RUSYA’NIN ORTA ASYA VE KAFKASYA’YA YÖNELİK ENERJİ POLİTİKASI: “MONOPOLİDEN DENGELEYİCİ TEDARİKÇİ”NE GEÇİŞ
Rusya’nın Orta Asya’daki enerji politikası, diğer majör politikalarında olduğu gibi Sovyet mirasının ürettiği altyapısal bağımlılık ve kurumsal-teknik kilitlenme üzerinden şekillendiğini söylemek mümkündür. Ancak 2000’lerden itibaren Çin’in yükselişi, 2022 sonrası Ukrayna savaşı ve Avrupa pazarındaki kırılma ile birlikte bu politikada önemli kırılmalar yaşanarak yeni bir faza girmiştir. Son dönemde elde edilen veriler bakıldığında Rusya’nın artık bölgede “tek oyun kurucu” olmadığın bununla birlikte kritik sektörlerde yine de önemli etkiye sahip olduğu görülmektedir. Bu çerçevede Rusya’nın bölgeye yönelik enerji politikasını üç ana başlıkta okumak mümkündür. Bunlar:
- Altyapı ve transit mirası,
- Kriz yönetimi üzerinden geri dönüş,
- Nükleer/teknoloji üzerinden uzun vadeli bağ kurma.
Tarihsel Altyapı Mirası: Kuzeye Dönük Boru Hatları ve Teknik Kilitlenme
Bilindiği üzere Sovyet dönemi boyunca Orta Asya enerji sistemi Moskova merkezli planlanmıştır. Bu nedenle enerji nakil boru hatları ve şebekeler kuzeye yönlendirilmiştir. Bu şekilde yaratılan “yol bağımlılığı” bugün bile bütünüyle ortadan kalktığını söylemek mümkün değildir. Özellikle rafinaj, şebeke koordinasyonu, bakım-onarım, ekipman standardı gibi alanlarda Rus teknolojisine bağımlı kalıntılar varlığını sürdürmektedir. Bu alt yapı sayesinde günümüzde her ne kadar pazar payı nispetten gerilemiş olsa da Rusya hala “altyapı ve teknik bilgi” üzerinden sistem içi bir aktör olmayı sürdürdüğünü görmekteyiz.
Türkmenistan Örneği: Rus Enerji Nüfuzunun En Net Gerilemesi
Türkmenistan, Rus enerji gücünün en dramatik biçimde zayıfladığı gösteren somut bir örnek teşkil etmektedir. Sovyet sonrası dönemde tüm gaz ihracat yolları Rusya üzerinden geçtiği için Gazprom fiilen tek alıcı (monopsonist) konumundaydı. Fiyatlama ve transit kontrol tamamen Moskova tarafından gerçekleştirilmekteydi. Rusya ile Türkmenistan arasında 2003’teki uzun vadeli anlaşma ile alımlar yükseltilmiş olmasına rağmen 2008–2009 krizinin ardından 2009’daki boru hattı patlaması ve karşılıklı suçlamalarla güven sorunu yaratmıştır. Bunun üzerine Gazprom alımları dramatik biçimde kısmış ve Türkmen gazının ağırlık merkezi Çin’e kaymıştır. Bu gelişme Rusya’nın “enerji üzerinden jeopolitik kaldıraç” üretme kapasitesinin sınırlarına işaret etmektedir. Başka bir anlatımla Rusya, yanlış fiyatlama/kriz yönetimi ve alternatif hatların devreye girmesiyle, bir ülkede neredeyse tam nüfuz kaybına uğramıştır. Sonraki dönemde küçük hacimli ithalatlar geri dönse de, bunlar Rusya’ya eski ölçekte bir pazarlık gücü sağlamaya yetmemiştir. Böylece Rusya’nın “satın alan-yeniden satan” tarzı hegemonik modele dayanan bölgesel enerji politikası açılan alternatif koridorlar sürdürülebilirliğini kaybetmiştir.
Ukrayna Savaşı Sonrası Avrasya Enerji Jeopolitiğinde Yeniden Konumlanma: Orta Asya’nın Yükselen Stratejik Rolü
Rusya-Ukrayna savaşı ve Batı’nın uyguladığı yaptırımlar, Rusya’nın enerji politikasında yapısal bir kırılmaya yol açmıştır. Ukrayna savaşı sonrasında Avrupa pazarındaki enerji rolü belirgin biçimde zayıflayan Moskova, enerji stratejisinde zorunlu bir yön değişikliğine gitmiş ve odağını giderek doğuya kaydırmıştır. Bu süreçte Orta Asya, Rusya’nın yeni enerji stratejisinde iki temel işleve sahip olmuştur.
Birincisi, Orta Asya artık yalnızca bir transit bölge olmaktan çıkmış; Rus doğal gazı ve petrol ürünleri için doğrudan bir pazar ve nihai varış noktası hâline gelmeye başlamıştır. Avrupa’ya yönlendirilemeyen enerji kaynakları, bölge ülkelerinin artan talebi sayesinde Orta Asya pazarına kanalize edilmektedir.
İkincisi ise Orta Asya, Rusya açısından bölgesel dağıtım ve kurumsal etki alanı olarak yeniden tanımlanmaktadır. Moskova’nın gündeme getirdiği “gaz birliği” gibi girişimler, yalnızca ticari iş birliği arayışını değil; aynı zamanda altyapı entegrasyonu yoluyla bölgesel dağıtım ağlarına erişim ve uzun vadeli kurumsal nüfuz tesis etme çabasını yansıtmaktadır.
Bununla birlikte, bölge ülkelerinin bu girişimlere yaklaşımı temkinli olmuştur. Özbekistan ve Kazakistan gibi başlıca aktörler, enerji iş birliğini daha çok ticari sözleşmeler çerçevesinde sürdürmek isterken, siyasi bağlayıcılık doğurabilecek kurumsal yapılanmalara mesafeli durmaktadır. Bu durum, Rusya’nın Sovyet sonrası dönemdeki gibi kuralları tek taraflı belirleyen bir aktör olmaktan uzaklaştığını; bunun yerine, bölge ülkeleriyle müzakere etmek zorunda kalan bir konuma evrildiğini açık biçimde ortaya koymaktadır.
2022–2023 Enerji Krizi: Rusya’nın Kriz Üzerinden Geri Dönüşü
2022–2023 kışında Kazakistan ve Özbekistan’da ortaya çıkan doğal gaz ve elektrik arz sıkıntıları, Orta Asya’da sıklıkla göz ardı edilen “enerji güvenliği–bağımlılık paradoksunu” açık biçimde ortaya koymuştur. Kriz, düşük ve sübvanse edilmiş enerji fiyatları, altyapının ciddi ölçüde eskimesi ve uzun yıllar boyunca ertelenen yatırımlar gibi içsel yapısal sorunlardan kaynaklanmış olsa da sonuç itibarıyla her iki ülkeyi de enerji ihracatını sınırlandırmaya ve Rusya’dan ilave tedarik talep etmeye zorlamıştır. Bu durum, kısa vadede enerji arz güvenliğini sağlamaya yönelik adımların, orta ve uzun vadede dışa bağımlılığı yeniden üretme riski taşıdığını göstermektedir. Nitekim Batı yaptırımları nedeniyle bölgesel etkisi zayıfladığı düşünülen Rusya, tam da bu kriz anında “yardım eden tedarikçi” rolü üstlenerek Orta Asya’daki konumunu kısmen tahkim edebilmiştir. Böylece bölge ülkeleri açısından enerji güvenliğini sağlama ihtiyacı, aynı zamanda stratejik bağımlılığın derinleşmesi gibi çelişkili bir sonucu da beraberinde getirmiştir.
Nükleer Enerji ve Rosatom: Rusya’nın “İklim-uyumlu” Etki Aracı
Rusya’nın yenilenebilir enerji alanında sınırlı bir kapasiteye sahip olmasına karşın, nükleer enerji sektöründe belirgin bir üstünlüğe sahip olduğu söylenebilir. Bu bağlamda Rusya Devlet Nükleer Enerji Kurumu Rosatom, Özbekistan ve Kazakistan’da planlanan nükleer santral projeleri aracılığıyla, Rusya’nın bölgeyle uzun vadeli teknoloji ve finansman temelli bir bağ kurmasını sağlayan başlıca araç konumundadır. Moskova, “nükleer enerjinin temiz enerji kapsamında değerlendirilebileceği” argümanını öne sürerek kendisini iklim ve enerji dönüşümü gündemine kısmen entegre edebilmekte; ancak bu yaklaşım önemli eleştirileri de beraberinde getirmektedir. Zira nükleer iş birliği, teknoloji temini, yakıt tedariki, bakım-onarım süreçleri ve finansman yapıları üzerinden yeni ve kalıcı bağımlılık ilişkileri üretme potansiyeline sahiptir. Bu çerçevede Rusya’nın enerji diplomasisi, fosil yakıtlardan nükleere doğru “daha temiz görünümlü” bir yönelim sergilemekte; söz konusu yönelim, bölge ülkeleri açısından kısa vadede enerji arz güvenliğini desteklerken, uzun vadede jeopolitik bağımlılık riskini de artırmaktadır.
Yenilenebilirler, Şebeke Modernizasyonu ve Rusya’nın Görece Zayıflığı
Yenilenebilir enerji dönüşümü açısından bakıldığında, Rusya’nın bölgedeki rolünün ikincil düzeyde kaldığı, asıl rekabetin ise Çin ve özellikle Körfez ülkeleri (Masdar, ACWA Power) tarafından şekillendirildiği görülmektedir. Körfez merkezli şirketler, yalnızca güneş ve rüzgâr santrali yatırımlarıyla sınırlı kalmayıp; iletim hatları, enerji depolama çözümleri ve şebeke modernizasyonu gibi enerji sisteminin tamamını dönüştüren şebeke ölçekli yatırımlara odaklanmaktadır. Bu yaklaşım, Rusya’nın büyük ölçüde fosil yakıtlar ve termik üretim ağırlıklı geleneksel enerji politikasından belirgin biçimde ayrışmaktadır. Bu durum, Rusya’nın bölgedeki etkisini tümüyle ortadan kaldırmasa da enerji dönüşümü başlığı altında Moskova’nın sınırlı bir cazibe ve yönlendiricilik kapasitesine sahip olduğunu ortaya koymaktadır.
Güney Kafkasya Boyutu: Transit ve Alternatif Koridorlar Üzerinden Rekabet
Orta Koridor/Trans-Hazar girişimleri ile Türkiye’nin transit rolünün artrması Güney Kafkasya’nın Rusya açısından taşıdığı stratejik önemi daha görünür kılmaktadır. Bu çerçevede Kafkasya, Rusya bakımından, Orta Asya’nın Avrupa pazarlarına açılmasında Moskova’yı devre dışı bırakabilecek potansiyel bir alternatif geçiş kuşağı olarak değerlendirilmektedir. Dolayısıyla Rusya, Orta Asya’daki enerji arzı ve ticareti üzerinden bölgesel etkisini korumaya çalışırken, Kafkasya hattında alternatif transit güzergâhların güçlenmesini uzun vadeli bir stratejik risk olarak algılamaktadır. Moskova’nın bu duruma verdiği yanıt ise, Orta Asya’yı giderek bir transit alan olmaktan çıkarıp “yeni bir enerji pazarı”na dönüştürmek ve CAC hattında ters akış gibi teknik düzenlemeler yoluyla bölge içindeki kilit tedarikçi konumunu tahkim etmek şeklinde ortaya çıkmaktadır.
Sonuç olarak Rusya artık bölgede tekel aktör değildir. Çin’in boru hatları ve pazar gücü, Körfez’in yenilenebilir-sistem yatırımları ve Orta Koridor gibi alternatif güzergâhlar, Moskova’yı “monopolist”ten “müzakere eden/dengeleyici” aktöre dönüştürmüştür. Dolayısıyla Rusya’nın enerji gücü bugün, genişleyen pazar payından çok, kriz anlarında vazgeçilmez tedarik ve nükleer-teknoloji bağımlılığı üretme kapasitesinden beslenmektedir.