DERSİMİZ: PSİKOLOJİ… TANIMIZ NET: LAİK ATAK VE BİR MİLLETİN KENDİSİ OLMASINDAN DUYULAN RAHATSIZLIK
Bu hafta aslında yazı dizimizin yeni bölümünü kaleme alacaktık. Zihinlerin nasıl yönlendirildiğini, kelimelerin nasıl bir algı aracına dönüştürüldüğünü, insanların kendi gerçekliğinden nasıl uzaklaştırıldığını konuşacaktık. Ama memleketin gündemi yine hızlandı. Ve bazı metinler, bazı imzalar, bazı kelimeler… teoriyi bırakıp gerçeğin kendisini yazmayı zorunlu hale getirdi. Çünkü bu kez karşımızda sadece bir fikir değil, bir ruh hali var. Bir refleks var. Ve artık adı konulmuş bir durum var: Laik Atak.
Ramazan geldi. Ve beklenen oldu. Bir yerlerde yine aynı panik başladı. Aynı kelimeler dolaşıma sokuldu. Aynı korku senaryoları devreye alındı. 168 imza atıldı. Ve bu milletin kendi çocuklarına Ramazan’ı anlatması, bu milletin kendi kültürünü öğretmesi, bu milletin kendi hafızasını canlı tutması… “Talibanlaştırma” olarak tanımlandı. Bu milletin inancını yaşayan insanına “gerici azınlık” deme cesareti gösterildi.
İnsan ister istemez durup soruyor: Siz gerçekten bu milleti tanıyor musunuz?
Bu millet, sabah ezanıyla büyüyen bir millettir. Bu millet, bayram sabahı çocuklarının başını okşayan bir millettir. Bu millet, en zor anında bile secdeyi terk etmeyen bir millettir. Bu millet, Çanakkale’de Seyit Onbaşı’nın sırtında taşınan bir millettir. O gün o mermi sadece bir silah değildi. O mermi, bu milletin karakteriydi. O mermi, bu milletin inancıydı. O mermi, bu milletin teslim olmayan ruhuydu.
Ve şimdi aynı milletin çocuklarına Ramazan’ı anlatmak, birilerine göre tehdit.
İşte burada teşhis koymak gerekiyor.
Bu bir fikir değil. Bu bir Laik Atak’tır.
Belirtileri de nettir. Bir çocuk hafızlık yaparsa gericilik denir. Ama aynı çocuk bale kursuna giderse modernlik denir. Bir çocuk Kur’an öğrenirse yobazlık denir. Ama Cadılar Bayramı’nda kostüm giyerse çağdaşlık denir. Noel ağacı süslemek evrensellik sayılır. Ama Ramazan Bayramı’nı kutlamak birilerine ağır gelir. Kandil gecesi hatırlanırsa rahatsız olunur. Ama Batı’dan gelen her ritüel, sorgusuz sualsiz alkışlanır.
Bu nasıl bir özgürlük anlayışıdır?
Bu nasıl bir ilericiliktir?
Bu nasıl bir kopuştur?
Ve işin en ilginç tarafı şudur: Bütün bunları söyleyenler, yeri geldiğinde bir anda cümleyi değiştirir. “Biz de Müslümanız canım…” derler. Bayram sabahı gelince Müslüman. Cenaze olunca Müslüman. Zor gün gelince Müslüman. Ama bu milletin inancı görünür olunca, bir anda mesafe koyarlar. Bir anda küçümserler. Bir anda yabancılaşırlar.

Çünkü asıl rahatsızlık Ramazan değildir.
Asıl rahatsızlık, bu milletin hâlâ kendisi olmasıdır.
Çünkü kimliğini bilen bir milleti yönlendiremezsiniz. Kökünü bilen bir milleti koparamazsınız. Kendisi olan bir milleti küçümseyerek yok edemezsiniz. Bu millet, başkasının yazdığı bir kimliği kabul etmez. Bu millet, başkasının onayına göre var olmaz.
Bu millet, bin yıldır aynı millettir.
Malazgirt’te aynı milletti.
İstanbul’un fethinde aynı milletti.
Çanakkale’de aynı milletti.
Bugün de aynı millettir.
168 imza, bu gerçeği değiştirmez. 168 cümle, bu milletin hafızasını silemez. 168 kişi, bu milletin kimliğini yeniden yazamaz.
Çünkü bu millet, başkalarının korkularına göre şekillenecek bir millet değildir.
Bu millet, kendi ruhuyla vardır. Kendi inancıyla vardır. Kendi hafızasıyla vardır.
Ve artık herkes şunu açıkça görmelidir: Bu millet sizin onayınızla var olmadı. Ve sizin rahatsızlığınızla da yok olmayacak.