KAFKASYA DAĞLARINDA AÇAN ÇİÇEK, ANADOLU’DA NEDEN SÖNDÜ

09 Şub 2026 - 12:11 YAYINLANMA

Bu başlık, kelimenin tam anlamıyla Bakü Fatihi ve Türk savunma sanayinin piri Nuri Paşa (Killigil)’yı anlatmak için tercih ettim. Çünkü onun hayatı, sıradan bir askerî kariyerin değil; mücadeleyle yoğrulmuş, fedakârlıkla anlam kazanmış bir vatan sevdasının hikâyesidir. Cepheden cepheye koşan bu genç subay, daha yaşının ve rütbesinin çok ötesinde bir tarihsel yük omuzlamış, adını yalnızca savaş meydanlarına değil, milletlerin hafızasına da kazımıştır.

Nuri Paşa, henüz genç bir subayken, Osmanlı Devleti’nin en zor anlarında ön saflarda yer almıştır. Kut’ül-Amâre’de, amcası Halil Paşa’nın komutasında İngiliz ordusuna karşı kazanılan ve İngiliz askerî tarihine ağır bir hezimet olarak geçen zaferin hem tanığı hem de aktif bir parçası olmuştur. Bu tecrübe, onun askerî ufkunu şekillendiren ilk büyük kırılma noktalarından biri olmuştur. Ardından Trablusgarp’ta, imkânsızlıklar içinde yürütülen direnişte görev almış; düzenli ordu imkânı olmaksızın, yerel unsurlarla nasıl mücadele edileceğini sahada öğrenmiştir. Bu cephe tecrübelerine ek olarak, padişah yaverliği görevinde bulunması, Nuri Paşa’ya yalnızca askerî değil, devletin merkezî karar alma mekanizmalarını yakından tanıma imkânı da kazandırmıştır. Böylece cephede edindiği pratik tecrübe ile saray çevresinde kazandığı siyasal ve idarî bakış açısı birleşmiş; bu birikim, Nuri Paşa’yı sıradan bir subaydan ziyade, zor şartlarda inisiyatif alabilen ve askerî başarıyı siyasal sezgiyle tamamlayabilen bir kumandan hâline getirmiştir.

İşte bu birikimdir ki, 1918’de Azerbaycan coğrafyası kader anına sürüklenirken, Azerbaycan Halk Cumhuriyeti yöneticileri, Kafkasya’daki askerî harekâtın başına özellikle Nuri Paşa’nın getirilmesini talep etmişlerdir. Bu tercih, bir akrabalık ya da duygusal bağdan ziyade, sahada kendini ispat etmiş bir askerî ve siyasî sezginin kabulüdür. Nuri Paşa, yaşı genç, rütbesi resmî hiyerarşi içinde görece düşük olmasına rağmen, Kafkas İslam Ordusu’nun komutanlığı gibi son derece kritik bir görevi üstlenmiştir. Bu nedenle kendisine, hukuken değil ama fiilen ve sembolik olarak “paşa” rütbesi verilmiş, yani fahri olarak paşalığa yükseltilmiştir. Bu durum, Osmanlı askerî geleneğinde nadir görülen; liyakatin, yaş ve kıdemin önüne geçtiği istisnai bir tarihsel örnektir.

Bakü’ye uzanan bu yürüyüş, Nuri Paşa’nın hayatındaki zirve anıdır. Kafkasya’da açan çiçek, onun komutasında filizlenmiş, Bakü’nün kurtuluşu, yalnızca bir askerî başarı değil, Azerbaycan’ın devlet olarak hayata tutunmasının ön şartı olmuştur. Ancak tarih, çoğu zaman en çok emek verenlere en ağır bedelleri ödetir. Nuri Paşa’nın sonraki hayatı, bu bedelin sessizce ödendiği bir yalnızlık hikâyesine dönüşecektir. Yine de geriye dönüp bakıldığında, bu başlık onun için yalnızca bir edebî ifade değil, hayatının özetidir. Çünkü Nuri Paşa, gerçekten de Kafkasya’da açmış, fakat değeri zamanında yeterince anlaşılamadığı için Anadolu’da sönmüş bir çiçektir.

Tarihi bazı isimler vardır ki yalnızca yaşadıkları dönemi değil, kendilerinden sonra gelen tartışmaları da şekillendirir. Nuri Paşa, bu isimlerden biridir. Onun hayatı, cephede kazanılan bir zaferin masa başında nasıl tartışmalı hâle getirildiğini; bir askerin nasıl sanayiciye, bir kumandanın nasıl stratejik bir fikre dönüştüğünü gösteren uzun ve çetin bir yolculuktur. Bakü’de dalgalanan umut ile Anadolu’da kurulan bir fabrikanın sessizliği arasında uzanan bu hikâye, aslında bağımsızlık ile bağımlılık, hatırlamak ile unutturmak arasındaki gerilimin hikâyesidir. İşte bu yazıyla Nuri Paşa – Azerbaycan harekâtı– Savunma Sanayii ekseninde, Kafkasya’da açan ve adına şiirler yazılan, marşlar okutulan bir çiçeğin Anadolu’da neden solduğunu ve hangi şartlarda yeniden filizlenebileceğini anlamaya çalışmaktayım. 

Evet, Nuri Paşa’nın hayatı, yalnızca bir askerî biyografi değil; güç dengelerinin, bağımsızlık arayışlarının ve büyük devlet siyasetinin sert gerçekleriyle örülü bir ibret metnidir. Onun hikâyesi, Kafkasya’da kazanılan bir zaferin neden Anadolu’da yeterince sahiplenmediği, kurduğu silah fabrikasının neden sadece bir sanayi tesisi olarak görülmeyip, küresel siyasetin hedef tahtası hâline geldiğini anlamak bakımından son derece öğreticidir.

Nuri Paşa’nın Kafkas İslam Ordusu komutanı olarak Bakü’de gösterdiği askerî başarı, yalnızca cephede kazanılmış bir zafer değildi. Bu başarı, petrol, ulaşım hatları ve Türk dünyasının siyasal geleceği açısından küresel dengeleri sarsan bir hamleydi. Bakü’nün fethi, İngiltere’den Almanya’ya, Bolşevik Rusya’dan bölgesel aktörlere kadar birçok güç için kabul edilebilir bir gelişme değildi. Nuri Paşa bu yönüyle, yalnızca bir komutan değil, mevcut düzeni zorlayan bir aktör hâline gelmişti. Mondros Mütarekesi sonrasında İngilizler tarafından Batum’da tutuklanması, askerî bir gerekçeden çok, bu siyasî rahatsızlığın bir yansımasıydı.

Ne acıdır ki, tarih, ideallerle değil dengelerle yürür. Mondros Mütarekesi ile birlikte aynı isim, galiplerin kurduğu masanın öte tarafında kalmıştır. Osmanlı’nın yenilgisi Bakü fatihinin zaferi gölgelemiş, saha kazanılan zafer, masada kaybedilmişti. Bakü’nün fatihi, bu kez İngilizler tarafından Batum’da tutuklanan bir “zanlı”ya dönüştürüldü. Basın yoluyla üretilen kışkırtıcı anlatılar, siyasetin işine yarayan bir sis perdesi kurdu. Oysa asıl mesele, Bakü’de kurulan denklemin bozulması ve Kafkasya’daki Türk varlığının tasfiyesiydi. 8 Ağustos 1919’da yargılanmak üzere sevk edilirken Kafkasyalıların yardımıyla Batum Hapishanesi’nden kaçırılması, yalnızca bir firar değildi; Bakü’de açan çiçeğin hâlâ diri olduğunu gösteren son tomurcuktu. Bu, bir vefa hareketiydi; bir devlet aklının, kurtarıcısına sessizce sahip çıkışıydı.

Cumhuriyet dönemine gelindiğinde Nuri Paşa’nın hedef hâline gelmesi, cephedeki rolüyle sınırlı kalmamıştır. Onun Beykoz’da kurduğu silah ve mühimmat fabrikası, genç Türkiye için stratejik bir atılım anlamına geliyordu. Bu fabrika, Türkiye’nin savunma alanında dışa bağımlılığını azaltma potansiyeline sahipti. Ancak tam da bu nedenle, bu girişim dönemin süper güçleri açısından rahatsız edici bulunmuştur. Zira Birinci Dünya Savaşı sonrasında kurulan uluslararası düzen, Türkiye gibi ülkelerin silah üretimini sınırlamayı; güvenliği, büyük güçlerin denetiminde tutmayı amaçlıyordu. Kendi silahını üreten bir Türkiye, yalnızca askerî değil, siyasal olarak da öngörülemez bir aktör demekti.

Nuri Paşa’nın şahsı, bu stratejik endişelerin somutlaştığı bir sembole dönüştü. Cephede Bakü’yü kurtaran komutan ile fabrikada silah üreten sanayici aynı kişiydi. Bu süreklilik, onu yalnızca geçmişin değil, geleceğin de tehdit unsuru olarak algılatıyordu. Beykoz’daki fabrikanın varlığı, Türkiye’nin kendi savunma kapasitesini inşa edebileceğini gösteriyordu. Bu da bölgesel dengeler üzerinde söz sahibi olmak isteyen güçler açısından istenmeyen bir ihtimali temsil ediyordu. Bu bağlamda Nuri Paşa’nın giderek yalnızlaştırılması, siyasî ve bürokratik korumadan mahrum bırakılması tesadüf değildir.

1949’daki fabrika patlaması, resmî kayıtlarda bir kaza olarak yer alsa da Nuri Paşa’nın geçmişi ve taşıdığı sembolik anlam dikkate alındığında, bu olay yalnızca teknik bir hadise olarak okunmamaktadır. Patlama, bağımsız savunma sanayii fikrinin de ağır bir darbe aldığı bir dönüm noktasıdır. Nuri Paşa’nın bu patlamada hayatını kaybetmesiyle, bir ideal de fiilen sahneden çekilmiştir. Ardından gelen İstanbul müftüsünün vücut bütünlüğü tam olmadı gerekçesiyle cenaze namınızı kıllanamayacağı yönündeki fetvası, mezarının uzun yıllar ihmal edilmiş hâli, bu tasfiyenin yalnızca fizikî değil, aynı zamanda hafızasal olduğunu göstermektedir. İşin özü nasıl ki Kut-ül Amare zaferi milletimizin hafızasında silinmişse aynı şekilde Nuri ve üstlendiği misyon da bu milletin hafızasında silinmek istenmiştir. 

Bugün geriye dönüp bakıldığında şu gerçek daha berrak görünmektedir: Türkiye’de açılan bir silah fabrikası, yalnızca bir ekonomik girişim değil; egemenlik iddiasının somutlaşmış hâliydi. Nuri Paşa ise bu iddianın taşıyıcısıydı. Bu nedenle hedef hâline geldi. Kafkasya’da açan çiçek, Anadolu’da yalnızca kaderin cilvesiyle değil, büyük güçlerin çizdiği sınırlar içinde soldu. Ancak bu soluş, tamamen bir yok oluş değildir. Nuri Paşa’nın hikâyesi, bugün yeniden konuşulan savunma sanayii, stratejik özerklik ve millî üretim tartışmalarında hâlâ yaşayan bir hatırlatmadır. Onu anlamak, geçmişi romantize etmekten çok, geleceği doğru okumak demektir.

Evet, Kafkasya’da açan o çiçek, Anadolu’da neden soldu? Belki de cevap, Nuri Paşa’nın şahsında somutlaşan bir hakikatte gizlidir. O, askeri zaferle siyasî öngörüyü birleştiren nadir bir figürdü; fakat böyle figürler çoğu zaman yaşarken değil, sustuktan sonra anlaşılır. Bakü’de alkışlanan bu komutanın, Anadolu’da yalnızlığa terk edilmesi, yalnızca bir kişinin değil, bir dönemin trajedisidir. Nuri Paşa’nın hikâyesi, hatırlanmayan kahramanların ülkesinde, hatırlanması gereken bir uyarı olarak hâlâ önümüzde durmaktadır. Sizlerden isteğim, Nuri Paşa’nın mezarını ziyaret ederek bir Fatiha okuyarak, vatan evlatlarının ülkesi için feda-i can eden kahramanları asla unutmayacaklarını haykırmalarıdır. Belki de kendileri için bestelenen bu marşı fısıldamalarıdır:

Kafkasya dağlarında çiçekler açar

Altın güneş orda, sırmalar saçar

Bozulmuş düşmanlar hep yel gibi kaçar

Kader böyle imiş ey garip ana

Kanım helal olsun güzel vatansa

 

 

 

YORUMLAR

Maksimum karakter sayısına ulaştınız.

Kalan karakter: