BAĞIMLILIK, BAĞIMLIYA BİR SİSTEM İNŞA EDER
Madde bağımlılığı doğal olarak genellikle “haz/zevk alma” isteğiyle açıklanır. Oysa sahada ve klinik gözlemlerde görülen tablo, bu açıklamanın yetersiz kaldığını gösterir. İlk kullanım anında merak, ait olma ihtiyacı ya da kısa süreli rahatlama arayışı öne çıkabilir, ancak bağımlılık, kısa sürede haz arayışının ötesine geçerek beynin ödül–stres dengesini bozan, karar verme ve kendini durdurma mekanizmalarını zayıflatan yıkıcı bir döngüye dönüşür. Başlangıç aşamasında kullanım için “pozitif pekiştireç” ifadesi kullanılır ve kısa bir dönemdir. Kullanım sıklığının artmasıyla bu aşama sonrası madde, keyif veren bir araç olmaktan çıkar, kişinin duygu durumunu düzenlemek, sıkıntıyı bastırmak ve yoksunluk belirtilerinden kaçınmak için başvurulan zorlayıcı bir davranış kalıbı halini alır. Bu döneme de “negatif pekiştireç” denir. Birey tüm kayıplarının farkındadır ama kullanmayı sürdürür. Burada belirleyici olan zevk değil, beynin maddeye koşullandırılmış olmasıdır, kişi çoğu zaman artık “iyi hissetmek için” değil, “kötü hissetmemek için” kullanmaya devam eder. Madde bağımlılığında görülen bu mekanizma, kumar bağımlılığında ve dijital bağımlılıklarda da görülen değişken ödül döngüsüyle aynıdır.
Bu bilgiler ışığında baktığımızda, bağımlılığın bir irade zayıflığı olmadığının farkındalığını kazanırız. Bağımlılık, beynin öğrenilmiş bir davranış kalıbına kilitlenmesi halidir. İlk kullanımlarda kişi “kontrol bende” düşüncesiyle hareket eder. Ancak zamanla madde, kişinin karar verme süreçlerine müdahale etmeye başlar. Sistemi ele geçiren bir virüs gibidir ve kendi sistemini inşa eder. Bu aşamadan sonra “istersem bırakırım” söylemi çoğu zaman gerçekçi değildir. Çünkü tercih sisteminin kendisi bozulmuştur.
Bağımlılık sürecinde dikkat çeken temel özelliklerden biri, ödülün düzensizliği ile yoksunluğun şiddeti arasındaki hızlı geçiştir. Madde bazen geçici bir rahatlama sağlar, bazen yoğun bir çöküşe yol açar. Beyin bu iniş-çıkışlara uyum sağlar ve bu döngüyü sürdürmek için kişiyi tekrar kullanıma iter. Bu durum, bağımlılığı sürdüren en güçlü biyolojik ve psikolojik etkendir.
Bu noktada sorun yalnızca kullanılan madde değildir. Asıl sorun, bağımlı bireyin bu döngüyle tek başına mücadele etmeye çalışmasıdır. Bağımlılık, yalnızlıkta güçlenir. Kişi yaşadıklarını sakladıkça, yardım istemekten kaçındıkça ve “kendim hallederim” düşüncesinde ısrar ettikçe döngü derinleşir. Bu yüzden kendi kendine bırakma girişimleri çoğu zaman kalıcı sonuç üretmez.
Bağımlılıktan çıkış, güçlü bir irade gösterisi olarak romantize edilmemelidir. Bu süreç, yapılandırılmış destek gerektirir. Profesyonel yardım, terapi, danışmanlık, rehabilitasyon ve güvenilir bir sosyal çevre, bağımlılıkla mücadelede belirleyici unsurlardır. Rehberlik olmadan yürütülen çabalar, çoğu zaman tekrar kullanım riskiyle karşı karşıya kalır. Maddeyi bırakmak yerine maalesef ara verme davranışları ortaya çıkar.
Önemli bir diğer nokta da bağımlılığın ahlaki bir zafiyet olarak görülmemesi gerektiğidir. Bağımlılık, tedavi edilebilir bir beyin hastalığı ve davranış bozukluğudur. Kişinin yaşadığı soruna, “kötü bir insan davranışı” önyargısı ile yaklaşmak asla çözüm üretmez, öğrenilmiş ve pekiştirilmiş bir döngünün içinde sıkışmış olmasını görebilmek çok önemlidir. Bu yıkıcı döngü doğru yöntemlerle, önce durdurulur, ardından da onarılabilir.
Bu yazıyı okuyan bağımlı birey ve ailesi için temel mesajım şudur: “Yaşadığın durum seni tanımlamaz ve sen bu değilsin. Ancak bu durumdan çıkmak için tek başına kalman da gerekmiyor. Rehbere, desteğe ve yapılandırılmış bir iyileşme sürecine ihtiyaç duyduğunu kabul etmen gerekiyor, yardım istemen zayıflık değil, güçlenmek için atman gereken ilk adımdır. Bağımlılıkla mücadelede ilk gerçek adım, sana dayatılan bağımlılık mekanizmasını fark etmek ve yardım almaya karar vermektir.