ÇİN ENERJİSİNİN YENİ HARİTASI: ORTA ASYA’DAN TÜRKİYE’YE UZANAN DÖNÜŞÜM
Günümüz küresel konjonktüründe dünyanın başlıca üretim merkezlerinden biri hâline gelen ve aynı zamanda en büyük enerji ithalatçısı konumunda bulunan Çin’in Orta Asya, Güney Kafkasya ve Türkiye’deki enerji yatırımları, son yıllarda yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda belirgin bir jeopolitik dönüşümün de göstergesi niteliğindedir. Pekin yönetimi, uzun süre petrol ve doğal gaz eksenli olarak yürüttüğü bölgesel enerji politikasını, yenilenebilir enerji kaynakları, enerji teknolojileri ve yeni iş birliği alanlarını kapsayacak biçimde genişletmektedir. Bölge ülkeleri ise bu süreci enerji güvenliğini artırma, sanayileşmeyi destekleme ve Avrupa pazarlarına entegrasyonu güçlendirme hedefleri çerçevesinde değerlendirmektedir. Bu karşılıklı çıkar zemini, Çin’i bölgenin enerji denkleminde giderek daha merkezi bir aktör hâline getirmektedir.
Bu çalışma, Çin’in söz konusu bölgelerdeki enerji yatırımlarının tek boyutlu bir “kaynak güvenliği” yaklaşımıyla açıklanamayacağını; aksine çok katmanlı, aşamalı ve evrimsel bir stratejiye dayandığını ileri sürmektedir. Geleneksel enerji kaynaklarıyla kurulan ilişkilerin sürdürülmesi, yenilenebilir enerji yatırımlarının hızla genişletilmesi ve atık–enerji ile nükleer enerji gibi yeni ortaya çıkan iş birliği alanlarına yönelim, bu stratejinin eş zamanlı bileşenlerini oluşturmaktadır. Bu bütüncül yaklaşım, Çin’e kısa vadede enerji arzını çeşitlendirme ve sahip olduğu sanayi kapasitesini dış pazarlara yönlendirme imkânı sağlarken; orta ve uzun vadede ise teknolojik standartlar, finansman mekanizmaları ve bölgesel bağlantısallık üzerinden kalıcı bir etki alanı inşa etme fırsatı sunmaktadır.
Nitekim Çin’in Orta Asya, Güney Kafkasya ve Türkiye’deki enerji yatırımları günümüzde petrol ve doğal gazla sınırlı olmaktan çıkmıştır. Pekin, bölgeye yönelik enerji stratejisini köklü biçimde dönüştürerek yenilenebilir enerji kaynaklarına ve enerji teknolojilerine ağırlık vermektedir. Bu dönüşüm, hem Çin’in küresel ekonomik önceliklerini hem de bölge ülkelerinin değişen kalkınma ihtiyaçlarını yansıtmaktadır. Özellikle Orta Asya’da Çin’in ülke bazında farklılaşan bir yaklaşım benimsediği dikkat çekmektedir. Kırgızistan ve Tacikistan gibi ülkelerde Çinli şirketler çoğunlukla proje geliştirici rolü üstlenmekte; bunun temel nedeni ise bu ülkelerin Körfez ve Avrupalı yatırımcılar tarafından hâlen görece riskli pazarlar olarak algılanmasıdır. Bu koşullar, Çin’e söz konusu ülkelerde daha geniş bir hareket alanı sağlamaktadır.
Azerbaycan ise bu genel tablo içinde özgün bir konuma sahiptir. Bakü yönetimi, petrol ve doğal gaz gelirlerini ihracata yönlendirirken, iç enerji talebini yenilenebilir kaynaklar üzerinden karşılamayı hedeflemektedir. Bu stratejik yönelim, Çin ile ilişkilerin son yıllarda hızla derinleşmesinin başlıca nedenlerinden biri olmuştur. Nitekim iki ülke arasında 2024 yılında stratejik ortaklık, 2025 yılında ise kapsamlı stratejik ortaklık anlaşmaları imzalanmıştır. Çin–Azerbaycan iş birliği, güneş ve rüzgâr santrallerinin ötesine geçerek yenilenebilir enerjiye dayalı sanayi tesisleri, elektrikli araçlar ve enerji teknolojileri gibi alanları da kapsamaktadır. Azerbaycan, bu yatırımlar sayesinde yalnızca iç talebini karşılamayı değil, aynı zamanda Avrupa’ya yeşil elektrik ihraç eden bir ülke konumuna ulaşmayı amaçlamaktadır.
Bu çerçevede Hazar ve Gobustan güneş enerjisi santralleri gibi projeler, daha geniş bir bölgesel vizyonun parçası olarak öne çıkmaktadır. Gürcistan, Romanya ve Macaristan’la birlikte planlanan Karadeniz denizaltı elektrik kablosu ile Türkiye, Bulgaristan ve Gürcistan’la imzalanan benzer anlaşmaların ortak hedefi, yenilenebilir kaynaklardan üretilen elektriğin Avrupa pazarına taşınmasıdır. Bu noktada Çin’in söz konusu süreçten elde etmeyi amaçladığı kazanımlar iki temel başlık altında değerlendirilebilir. İlk olarak, Çin bu projeler aracılığıyla yenilenebilir enerji ekipmanlarındaki yüksek üretim kapasitesi için yeni pazarlar yaratmaktadır. İkinci ve daha stratejik olarak ise Avrupa’ya yönelik yeşil enerji projelerinde kilit bir paydaş hâline gelerek, gelecekte Avrupa Birliği ile yürütülecek müzakerelerde önemli bir kaldıraç elde etmektedir.
Bununla birlikte iş birliği yalnızca yatırım ve ticaret boyutuyla sınırlı değildir. Teknolojik standartlar ve normlar da bu sürecin ayrılmaz bir parçasıdır. Çin, ekipman ihracatının ötesine geçerek bölge ülkelerinin Çin merkezli teknolojik ekosistemle uyumunu artırmayı hedeflemektedir. Bu durum uzun vadede teknolojik bağımlılık risklerini beraberinde getirebilmekle birlikte, ilgili ülkelerin izlediği çeşitlendirme ve dengeleme stratejileri bu riskleri sınırlayabilecek bir potansiyele sahiptir.
Türkiye ise bu genel çerçevede farklılaşan bir örnek sunmaktadır. Güçlü yenilenebilir enerji altyapısı ve sektörde Avrupalı şirketlerin belirgin varlığı, Türkiye’ye Çin ile ilişkilerde daha dengeli bir müzakere gücü kazandırmaktadır. Türkiye’nin temel hedefi yalnızca yeni enerji santrallerinin kurulması değil; aynı zamanda Çin teknolojisinin yerelleştirilmesi, üretimin Türkiye’ye taşınması ve üçüncü ülkelere yönelik ortak ihracat kapasitesinin geliştirilmesidir. Bu doğrultuda batarya depolama, güneş paneli üretimi ve rüzgâr türbini bileşenleri alanlarında Çinli şirketlerle somut ortaklıklar tesis edilmiştir. Atık–enerji projeleri de iş birliğinde giderek önem kazanan bir alan olarak öne çıkarken, nükleer enerji henüz erken aşamada olmakla birlikte Çin’in Kazakistan ve Özbekistan ile yürüttüğü temaslar, bu alanda da artan bir rekabete işaret etmektedir.
Sonuç olarak Çin, Orta Asya, Güney Kafkasya ve Türkiye’de enerji alanında eş zamanlı olarak üç temel strateji izlemektedir: geleneksel enerji bağlarını sürdürmek, yenilenebilir enerji yatırımlarını genişletmek ve atık–enerji ile nükleer enerji gibi yeni iş birliği alanlarına yönelmek. Azerbaycan, Orta Asya ülkeleri ve Türkiye açısından bu süreç, doğru yönetildiği takdirde yalnızca enerji güvenliğini artırmakla kalmayıp, sanayileşme ve teknolojik kalkınma açısından da önemli fırsatlar sunabilecek bir potansiyel barındırmaktadır.