YENİ DÜNYA DÜZENİNDE GÜVENLİK VE TÜRK DÜNYASI
Yeni dünya düzeninde ya da düzensizliğinde uluslararası ilişkilerde artık herhangi bir kriter ya da değerden söz etmek mümkün değildir. Uluslararası sistemi kuralların değil gücün belirlediği, istikrarsızlığın istisna değil norm olduğu bir yapı olduğunu ileri süren Realist-Neorealist geleneğin ne kadar haklı olduğunu bir kez daha müşahede ediyoruz. Thomas Hobbes’un belirsizlik ve korku temelli “doğa durumu” anlayışında tasvir edildiği üzere günümüzde uluslararası sistemde “belirsizlik, güvensizlik ve sürekli tehdit algısı hâkim olmuştur. Günümüzde egemen güçler, uluslararası ilişkileri “ahlaki olması gereken” üzerinden değil, “fiilen nasıl işlediği” üzerinden okuyan, kaosu bir sapma değil sistemin yapısal sonucu olarak kabul eden, soğukkanlı, gayriahlaki ve güç temelli bir stratejik bakış esasında okumayı tercih ettikleri görülmektedir.
ABD’nin Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro ve eşi Cilia Flores’i bizzat kendi ülkelerinde operasyonla ele geçirerek Amerika’ya getirip, adi bir kaçakçı gibi tutuklayıp, yargılama sürecine tabi tutmaları bilinen kuralları tamamen alt üst etmiştir. Bu olay uluslararası hukukun işlemediği ve uluslararası sistemde gücün esas belirleyici unsur olduğunu somut bir şekilde ortaya koymuştur. Bu durum kuralların ve kriterlerin değil orman kanunlarının geçerli olduğu bir dünyada yaşıyoruz demektir. Hukukun değil, güçlünün sesi çıkan bir dünya düzeni egemen olmuştur. Aynı şeyleri İsrail’in Gazze’de tüm dünyasının gözü önünde gerçekleştirdiği soykırım için de söylenebilir. Bu durumda artık uluslararası hukuk ve adaletten bahsetmek mümkün değildir. Diğer bir ifadeyle artık hiçbir devlet güvende değildir. Başta BM olmak üzere uluslararası kurumların ne kadar işlevsiz olduğu hata tam tersine egemen güçlerin hukuksuzluğuna kılıp bulmak fonksiyonunu üstlendikleri bir dönemde hukuk ve adalet kavramı gerçekten ütopya olduğunu söylemek mümkündür.
Teorik açıdan bakıldığında realist-neorealist (anarşik sistem) perspektife göre Maduro olayı, uluslararası sistemde üst otoritenin yokluğu nedeniyle kaosun istisna değil norm olduğunu açık biçimde göstermiştir. Devletlerin üzerinde bağlayıcı bir yaptırım gücü bulunmadığı için, dış müdahaleler hukuki bir sapma değil güç dağılımının izin verdiği olağan davranışlar olarak ortaya çıkmaktadır. Bu bağlamda meseleyi Venezuela’nın iç siyaseti değil, ABD’nin sistem içindeki kapasitesi ve tehdit algısı olarak görmek de mümkündür. Güvenlik ikilemi ve güç asimetrisi, önleyici müdahaleleri rasyonel kılarken, bu hamleler güvenliği artırmak yerine küresel güvensizliği derinleştirmekte, diğer rejimleri daha fazla silahlanmaya ve içe kapanmaya itmektedir. Egemenlik bu tabloda mutlak olmaktan çıkıp stratejik değeri olan fakat savunmasız devletler için koşullu hâle gelmekte; hukuk ve normlar güçle çatıştığında geri çekilmektedir. Sonuç olarak Maduro olayı, uluslararası düzenin kurallarla değil geçici güç dengeleriyle ayakta duran, yönetilmiş bir kaos ürettiğini teyit etmektedir.
Bu durum karşısında Türk Devletleri Teşkilatı nasıl bir yapıya bürünmelidir? Azerbaycan Cumhurbaşkanı Sayın İlham Aliyev’in Şuşa Zirvesinde ifade ettiği üzere Türk Devletleri Teşkilatı, küresel ölçekte güç merkezlerinden biri haline getirilmelidir. Bunun gerçekleşmesi bir hayal değildir, zira gereken şartlar mevcuttur. Günümüz dünyasında derinleşen uluslararası güvenlik sorunları, silahlı çatışmalar ile siyasi ve sosyoekonomik krizler, her devlet için istikrarını ve refahını korumayı stratejik bir zorunluluk hâline getirmiştir. Bu çerçevede kardeş Türk devletlerinin daha sıkı bir iş birliği ve dayanışma zemini oluşturarak hareket etmeleri ve ortak çıkarlar doğrultusunda kolektif bir güç olarak konumlanmaları giderek daha fazla önem kazanmaktadır. Çok yönlü tehditler ve belirsizliklerle çevrili bölgemizde, ülkelerimizin güvenlik ve istikrar kapasitesinin artırılması; buna paralel olarak jeopolitik çeşitlendirme, uyum ve dönüşüm odaklı politika tedbirlerinin kararlılıkla hayata geçirilmesi kaçınılmazdır. Ayrıca Türk Dünyası’nı büyük güç rekabeti içinde savunmasız bırakmayacak, maliyeti yönetilebilir ve siyasi olarak sürdürülebilir bir ortak güvenlik refleksi geliştirmek kaçınılmaz bir gerçektir. Diğer taraftan Türkiye ile Azerbaycan arasında imzalanan Şuşa Beyannamesi ile oluşturulan müttefiklik ilişkine diğer Türk Devletleri de dahil edilmeli ve ortak güvenlik şemsiyesi oluşturulmalıdır.
TDT Devlet Başkanları 12. Zirvesinde istikrar, önemli jeopolitik konum, olumlu demografi verileri, ulaşım ve lojistik alanındaki büyük olanaklar, doğal kaynaklar ve askeri alandaki artan potansiyelin TDT'yi küresel arenada önemli aktöre dönüştürdüğünü vurgulayan Sayın Aliyev’in, “Barış ve güvenlik günümüzde her ülkenin gelişimi için başlıca etkendir. Teşkilatımızın kurucu anlaşması Nahçıvan Anlaşması'nda barışın korunması ve güvenlik başlıca görevler arasındadır. Dünyanın karşı karşıya kaldığı güvenlik sorunları ekseninde Türk devletlerinin tek bir güç şeklinde hareket etmesi önemlidir.” önerisi sadece bir temenni değil günümüzde karşı karşı kalınan uluslararası kaotik sistemde bir zorunluluğu ifade ettiğini görerek bu konuda daha somut adımlar atılmalıdır.