GÜNEY KAFKASYA’DA PARADİGMA DEĞİŞİMİ: ABD–AZERBAYCAN STRATEJİK ORTAKLIĞI
Bilindiği üzere Güney Kafkasya, uzun süre Rusya’nın tarihsel “hinterland”ı olarak görülmüş, başta güvenlik, enerji ve ulaştırma mimarisi olmak üzere bölgesel yapı büyük ölçüde Moskova merkezli bir çerçevede şekillenmiştir. Ancak II. Karabağ Savaşı sonrasında ortaya çıkan yeni jeopolitik gerçeklik, bölgedeki güç dağılımını ve aktörlerin stratejik yönelimlerini köklü biçimde değiştirmiştir. Bu dönüşümün en belirgin adımı 8 Ağustos 2025 tarihinde Beyaz Saray’da Trump hakemliğinde paraflanan Barış Deklarasyonuyla AGİT Minsk Grubu’nun lağvedilmesi ve Zengezur Koridoru’nun “Uluslararası Barış ve Refah için Trump Rotası” (TRIPP) olarak yeniden dizayn edilmesi olmuştur. Bu adım Güney Kafkasya’da ciddi bir kırılmaya yol açarak, Rusya’nın arka bahçe olarak gördüğü bu bölgede inisiyatifin ABD’nin eline geçtiği şeklinde yorumlanmıştır. 10 Şubat 2026 tarihinde Bakü’de ABD Başkan Yardımcısı JD Vance ile Cumhurbaşkanı İlham Aliyev arasında imzalanan Stratejik Ortaklık Anlaşmasıyla ABD’nin Güney Kafkasya politikasında niteliksel bir dönüşüm resmiyet kazanmıştır. Bu gelişme, Washington’un bölgeye yönelik yaklaşımının klasik enerji diplomasisi ve sınırlı güvenlik iş birliği çerçevesinden çıkarak, çok yönlü bir jeoekonomik ve jeostratejik angajmana evrildiğini göstermektedir.
Washington’un Yeni Güney Kafkasya Doktrini
ABD’nin Güney Kafkasya politikası son dönemde niteliksel bir dönüşüm geçirmiştir. Washington artık bölgeyi yalnızca enerji arz güvenliği perspektifiyle değil, küresel tedarik zincirlerinin yeniden yapılandırıldığı ve büyük güç rekabetinin jeoekonomik boyutunun şekillendiği stratejik bir düğüm noktası olarak değerlendirmektedir. 8 Ağustos 2025 Barış Deklarasyonu ile başlayan süreç, Ocak 2026’da TRIPP çerçevesiyle kurumsallaşmış, 10 Şubat 2026’daki Vance-Aliyev Stratejik Ortaklık Anlaşması ile stratejik bir mimariye dönüşmüştür. Böylece ABD, normatif arabuluculuk rolünden altyapı yatırımları ve ekonomik ortaklıklar üzerinden yapı kurucu bir aktöre dönüşmüştür.
Washington’un Güney Kafkasya’ya yönelik yeni stratejisinin üç temel sütun üzerine kurulduğu söylenebilir. Birincisi, ulaşım ve ticaret ağları üzerinden bölgesel bağlantısallığı güçlendirerek nüfuz üretmektir. İkincisi, enerji kaynakları ve kritik minerallerin güvenli ve kesintisiz biçimde küresel pazarlara ulaştırılmasını sağlayarak tedarik zinciri güvenliğini teminat altına almaktır. Üçüncüsü ise, yapay zekâ, dijital altyapı ve ileri teknoloji alanlarında Çin ve Rusya’ya karşı dengeleyici bir konum oluşturmaktır. Bu çerçevede TRIPP, basit bir ulaşım koridoru projesi değil; Avrasya’daki ekonomik ve stratejik ağları yeniden şekillendirmeyi amaçlayan jeoekonomik bir girişimdir. ABD, bölgedeki varlığını askeri üsler ve klasik ittifaklar üzerinden değil; ulaştırma hatları, dijital sistemler ve teknoloji temelli iş birlikleri aracılığıyla kalıcı ve uzun vadeli bir etki alanı oluşturarak güçlendirmeyi hedeflemektedir.
Bu strateji, yalnızca askeri güvenlik eksenli klasik realizme dayanmamakta; aynı zamanda ekonomik karşılıklı bağımlılık ve kurumsal entegrasyon üretmeye dayalı bir yaklaşımı da içermektedir. Başka bir ifadeyle Washington, Güney Kafkasya’da askeri bloklar kurarak değil; ulaştırma koridorları, enerji hatları, dijital altyapılar ve teknoloji standartları üzerinden uzun vadeli bir etki alanı inşa etmeye çalışmaktadır. Bu yaklaşım, bölgeyi bir çatışma hattına dönüştürmek yerine, küresel ekonomik ağlara entegre ederek yapısal bir nüfuz tesis etmeyi hedeflemektedir.
Ancak bu jeoekonomik stratejinin başarısı otomatik değildir. Rusya ve Çin’in karşı dengeleme hamleleri, özellikle enerji, lojistik ve teknoloji alanlarında alternatif ağlar kurma çabaları sürecin seyrini belirleyebilir. Aynı şekilde bölge ülkelerinin - özellikle Azerbaycan’ın-çok vektörlü dış politika geleneğini ne ölçüde sürdürebileceği kritik önemdedir. Türk dünyasıyla artan bağlantısallık (Orta Koridor, Zengezur hattı ve Orta Asya ile kesintisiz ulaşım) bu stratejinin önemli bir ayağını oluşturmaktadır. Eğer bu hat ekonomik karşılıklı bağımlılığı güçlendirir ve kurumsal iş birliğini derinleştirirse, Güney Kafkasya yalnızca bir rekabet alanı değil; Türk dünyasını Avrupa’ya bağlayan stratejik bir jeoekonomik merkez haline gelebilir.
TRIPP: Koridor Siyasetinin Kurumsallaştırılması
Vance-Aliyev görüşmesinde stratejik ağırlık merkezi, Nahçıvan ile Azerbaycan ana karası arasında kesintisiz multimodal bağlantının TRIPP çerçevesinde uluslararası bir yapıya kavuşturulması olmuştur. Bu düzenleme, Zengezur hattını salt bir transit geçiş koridoru olmaktan çıkararak, ABD’nin doğrudan dâhil olduğu kurumsal ve jeoekonomik bir altyapı mimarisine dönüştürmektedir. Başka bir ifadeyle TRIPP, fiziksel bir ulaşım projesinin ötesinde; hukuki, finansal ve stratejik boyutları olan bir bağlantısallık rejimi inşa etmektedir. Bu yönüyle proje, Güney Kafkasya’yı Avrasya’nın jeopolitik çevresinden çıkarıp jeoekonomik merkezine yerleştirme potansiyeline sahiptir.
TRIPP’in bölgesel açıdan çok yönlü etkiler doğuracağı beklenmektedir. İlk olarak, İran üzerinden geçen alternatif güzergâhların stratejik değerini görece azaltarak Tahran’ın transit jeopolitiğine dayalı pazarlık kapasitesini sınırlandırmaktadır. İkinci olarak, Rusya’nın Güney Kafkasya’daki ulaştırma ve güvenlik eksenli nüfuzunu aşındırmakta; Moskova’nın bölgesel bağlantısallık üzerindeki dolaylı kontrol mekanizmalarını zayıflatmaktadır. Üçüncü olarak ise Çin’in Kuşak ve Yol Girişimi kapsamında şekillenen doğu-batı ticaret ağlarına alternatif bir hat üretmekte ya da bu ağları yeniden dengelemektedir. Böylece ABD, askeri varlık tesis etmeksizin, ekonomik altyapı ve tedarik zincirleri üzerinden güç projeksiyonu gerçekleştirmektedir.
ABD’nin projede doğrudan yer alması, Güney Kafkasya’yı küresel tedarik zincirlerinin yeniden yapılanma sürecine entegre etmektedir. Bu durum özellikle Orta Asya’daki nadir toprak elementleri, kritik mineraller ve stratejik hammaddelerin Avrupa pazarlarına güvenli ve kesintisiz biçimde ulaştırılması bakımından Azerbaycan’ı merkezî bir “hub” konumuna yükseltebilir. Böyle bir senaryoda Bakü, yalnızca enerji ihracatçısı değil; Avrasya’nın lojistik, enerji ve mineral akışlarını yöneten jeoekonomik bir düğüm noktası haline gelebilir. Ancak bu dönüşüm aynı zamanda bölgeyi büyük güç rekabetinin yeni bir temas alanına da dönüştürebilecektir; zira bağlantısallık artık yalnızca ticari değil, stratejik egemenliğin de belirleyici unsuru haline gelmiştir.
Enerji Güvenliğinde Yüksek Teknoloji Aşaması
Stratejik Ortaklık Anlaşması’nın enerji maddeleri, geleneksel hidrokarbon diplomasisinden yüksek teknoloji odaklı bir enerji iş birliğine geçildiğini göstermektedir. “Sivil nükleer iş birliği” ifadesi, Azerbaycan’ın enerji portföyünü çeşitlendirme ve uzun vadeli arz güvenliğini sağlamlaştırma hedefini ortaya koymaktadır. Bu tercih, aynı zamanda Rusya’nın nükleer teknoloji alanındaki bölgesel etkisini sınırlandırmaktadır.
Kritik minerallerin Orta Koridor üzerinden küresel pazarlara taşınması ise Çin’in bu alandaki hâkimiyetine karşı bir dengeleme mekanizmasıdır. Ancak bu strateji, Pekin tarafından ekonomik çevreleme olarak algılanabilir ve Çin’in Orta Koridor’daki yatırımlarını yeniden değerlendirmesine yol açabilir.
Teknolojik Egemenlik ve Dijital Jeopolitik
Anlaşmanın ikinci önemli boyutu, Azerbaycan’ın dijital veri merkezleri, yapay zekâ altyapısı ve uzay sanayisi alanlarında ABD ile derinleşen entegrasyonudur. Bu yönelim, Bakü’nün yalnızca hidrokarbon ihracatına dayalı bir ekonomik modelden çıkarak, veri işleyen, yüksek teknoloji üreten ve bölgesel dijital ağları yöneten bir merkez olma stratejik hedefini ortaya koymaktadır. Başka bir ifadeyle Azerbaycan, enerji koridoru kimliğini dijital koridor kimliğiyle tamamlamaya çalışmaktadır.
Bu kapsamda Bakü, özellikle ABD merkezli teknoloji şirketleri ve savunma–uzay ekosistemleriyle iş birliğini artırmaktadır. Yapay zekâ veri merkezlerinin kurulması, bulut bilişim altyapılarının geliştirilmesi, siber güvenlik kapasitesinin güçlendirilmesi ve uydu teknolojileri alanında ortak projeler, Azerbaycan’ın dijital egemenlik kapasitesini yükseltmeyi hedeflemektedir. Uzay sanayisi boyutunda ise mevcut uydu programlarının ABD teknolojik standartlarıyla entegrasyonu, hem sivil haberleşme hem de stratejik gözetleme kapasitesi açısından niteliksel bir sıçrama anlamına gelebilir.
Bu süreç, Azerbaycan’ı yalnızca enerji akışlarını yöneten bir ülke olmaktan çıkarıp veri akışlarını ve dijital altyapıyı yöneten bir aktöre dönüştürme potansiyeline sahiptir. Aynı zamanda Çin menşeli dijital altyapı sistemlerine alternatif bir teknoloji ekosisteminin inşası anlamına gelmektedir. Dolayısıyla söz konusu entegrasyon, ekonomik modernizasyonun ötesinde jeoteknolojik bir konumlanmayı ifade etmektedir.
Savunma Mimarisi ve 907. Maddenin Fiili Aşılması
Vance-Aliyev görüşmesinde savunma sanayi teçhizat satışına yapılan vurgu, ABD’nin Azerbaycan’a yönelik askeri kısıtlamalarının fiilen sona erdiğine işaret etmektedir. Bu gelişme, Azerbaycan ordusunun NATO standartlarına geçişini hızlandırabilir ve Karabağ’daki yeniden inşa sürecine ivme kazandırabilir.
Ancak güvenlik alanındaki bu yakınlaşma, Moskova tarafından doğrudan meydan okuma olarak algılanabilir. Rusya’nın Hazar Denizi’nin hukuki statüsünü gündeme taşıması veya Dağıstan sınırında baskı kurması ihtimal dahilindedir. İran da süreci sınırlarında artan ABD etkisi olarak okuyarak daha sert bir retorik geliştirebilir.
Erivan’ın Eksen Kayması ve Bölgesel Denge
Güney Kafkasya’daki kırılma yalnızca Bakü ile sınırlı değildir. Ermenistan, II. Karabağ Savaşı sonrası Rusya’dan beklediği güvenlik desteğini alamamış ve Batı ile entegrasyon sürecini hızlandırmıştır. JD Vance’ın Erivan temasları ve sivil nükleer iş birliği anlaşması, Ermenistan’ın da yeni bir stratejik eksene yöneldiğini göstermektedir.
Bu durum, ABD’nin Güney Kafkasya politikasında “denge” yerine “eş zamanlı angajman” modelini benimsediğini göstermektedir. Washington, bölgedeki iki temel aktörle aynı anda kurumsal bağ kurarak uzun vadeli bir jeoekonomik varlık tesis etmektedir.
Fırsatlar ve Kırılganlıklar
Stratejik Ortaklık Anlaşması, Azerbaycan için önemli fırsatlar sunmaktadır. Başta Karabağ üzerindeki egemenliğin uluslararası teyidi, teknoloji transferi, enerji portföyünün çeşitlenmesi ve artan askeri caydırıcılık olmak üzere çok yönlü işbirliği imkanı oluşturmaktadır. Ancak bu hızlı Batı entegrasyonu, Rusya ve İran’ın sert dengeleme politikalarına yol açabilir. Ayrıca ABD iç siyasetindeki olası değişimlerin TRIPP projesini sekteye uğratma riski bulunmaktadır.
Sonuç: Kontrollü Eksen Kayması mı, Yeni Jeopolitik Cephe mi?
JD Vance-Aliyev görüşmesi ve imzalanan protokoller, Güney Kafkasya’da yeni bir stratejik dönemin başladığını göstermektedir. ABD’nin bölgeye yaklaşımı, askeri bloklaşma yerine jeoekonomik entegrasyon ve teknolojik bağlantısallık üzerinden güç projeksiyonuna dayanmaktadır.
Azerbaycan açısından mesele, bugüne kadar izlenen denge politikasından tamamen vazgeçmek değil, stratejik çeşitlendirmeyi Batı merkezli yeni bir çerçeveye oturtmaktır. Eğer TRIPP ve Stratejik Ortaklık Anlaşması somut ekonomik çıktılar üretir ve egemenlik hassasiyetleri korunursa, Güney Kafkasya’da barışın ekonomik temeller üzerine inşa edildiği yeni bir paradigma ortaya çıkabilir.
Bu gelişmelere karşın Moskova’dan güçlü bir tepki ya da açık bir rahatsızlık mesajının gelmemesi dikkat çekici olmuştur. Bu sessizlik, ABD’nin Güney Kafkasya’daki hamlelerinin doğrudan Rusya’nın askeri varlığını ya da mevcut statüsünü hedef alan bir meydan okuma niteliği taşımadığı şeklinde yorumlamalara yol açmaktadır. Başka bir ifadeyle Washington, bölgede açık bir jeopolitik çatışma hattı oluşturmak yerine, daha çok ekonomik ve altyapısal araçlar üzerinden nüfuz alanı genişletmeye yönelmektedir. Bu da sürecin, en azından kısa vadede, Moskova ile doğrudan bir cepheleşme üretme amacı taşımadığını göstermektedir.
Bununla birlikte Güney Kafkasya hâlâ büyük güç rekabetinin kesiştiği bir coğrafyadır. Bu nedenle önümüzdeki dönemin temel sorusu şu olacaktır: Bölge, küresel güçler arasındaki yeni bir jeopolitik çatışma alanına mı dönüşecektir, yoksa ekonomik iş birliği ve karşılıklı bağımlılık üzerinden istikrar üreten bir model mi geliştirecektir?
Bu sorunun cevabı büyük ölçüde Azerbaycan’ın izleyeceği stratejik denge politikasına bağlıdır. Bakü, Batı ile entegrasyonu derinleştirirken Rusya, Çin ve İran ile ilişkilerini yönetebilir ve çok yönlü dış politika çizgisini sürdürebilirse, bölge rekabet alanı olmaktan çıkıp bağlantısallık merkezine dönüşebilir. Aksi takdirde Güney Kafkasya, büyük güçlerin dolaylı mücadele sahasına evrilebilir.
.