SEÇİCİ VİCDAN: SESSİZLİK BAZEN İTİRAFIN TA KENDİSİDİR
Bu hafta aslında “En son hangi düşüncenin gerçekten sana ait olduğunu hatırlıyorsun?” başlıklı yazı dizimizin üçüncü bölümünü yayınlamayı planlıyorduk. Ancak Jeffrey Epstein davasının ve skandalının yeniden gündeme gelmesi, bu haftanın odağını doğrudan buraya çekmemizi zorunlu kıldı. Zira bu dosya, tam da konuştuğumuz meselenin merkezinde duruyor: Düşüncelerimizin, tepkilerimizin ve suskunluklarımızın gerçekten ne kadarı bize ait?
Bazı skandallar manşetlerden haftalarca düşmez, bazıları ise daha baştan sessizliğe gömülür. Jeffrey Epstein olayı ikinci kategoriye giriyor. Üstelik bu sessizlik; delil yokluğundan, vahşetin belirsizliğinden ya da mağdurların azlığından kaynaklanmıyor. Tam tersine… Bu dosya, fazlasıyla açık olduğu için sessizliğe mahkûm edildi. Ve özellikle kendini “sanat, kültür ve entelektüel duyarlılık” kisvesiyle tanımlayan çevrelerin bu derin suskunluğu tesadüf değil; son derece öğretici.
Sebep basit ve rahatsız edici:
Bu rezaletin İslam’la hiçbir ilgisi yok.
Bugün dünyada ahlaki öfkenin büyük bir kısmı ilkesel değil, işlevseldir. Yani bir olayın ne kadar korkunç olduğu değil, hangi anlatıya hizmet ettiği önemlidir. Eğer bir suç Müslümanlara yamalanabiliyorsa, “medeniyet krizi” başlığı altında paketlenebiliyorsa, o zaman ortalık ayağa kaldırılır. Köşe yazıları yazılır, sergiler açılır, paneller düzenlenir, sosyal medyada sözde vicdan yarışları başlar.
Ama fail Batılı, zengin, elit çevrelerle iç içe, sistemin içinden biri olunca…
Bir anda sesler kısılır.
Epstein dosyası tam da bu yüzden rahatsız edicidir. Çünkü ne “öteki” vardır bu hikâyede ne de kolay bir günah keçisi. Çocuk istismarı vardır, sistematik sömürü vardır, küresel bir suç ağı vardır ama suçlu; özenle kutsanan “ilerici”, “özgür”, “aydınlanmış” dünyanın içindedir. İşte bu yüzden bu konu hızla kapatılmış, gündemden düşürülmüştür.
Sorun suçun büyüklüğü değildir.
Sorun suçun kullanılamaz olmasıdır.
Yıllardır izlediğimiz tablo şudur: Sanat ve kültür çevrelerinin önemli bir kısmı, vicdanı bir ilke olarak değil, bir aksesuar olarak taşır. Gerektiğinde takılır, gerektiğinde çıkarılır. Müslümanlarla ilişkilendirilemeyen hiçbir ahlaksızlık “evrensel bir kriz” sayılmaz. Müslümanlara fatura edilemeyen hiçbir suç, entelektüel alarm zillerini çaldırmaz.
Bu yüzden Epstein olayı hızla soğutulmuştur.
Bu yüzden afişler basılmamış, performanslar sahnelenmemiş, “hesap soran” sanat eserleri üretilmemiştir.
Çünkü bu dosya, ahlaki bir yüzleşme değil; aynaya bakmayı gerektiriyordu.
Epstein yalnız değildi. Arkasında siyaset, medya, finans ve akademiyle kesişen bir ağ vardı. Bu ağı yüksek sesle konuşmak, bazı “dokunulmaz” isimleri, kutsanan kurumları ve steril anlatıları sorgulamayı zorunlu kılacaktı. Oysa birçok çevre için bu, kabul edilebilir bir risk değildi.
Bu noktada sessizlik tarafsızlık değildir.
Sessizlik, pozisyon almaktır.
Sürekli dünyaya ahlak dersi verenlerin, iş kendi mahallelerine geldiğinde susması bir tesadüf değil; bilinçli bir tercihtir. Bu suskunluk, çocukların değil; düzenin korunmasını önceleyen bir suskunluktur. Mağdurların değil; imajların kollandığı bir suskunluktur.
Epstein dosyası bize şunu gösterdi: Bazıları için çocuklar bile araçtır. Eğer acıları bir ideolojik ajandaya dönüştürülemiyorsa, o acı görünmez kılınır. Eğer suç, “yanlış” yere işaret ediyorsa, üstü örtülür.
İşte tam da bu yüzden bu dosya, yazı dizimizin ana sorusuyla birebir örtüşüyor:
Gerçekten düşündüğümüzü sandığımız şeyler ne kadar bize ait?
Ne zaman öfkeleneceğimize, ne zaman susacağımıza, hangi skandalı büyütüp hangisini görmezden geleceğimize kim karar veriyor? Ve biz, bu kararların neresindeyiz?
Belki de asıl skandal, Epstein dosyasının kendisinden çok, onun etrafında örülen sessizliktir.
Çünkü bazen sessizlik, inkâr değildir.
Bazen sessizlik, itirafın ta kendisidir.