EN SON HANGİ DÜŞÜNCENİN GERÇEKTEN SANA AİT OLDUĞUNU HATIRLIYORSUN?

19 Oca 2026 - 11:18 YAYINLANMA

Bölüm I

Bir an duralım. Gerçekten duralım. Günün telaşını, bildirim seslerini, ekrandan akan başlıkları bir kenara bırakıp kendimize şu soruyu soralım: En son hangi düşüncenin tamamen bize ait olduğunu hatırlıyoruz? Birinin söylemediği, bir videoda duymadığımız, bir başlıktan üzerimize bulaşmamış, bir yorum zincirinde şekillenmemiş bir düşünce… Zor bir soru. Çünkü çoğu zaman düşündüğümüz şeyler bize ait gibi hissettirse de, nereden geldiklerini hatırlamayız.

Her gün telefonlarımızdan yüzlerce cümle geçiyor. Altlarında binlerce yorum, binlerce onay, binlerce öfke. Okudukça, izledikçe, maruz kaldıkça zihnimiz farkında olmadan şunu söylüyor: “Ben de zaten böyle düşünüyordum.” Oysa çoğu zaman mesele, düşünmek değil; tekrara alışmaktır. Ve tekrar edilen her fikir, bir süre sonra bize tanıdık gelmeye başlar. Tanıdık gelen şey de doğruymuş gibi hissedilir.

İşte tam bu noktada bir eşik aşılır. Sessiz, fark edilmez bir eşik. İnsan, kendi fikri sandığı bir düşünceyi savunmaya başlar. Üstelik çoğu zaman bunun nedenini de açıklayamaz. Sadece hisseder. Çünkü düşünceler her zaman mantıkla değil, duyguyla yerleşir. Ve duygular, akıldan çok daha hızlı ikna olur.

Bize genellikle düşünmenin çok kişisel, çok özgür bir alan olduğu söylenir. Oysa düşünceler sandığımız kadar masum değildir. Bugün fikirler tartışılarak değil, maruz kalınarak yayılıyor. Kimse kimseyi ikna etmeye çalışmıyor. Sadece aynı cümleyi, aynı duyguyla, farklı yerlerde tekrar tekrar görmenizi sağlıyor. Bir noktadan sonra zihin yoruluyor ve yorulan zihin, tekrar eden fikri “doğru” olarak etiketliyor. Bu bir zayıflık değil; insan zihninin çalışma biçimi.

Eskiden savaşlar cephedeydi. Topla, tüfekle, tankla kazanılırdı. Bugün ise savaşın ana cephesi zihinler. Artık bir toplumu zayıflatmak için sınırlarını aşmanız gerekmiyor. Moralini bozmanız, güven duygusunu sarsmanız, insanları birbirine düşürmeniz yeterli. Üstelik bunu yaparken kimse çıkıp doğrudan bir şey söylemiyor. Tam tersine, insanlar o fikri kendi düşünceleri sanarak savunmaya başlıyor. Asıl ustalık da burada.

Kimse bir topluma toptan seslenmez. Çünkü bu işe yaramaz. Toplumlar parçalara ayrılır; inançlarına, kimliklerine, ideolojilerine, korkularına göre. Her parça, farklı bir yerinden yakalanır. Birine umutla, birine öfkeyle, birine korkuyla, birine “haklısın” duygusuyla… Herkese aynı cümle kurulmaz ama herkes kendine uygun olanı duyar. Ve duyduğu şey, çoğu zaman zaten içinden geçmekte olan duyguyla örtüşür.

İnsanlar kendilerine benzeyenleri dinler. Aynı dili konuşanı, aynı dertten şikâyet edeni, aynı şeye kızanı. Bu yüzden bir fikrin kimden geldiği, ne söylediğinden çoğu zaman daha önemlidir. Yabancı birinden gelen söz reddedilir ama “bizden biri” söylediğinde durulur, dinlenir, benimsenir. Sonra savunulur. Sonra uğruna kavga edilir. Ve bir noktadan sonra o fikrin nerede, nasıl doğduğunu kimse hatırlamaz.

Bu yazı bir suçlama değil. Bir uyarı da değil. Bu yazı, bir durup düşünme daveti. Savunduğumuz fikirlerin ne kadarının bize ait olduğunu, ne kadarının farkına varmadan içselleştirdiğimiz bir yönlendirme olduğunu sorma daveti. Çünkü bazen insan, kendi düşüncesi sandığı bir şey uğruna kavga ederken, aslında başkasının kurduğu bir düzenin parçası haline gelir. Ve en tehlikeli olan da şudur: İnsan bunu yaptığını fark etmez.

 

 

YORUMLAR

Maksimum karakter sayısına ulaştınız.

Kalan karakter: