ÇOCUKLAR NE ZAMAN BAYRAM EDER?

23 Nis 2026 - 14:39 YAYINLANMA

Bugün 23 Nisan… Ama insanın içi pek de öyle kolay kolay neşeyle dolmuyor.

Normalde 23 Nisan denince akla çocuk sesleri gelir, sınıflardaki süsler gelir, bayraklar gelir, o saf heyecan gelir. İnsanın içi biraz yumuşar, biraz umutlanır. Fakat son zamanlarda memlekette yaşananlara bakınca, insan ister istemez durup düşünüyor: Biz gerçekten çocuklara bir bayram mı bırakıyoruz, yoksa sadece bayram görüntüsü mü hazırlıyoruz?

İşte insanı asıl yoran soru bu galiba.

Çünkü çocuk dediğimiz şey sadece gülen, oynayan, eline bayrak verilince sevinen küçük insanlar değil. Çocuk dediğimiz şey, aslında bir memleketin en çıplak aynasıdır. Ülkede ne varsa, evde ne yaşanıyorsa, sokakta ne konuşuluyorsa, televizyonda ne gösteriliyorsa, sosyal medyada ne pompalanıyorsa, okulda ne hissediliyorsa… hepsi bir şekilde gidip çocuğun ruhuna değiyor. Bazen bir söz olarak, bazen bir korku olarak, bazen bir eksiklik olarak.

Son dönemlerde yaşanan bazı hadiseler de bunu acı biçimde yeniden hatırlattı bize. Urfa ve Maraş’ta yaşananlar, başka şehirlerde okullarla, öğrencilerle, çocukların güvenliğiyle ilgili gündeme gelen olaylar… Bunlar tek başına okunacak meseleler değil. Bunlar bize şunu söylüyor: Biz çocuk meselesini parça parça ele alıyoruz ama aslında mesele bütünüyle bir iklim meselesi.

Yani sadece okul meselesi değil. Sadece öğretmen meselesi değil. Sadece aile meselesi değil. Sadece güvenlik meselesi de değil.

Mesele daha derin.

Bir çocuk, kötü bir sözün dolaştığı evde büyüyorsa… Bir genç, sürekli öfkenin normalleştiği bir toplumda nefes alıyorsa… Bir öğrenci, saygının zayıfladığı, merhametin küçümsendiği, ahlâkın “eski şey” gibi görüldüğü bir ortamda yetişiyorsa… Sonra dönüp “Bu çocuklar neden böyle oldu?” diye sormanın çok da anlamı kalmıyor.

Çünkü çocuklar boşlukta yetişmiyor. Bir atmosferin içinde yetişiyorlar. Hatta daha doğrusu, biz hangi atmosferi kuruyorsak, çocuklar onun içinde şekilleniyor.

Bir yandan çocukları konuşuyoruz, diğer yandan onların önüne koyduğumuz hayatlara bakıyoruz. Televizyonda ne var? Sosyal medyada ne var? Dizilerde ne var? Kimi güçlü gösteriyoruz, kimi örnek diye sunuyoruz? Hangi dili ödüllendiriyoruz? Nezaketi mi, kabalığı mı? Derinliği mi, gösterişi mi? Emek vermeyi mi, kısa yoldan parlamayı mı?

Bunları konuşmadan çocuklar üzerine sağlıklı bir cümle kurmak zor.

Bir de şu var: Son yıllarda çocukları ve gençleri çok kolay etiketlemeye başladık. Y kuşağı, Z kuşağı, şu kuşak, bu kuşak… Sanki çocukları anlamış gibi yapıyoruz ama çoğu zaman onları sadece isimlendiriyoruz. İsim koyuyoruz ama içlerini boşaltıyoruz. Bir çocuğun kalbindeki kırılmayı, aidiyet ihtiyacını, anlam arayışını, yalnızlığını, korkusunu bir harfle açıklayamayız ki.

Çocuk dediğin, istatistik değil. Kuşak dediğin, karakter değil. Bir nesli tarif etmek başka, onu gerçekten anlamak başka.

Bence bugün en çok ihtiyacımız olan şey, çocukları yeniden ciddiye almak. Ama burada “çocukları ciddiye almak” derken sadece onlara daha iyi okul yapmak, daha iyi sınav sistemi kurmak, daha iyi teknoloji vermek gibi şeylerden söz etmiyorum. Bunlar elbette önemli. Ama asıl mesele şu: Biz çocuklara nasıl bir ruh iklimi hazırlıyoruz?

Çünkü çocuk önce güven ister. Sonra sevgi ister. Sonra adalet ister. Sonra örnek ister. Sonra anlam ister.

Bir çocuk, kendisini kıymetli hissedeceği bir çevrede büyürse güçlenir. Sürekli aşağılanan, bastırılan, korkutulan ya da başıboş bırakılan çocuk ise yalnızca büyür; ama olgunlaşmaz. Boyu uzar belki ama içi eksik kalır.

Öğretmen meselesi de burada çok önemli. Öğretmeni sadece ders anlatan biri gibi görmeye başladığımız andan itibaren büyük bir şeyi kaybettik. Öğretmen bazen bir çocuğun hayatta gördüğü ilk adil insan olur, ilk düzgün cümle olur, ilk sağlam duruş olur. Öğrenci de sadece not alan biri değildir; görülmek, anlaşılmak, değer verilmek isteyen bir candır. Öğrenciyle öğretmen arasındaki bağ zayıfladığında, eğitim dediğimiz şey sadece müfredat dağıtımına dönüşüyor.

Aile desen, zaten işin tam ortasında. Çocuk ilk dili evde öğreniyor. Sadece konuşma dilini değil; sevgiyi, öfkeyi, sınırı, edebi, sabrı, saygıyı da evde öğreniyor. Evde sürekli gerginlik varsa, çocuk onu içine çekiyor. Evde merhamet varsa, onu da alıyor. Evde özensizlik varsa, onu da görüyor. O yüzden çocuk terbiyesi dediğimiz şey aslında biraz da büyüklerin kendini terbiye etmesidir.

Bir başka tarafı daha var bu işin. Çocukların geleceği meselesi… Şunu artık samimiyetle sormamız gerekiyor: Bu ülkede büyüyen çocuklar, yarınlarını bu ülkede hayal edebiliyor mu? Gençler burada yaşayarak, burada üreterek, burada değer görerek bir gelecek kurabileceklerine inanıyor mu? Yoksa daha küçük yaşlardan itibaren zihinlerine şu mu yerleşiyor: “Asıl hayat başka yerde başlar…”

Bir ülke için bundan daha ağır bir şey olabilir mi?

Çocuk kendi ülkesine yabancılaşmamalı. Bu memleket ona sadece doğduğu yer gibi görünmemeli. Aynı zamanda umut kurabildiği yer gibi görünmeli. Emek verirsem karşılığını alırım diyebilmeli. Dürüst olursam ezilmem diyebilmeli. İyi yetişirsem yer bulurum diyebilmeli. Kendimi burada gerçekleştirebilirim diyebilmeli. Eğer bunu diyemiyorsa, o zaman sadece ekonomik değil, aynı zamanda ahlâkî ve kültürel bir problemle karşı karşıyayız demektir.

Ben bugün 23 Nisan’da tam da bunu düşünüyorum: Çocuk ne zaman bayram eder?

Bir çocuk, sadece önüne pasta konduğunda bayram etmez. Sadece şiir okuduğunda bayram etmez. Sadece kürsüye çıkarıldığında da bayram etmez. Çocuk, korkmadığında bayram eder. Kendini güvende hissettiğinde bayram eder. Etrafında güzel örnekler gördüğünde bayram eder. Ahlâkın alay konusu olmadığı bir yerde bayram eder. Maneviyatın yük değil yön olduğu bir iklimde bayram eder. Öğretmenine güvenebildiğinde bayram eder. Ailesinde huzur bulduğunda bayram eder. Kendi ülkesinde bir gelecek görebildiğinde bayram eder.

Belki de bugün asıl konuşmamız gereken şey bu: Çocuklara nasıl daha büyük kutlamalar yaparız değil, nasıl daha yaşanabilir bir memleket bırakırız?

Çünkü çocuk meselesi, bir günün meselesi değil. Bir tören meselesi hiç değil. Bu, memleketin dil meselesidir, üslup meselesidir, vicdan meselesidir, ahlâk meselesidir, medya meselesidir, eğitim meselesidir, aile meselesidir. Yani aslında hepimizin meselesidir.

Ve galiba çocuklar, biz büyükler biraz toparlandığımızda bayram edecek. Biz dilimizi düzelttiğimizde… Biz hoyratlığı marifet saymaktan vazgeçtiğimizde… Biz dizilerden sosyal medyaya kadar kurduğumuz zehirli dili sorguladığımızda… Biz ahlâkı sadece lafta değil hayatta da ciddiye aldığımızda… Biz çocuklara “iyi insan olmayı” yeniden hatırlattığımızda… İşte o zaman 23 Nisan biraz daha gerçek olacak.

Yoksa bayrak asılır, süs yapılır, marş söylenir… Ama insanın içi yine tam dolmaz.

Bugün 23 Nisan. Ve insan istiyor ki çocuklar sadece bayramı kutlamasın…

Gerçekten bayram etsin.

 

 

YORUMLAR

Maksimum karakter sayısına ulaştınız.

Kalan karakter: