, Ankara’nın yalnızca bölgesel değil, küresel ölçekte de söz sahibi olma hedefiyle örtüşmektedir. Özellikle Ermenistan’a bu düzeyde ilk ziyaretin gerçekleşecek olması, Türkiye’nin diyalog ve normalleşme yönündeki iradesini ortaya koyan önemli bir adım niteliği taşımaktadır.
Bu zirve ile ilgili Almanya’da Avrupa ve Ermenistan: Erivan'daki Büyük Tren İstasyonu” (https://taz.de/Europa-und-Armenien/!6175820/) başlığı ile çıkan makalede zirvenin tarihinin seçimi tesadüf olmadığı hususu vurgulanmakta ve bu zirvenin Erivan’da yapılmasında Batı’nın Paşinyana desteği anlamına geldiği belirtilmektedir. Makaleye göre, Nikol Paşinyan yönetiminin barış ve normalleşme hedefleri ile iç siyasi riskler arasındaki gerilime dayanmaktadır. Azerbaycan ile henüz kalıcı bir barış anlaşması sağlanamamış olsa da anayasa değişikliği talebi, sınırların açılması ve Türkiye ile normalleşme süreci hükümetin öncelikleri arasında yer almaktadır. Bununla birlikte bu süreç, özellikle seçim öncesinde toplum içinde ciddi tartışmalara ve “taviz” eleştirilerine yol açıyor.
Yine makaleye göre, 7 Haziran seçimleri öncesinde Erivan’da düzenlenen zirveler, Paşinyan’ın dış politika hamlelerini iç politikada meşruiyet aracı olarak kullanma çabasını yansıtmaktadır. Buna rağmen muhalefetin zayıflığı iktidarın avantajı olsa da kamuoyundaki hoşnutsuzluk ve demokratik kurumların zayıflığına yönelik eleştiriler dikkat çekmektedir. Özellikle Thomas de Waal gibi gözlemciler, hükümetin reform kapasitesinin sınırlı olduğunu ve yargı başta olmak üzere demokratik yapıların kırılganlığını vurgulamaktadırlar.
Bu konu ile ilgili İtalya menşeli ANSA sitesinde “Ermenistan'ın Tehlikeli Oyunları, Avrupa ve Asya Arasında Bir Kavşak Noktası” (https://www.ansa.it/) başlıklı yazıda Erivan’ın AB’ye yöneldiği ve Moskova'dan uzaklaştığı, ayrıca bir ticaret merkezi olmak istediği belirtilerek bu rağmen ülke hâlâ Rusya’nın etki alanından tamamen çıkmış olduğunu söylemenin mümkün olmadığı altını çiziyor. Makaleye göre, Avrupa Siyasi Topluluğu ve AB ile düzenlenen zirveler, Ermenistan’ın Batı’ya yönelimini güçlendiren sembolik ve stratejik adımlar olarak öne çıkarken, ülke içinde halkın Avrupa, Rusya ve ABD arasında bölünmüş algısı dikkat çekiyor. Bu çok yönlü dış politika şimdilik işlese de uzun vadede Erivan’ın net bir tercih yapmak zorunda kalabileceği vurgulanıyor.
Öte yandan yazının temel vurgularından biri de Ermenistan’ın jeoekonomik rolü. AB’nin desteklediği “Orta Koridor” projesiyle Türkiye ve Azerbaycan üzerinden Avrupa-Asya bağlantısının hızlandırılması hedefleniyor. Bu hat, geleneksel deniz yoluna kıyasla süreyi ciddi biçimde kısaltma potansiyeline sahiptir. ABD ve küresel şirketlerin de dâhil olduğu bu süreç, Ermenistan’ı önemli bir ticaret ve transit merkezi haline getirebilir. Ancak Rusya ve İran ile yürütülen alternatif ticaret hatları, bu stratejinin önünde belirsizlik yaratmaya devam ediyor.
Sonuç olarak, Güney Kafkasya’da ortaya çıkan yeni tablo, klasik jeopolitik rekabetin ötesinde, çok katmanlı bir güç mücadelesine işaret etmektedir. Enerji, ulaşım, dijital altyapı ve güvenlik boyutlarının iç içe geçtiği bu süreçte, bölge ülkelerinin alacağı kararlar yalnızca kendi geleceklerini değil, aynı zamanda Avrupa ile Asya arasındaki güç dengelerini de belirleyecektir. Ermenistan’da düzenlenecek zirveler bu açıdan yalnızca diplomatik etkinlikler değil; aynı zamanda yeni bir küresel düzenin inşa sürecinde kritik dönüm noktaları olarak değerlendirilmelidir.