EMEK: İNSANIN KENDİNİ YARATMASI
İnsan, tamamlanmış ve mükemmel bir varlık değildir. İnsan, hazır bir özle dünyaya gelip yaşayan bir varlık değildir. İnsanın bu dünyadaki hayatı, emekle, ilişkilerle, ilgilerle, düşünmeyle, duyguyla, mücadeleyle, dayanışmayla yaşamaktır. İnsanın varlığı ve varoluşu, olmuş bitmiş bir şey değildir. Hayat, insan için sürekli yeniden başlayan bir yaratma ve yapma süreci ve deneyimidir. Emek, hayattır. Emek, insanın sürekli bir şey yapması ve yaptığı iş içinde kendini yaratmasıdır. El attığımız her işte, kurduğumuz her sözde, girdiğimiz her ilişkide, sahip olduğumuz her tutkuda emek vardır. Emeğimizle dünyaya iz ve isim bırakırız. Emeğimiz kadar kendimizi ve dünyayı biçimlendiririz.
Emek, ontolojik derinliğimizdir. Emek, üretimden, verimden, maaştan, performanstan ve mecburiyetlerden daha fazla bir durumdur. Emek, kendimizle ve dünyayla kurduğumuz asli ve derin ilişkidir. Emekle yaptığımız her şey, aslında bizi dönüştürmektedir. Emek, ekonomiden fazlasıdır. Emek, ontolojimizdir. Emeğimiz yoluyla dünyada varolduğumuzu ve yaşadığımızı gösteririz.Emeğimizle yaşar ve anlam üretiriz. Emekle ve özgürlükle üretilen anlam, insanı büyütür, besler ve geliştirir. Zorlamayla, dayatmayla, bastırmayla empoze edilen doğmalar, kimlikler, kurgular, kurumlar ve kaynaklar, insanı küçültür, köreltir ve karartır.
İnsanın varoluşu emekle mümkündür. Emeğine yabancılaşan insan, kendine, hayata, dünyaya ve doğaya yabancılaşmıştır. Kendimizi ve dünyayı yaratan dinamik kaynak, emektir. Yaratıcılık ve yapıcılık, emekle mümkündür.Ekonomik, sosyal, siyasal, kültürel ve dinsel sömürü, emeği insanı kuşatan ve tutuklayan demir bir kafese çevirmektedir. İnsanı kendi emeğinde kaybettiren her şey, sömürüdür.Çalışmasına rağmen kendisini bulamayan ve gerçekleştşirmeyen insan, kendine yabancılaşmıştır. Üreten ama ürettiğinin karşılığını alamayan insan, varlığını ve anlamını oluşturamaz ve her şeyini yitirir. Emek, var eder. Emeğin kendini gerçekleştirme, anlam ve varlık oluşturma deneyimi olmaktan çıkması insanı bir hiçliğe sürükler. İnsanı, varlık ve hiçlik durumuna sokan güç, emektir.
Varlık, insanın emeğiyle sürekli bağının olmasıdır. Hiçlik, insanın emeğiyle olan bağının kopmasıdır. Yaptığımız, ürettiğimiz, biriktirdiğimiz her şeyle bağımız devam etmelidir. Ne kadar çok şey yaptığımız önemli v öncelikli değildir. Önemli olan şey, emekle yaptığımız şeylerle bağımızın olup olmadığıdır. Yaptıığımız ve yaşadığımız şeylerle bağımızın kopması, bizi hiçliğe ve boşluğa düşürür. Fiziken yaşayan ama aşk, umut, değer ve anlam üretemeyen kişiler, sadece biyolojik olarak nefes alan, ama yaşamayı gerçekleştiremeyen varlıklardır. Emek, hiçliğe, boşluğa ve ölüme karşı verilmiş insani cevaptır. Yaptığımız sürece varız. Yokluğa karşı emeğimle yapıyorum cevabını verebiliyorsak, varız demektir. Anlamsızlığı, emekle kurduğumuz ve yaptığımız sürece aşabiliriz. Emek, boşluğa ve hiçliğe verilen yaratıcı yapma ve kurmadır. Doğmalar, kimlikler ve kurumlar, hiçbir şekilde insanı var edemezler ve anlam kaynağı olamazlar. İnsanı var eden anlam kaynağı, emektir.
İnsan, emeğiyle sömürülür. Emek sömürüsü, insanlığın en asli kötülük kaynağıdır. Bütün kötülükler, emek sömürüsünden kaynaklanır. Bütün kötülüklerin anası, emek sömürüsüdür. Hakim güçler, emek sömürüsünü rıza üreterek gerçekleştirirler. Emek sömürüsü, fabrikalarda, dilde, dinde, kültürde, okulda, ailede ve gündelik hayatta sürekli olarak üretilmektedir. Yoksulluğun kader, eşitsizliğin fıtrat, itaatin düzen olarak insana öğretildiği bir yerde yapılmak istenen şey, emek sömürüsüdür. Kader, fıtrat ve itaat adı altında üretilmek ve örtülmek istenen şey, emek sömürüsüdür. Emek sömürüsünün görünmezleşmesi için kader, fıtrat ve itaat gibi yalanlar ve yanılsamalar kutsal gerçekler ve doğmalar olarak dayatılmaktadır. Emek sömürüsünü gerçekleştirmek için iktidar sahipleri, insanları sadece çalıştırmakla yetinmezler. İktidar sahipleri, emek sömürüsünü gerçekleştirmek için çalışmanın anlamını da yazarlar ve kendi anlam yalanlarını hakikat olarak insanlara empoze ederler. İdeoloji, aile, devlet, gelenek ve din, emeği yönettiği gibi, emeğin anlamına da el koyar. Emek için en tehlikeli olan şey, sorgulanmayan ve konuşulmayan kimliklerdir, doğmalardır, dinlerdir, düzenlerdir, partilerdir, otoritelerdir. Güç sahipleri, emek sömürüsünü her şeyi normalleştirmek suretiyle yaparlar. Normal görünen ve işleyen şeyler, aslında insana karşı yapılan ve işlenen şiddet ve sömürüdür. Emek sömürüsünü, insanın normal alışkanlığı haline sokarlar. Alışkanlık, tahakkümün ve sömürünün en sessiz, görünmez ve ileri biçimidir. İnsanın kendi emeğine karşı yapılan şiddeti ve sömürüyü zorbalık olarak görmesi yerine hayatın olağan akışında işleyen düzen olarak görmesi, insanın eleştirel düşünme yeteneğinin körelmesi ve kısırlaşması anlamına gelmektedir. Eleştirel aklın olmadığı yerde emek sömürüsü kaçınılmaz olarak olağanlaşır.
1 Mayıs, emek sömürüsüne karşı aklı, duyguyu ve duyarlılığı en üst düzeyde canlı tutma çabasıdır. 1 Mayıs, salt işçi bayramı değildir. 1 Mayıs, insan emeği ve insan onuru arasındaki bağın hatırlanmasıdır, anlaşılmasıdır, anlatılmasıdır. İnsan onuru, çalışmakla kazanılan bir değerdir. İnsan onurunu kaybettiren şey, emek sömürüsüdür. İnsan onurunu koruyan şey, emeğin özgürleşmesidir. Emekçinin onuru, sadece aldığı ücretle ölçülemez. Emekçi bireyin onurunun ölçüsü, kendi hayatı üzerinde söz sahibi olup olmadığıdır.Emek tecrübesinde belirleyici ölçüt, özgürlüktür. 1 Mayıs zihniyeti, önümüze şu meydan okuyucu soruyu koymaktadır: İnsan,, kendi emeğinin öznesi mi olacak, yoksa başkaları tarafından tanımlanan bir düzenin nesnesi mi olacak?
İnsan, kendi hayatının şiirini emeğiyle yazandır. Emek, sadece maddi ürünler üretmek değildir. Emek, sevgi, dayanışma, gelecek, umut, ümit, tutku üretmektir. Emek, kaba ve katı bir zorunluluk ve yük değildir. Emek, insanın çoğalması, büyümesi ve genişlemesidir. Emek, insanı yalnızlaştırmaz. Emek, insanı bir başka insana bağlar. Emekle birbirine bağlanan insanlar, Nazım Hikmet’in bahsettiği büyük insanlığı meydana getirirler. Büyük insanlık, emeğin ürünüdür. Barışçıl ve eşit yaşamanın zemini, emektir. Emeğimizle yaşarken sevebilir, edebiyat yapabilir, müzik yapabilir, sevişebilir, çoğalabilir, felsefe geliştirebilir, doğayı keşfedebiliriz. Emeğin kuru ve kaba bir zorunluluktan çıkartılarak insani bir yaratım ve yapma alanına dönüştürülmesi, bütün insanlığın önündeki en çetin meydan okumadır.
Emek, üretimdir. Ürettikçe emek, dünyayla duyusal bir temas, toprakla, bedenle ve yaşamla kurduğumuz bir ilişki ve diyalog deneyimine dönüşmektedir. Emek, ilişkidir. Emek, ekmektir. Ekmek, bizi yaşatan dokunuştur, yakınlıktır, anlamdır, estetiktir ve sıcaklıktır. Emek, bedenin tüketilmesi ve zayıflatılması değildir. Emek, bedenin, dünyayla kurduğu aktif ilişkidir. Beden, önemlidir. Beden, emektir. İnsan, bedeniyle yaşamakta, hissetmekte, arzulamakta, yorulmakta, direnmektedir. Bedenin bastırılması, dünyayla ve doğayla ilişkimizin bastırılmasıdır. Özgür beden yoksa, özgür düşünme de yoktur. Bedensel özgürlük, cinsellikten veya giyim meselesinden ibaret değildir. Bedensel özgürlük, insanın kendi varoluş ritmini belirleyebilmesi meselesidir. Bedenin üzerinde oturan ve oturtulan her otorite, bireyin dünyadaki dolaşımını ve illişkisini sınırlamakta ve yasaklamaktadır.
Tarih boyunca despotik iktidar biçimlerinin kurulması için hiçbir anlamı ve gerçekliği olmayan doğmalar üretilmiştir. Emeğe hiçbir ahlaki ve hukuki değer kazandırmayan köhnemiş doğmalar, kalıblar, kaynaklar ve yapılar, kurumsal, siyasal ve sosyal tahakküm biçimleri üretmişlerdir. Doğmatizm, emek sömürüsünü sağlayan denetim ve yönetim mekanizması işlevi görmüştür. Doğmatik teopolitik, bireyin bedenine, arzularına, görünüşüne, yaşam tarzına ve emeğine hep tahakküm etmek istemiştir. Despotik teopolitik, bireye özne olarak değil, itaat etmek zorunda olan beden olarak bakmaktadır. Doğmatik teopolitiğin bizzat kendisi emek ve insan sömürüsüne kaynaklık etmektedir. Teopolitik tahakküm düzeni ve zihniyeti, bedeni, bilinci, emeği ve hayatı kapatan despotizmdir. Teopolitik despotizm, hiçbir şekilde kendisinin eleştirilmesine ve sorgulanmasına izin vermemektedir. Teopolitik despotizmde özgürlük yoktur, onur yoktur, emek yoktur, eleştiri yoktur.
Otoriter ve totaliter sömürü düzenleri, insanları ekonomik, arzusal, sosyal, siyasal ve manevi açılardan biçimlendirmek ve yönetmek isterler.Otoriter ve totaliter düzenlerin ihtiyaçları bireyin ihtiyaçları olarak dayatılır. Sömürü düzenlerinde uyum özgürlük, tüketim doyum, işlevsellik anlam olarak sunulur. Sömürü düzenlerinde emeğin, özgürleştirici bir yaratım olarak bir anlamı yoktur. Sömürü düzenlerinde emek, sisteme uyum üretme aracıdır.Sistemin devamı için insan çalışır, düzen varolur ve düzenin çarkları işlemeye devam eder. Emeğin sömürüldüğü düzenler, insani ve içsel derinliği yok ederler.Sömürü düzenleri, emeğin insanın kendini gerçekleştirmesi olduğu gerçeğini yok ederler.İnsanlar, daha fazla şeye sahip olmanın kendileri için tek güvenlik yolu olduğunu düşünmeye başlarlar. İnsanlar, kendilerini korumak ve daha fazla şeye sahip olmak için emeklerini harcama yoluna giderler. Daha fazla şeye sahip olmak için harcanan emek, insanı açmaz, oluşturmaz, genişletmez ve ferahlatmaz. Daha fazla şeye sahip olmak için harcanan emek, benliği daraltır, kapatır ve boğar.
İnsanın kendi anlamını ve hayat stilini kurması, emekle mümkündür. Dışsal otoriteler, hazır kalıplar, dogmatik yapılar bireyin kendi varlığını yorumlama gücünü baskıladığında, emek de özgürlük alanı olmaktan çıkar. İnsanın kendi zamanına, kendi bedenine, kendi ilişkilerine ve kendi emeğine sahip çıkabilmesi gerekir. Özne olamayan insan, emeğinin de öznesi olamaz. Hazır anlamlarla yaşayan birey, kendi hayatını kurmaktan çok, kendisine verilen hayatı tekrar eder. Bu tekrar, hiçliğin başka bir yüzüdür. İnsanın en derin kaybı, sadece yoksulluk değildir. İnsanın en derin kaybı, kendi hayatının anlamını başkalarına devretmesidir.
Emek, sevmektir. Bu ifade, pornografik bir yönelim değildir. Bu ifade, bedenin, ilişkinin ve karşılıklılığın emeğini anlatır. İnsan ilişkileri kendiliğinden kurulmaz. Sevgi, temas, yakınlık, güven, sabır, açıklık, kırılganlık ve karşılıklı dönüşüm ister. İki insanın bedenleri ve ruhları arasında kurulan gerçek yakınlık, yalnız dürtü değildir. Sevgi, emekle örülen bir varoluş alanıdır. Sevmek, eğer rıza, karşılıklılık ve özgürlük içinde yaşanıyorsa, insanın kendini ve ötekini tanımasının en yoğun biçimlerinden biri olabilir. Sevgide beden, bir nesne değil, ilişkisellik alanıdır. Emek yalnız fabrikada, okulda ya da ofiste verilmez. Emek, bazen bir bakışta, bazen bir dokunuşta, bazen bir yakınlığı taşıyabilmekte verilir. İnsan, emeğini, severken verir. Gerçek yakınlık, zahmetsiz değildir. Sevmek, yaşamın bedenle kurduğu en yoğun emek biçimlerinden biridir.
Emek, yalnız ekonomik bir faaliyet değildir. Emek, varoluşun, bedenin, ilişkinin, özgürlüğün ve onurun kesişim noktasında duran insanî bir olaydır. Hiçlik ise bu alanların kopmasıyla büyür. İnsan, kendi emeğinin anlamını kaybettiğinde, kendi bedenine yabancılaştığında, kendi ilişkisini kuramadığında ve kendi hayatını yorumlayamadığında, yorgun düşer ve varlığının merkezini kaybeder. Özgürlük, soyut bir hak değildir. Özgürlük, emeğin, zihnin, bedenin ve anlamın geri kazanılmasıdır.
1 Mayıs, bir tarih değildir. 1 Mayıs, bir fikirdir. 1 Mayıs zihniyeti şunu söyler: İnsan, emeğinin nesnesi değil öznesi olmalıdır. 1 Mayıs zihniyetinin ufku, insanın özgürleşmesine bakar. İnsanın özgürleşmesi, yalnızca ekonomik değildir. İnsanın özgürleşmesi, bedensel, düşünsel, duygusal ve varoluşsal olmalıdır.
İnsan, kendi emeğini ve kendi bedenini özgürleştirebildiği ölçüde vardır. Emeği elinden alındığında insan, yalnızca geçimini değil, anlamını da kaybeder. Bedeni denetlendiğinde insanın, yalnızca hareketi değil, varlığı da daralır. İlişkisi tahakküme dönüştüğünde insanın, yalnızca yakınlığı değil, insanlığı da eksilir. İnsan, yeniden kurabildiği her emekte, her bedensel özgürlük anında, her dayanışmada, her şiirde ve her düşüncede kendi varlığını yeniden doğrultur, diriltir ve derinleştirir. İnsan, kendini kurduğu kadar vardır. İnsan, kendini ancak özgür emekle, özgür bedenle, özgür düşünceyle kurabilir.