HALK İÇİNDE BİR AYNA: HAZRETİ İNSAN

21 Ara 2025 - 18:16 YAYINLANMA

Halk içre bir ȃyineyim herkes bakar bir an görür

Her ne görür kendi yüzünün ger yahşi ger yaman görür Bu derinlikli şiirin bu beytini veya benzeri beyitleri açmaya çalışırsak, arkasında bir vahdet düşündüğünüz, “ahadiyetül ayn”, herkesin kulağına geldiği şekilde söylersek “vahdet-i vücut” ortaya çıkar. Düşüncesi de değil, hali ortaya çıkar.

Burada halk içinde bir ayna olan insan-ı kȃmil'i iyi anlayabilmek için, tasavvufta fark, cem ve cemden sonra fark diye adlandırılabilecek bir süreç var. Bunu tabir-i caizse bir piramide benzetirsek, fark halindeyken gaflet içinde bir insan, cem halindeyken Hak'ta, Hak bilincinde, Hak şuurunda olan bir insan ve cemden sonraki farkta ise halk içindeyken onu bir Hak'ta olan bir insandan bahsediyoruz. Bu nasıl olur; bu nasıl bir kimliktir, onu iyi anlamamız gerekiyor.

İşte halk içinde bir ayna olan Hz. İnsan, aslında Allah'ın rengine göre değişir, (Kuran'daki tabirle sıbgatullah) kişi demektir. “Ona bakan bir an görüyor”, buradaki “an”dan birkaç mȃnȃya geliyor. Bir mânşını herkes bilir. O andaki şekli, kendi halini o insanda görmek demektir. Bir de “an” ülkesinde “güzel” mânesi vardır. Halk içinde o güzel'i görüyor. “Allah güzeldir, cemildir ve güzeli sever.” Hadis bu. E güzel olmayan mı var? Hayır, burada mutlak güzel kastediliyor. Yani eşyanın güvencesindeki güzellik değil, özündeki güzellik kastediliyor.

İşte o an içinde kişi, “Her ne görür kendi yüzünün (kendi yüzünü görür), ger yahşi ger yaman görür.” Ne durumdaysa öyle görüyor. Yahşi, yakışıklı demek. Azerbaycan'daki kardeşlerimiz şu anda bu kelimeyi kullanıyor. Biz de eskiden kullanırdık. Ya yakışıklı, güzel görür yahut yaman görür. Yaman (kötü) demek. O anda eğer nefsi emmare'yle yani hayvani nefsle bakıyorsa, sureti ne olursa olsun, içinden o hayvani özelliklerle bakar, öyle görür diyor.

Şimdi tabi konumuz vahdet-i vücut döneminde, hatta biraz daha ilerilerde, vahdet-i vücudunun görülebileceği kişiye hitap eden bir beyit. Vahdet-i vücudunu çalışan insanın haline gelmeden önce, vahdetin ne olduğunu öğrenebilecektir.  

Vahdetin birlik bilinci, birlik bilincinin de aslında içinden çokluğa doğru koridoru rota üzerinden gitmemiz gerekir. Tabilerle sembol de götürmemiz lazım bu mevzuyu. Bazı sembolik ifadeler var. En meşhurlarından bir tanesiyle söze girelim.

Nokta anlatılmaz, noktalanır

Hz. Ali Efendimiz Peygamberimizin bulunduğu bir mecliste konuşuyorlarmış. Peygamberimize demek ki sorular soruldu. O da çokluğunun birlikten kinaye mevzuyu sahabenin anlayacağı şekilde anlatılırken, Peygamberimiz “İlim bir noktadır” demiş.

Hz. Ali Efendimiz de gülümseyerek buna mukabil, “O nokta benim.” demiş.

Bu hadisi ve Hz. Ali Efendimizin ilaveli cümlesini erenler pek sever. Mesela Hz. Mısrî'den yola çıktık. Niyȃzî Hazretlerinin noktayla ilgili pek çok ifadeleri vardır. Mesela bunların en meşhurlarından bir tanesi, “Noktayı fehm eylemektir ilm-ü irftandan garaz.” (İlim ve irfan elde etmekten maksattır, noktayı bilmektir. Noktayı aktarılabilir, idrak etmektir.)

"İlim bir noktadır. Cahiller onu çoğalttı." Hz. Ali Efendimizin yapısıdır. Yani cahillikten kurtulmak maksattır. Şimdi o zaman, bu sembol üzerinden de bozuluruz veyahut da “deniz”, “umman”, “bahr”.

“Bahr içinde katreyim bahr oldu hayrȃn bana / Ferş içinde zerreyim arş oldu seyrȃn bana.” Böyle ifadeler var yani. Dolayısıyla “deniz”, “katre”, “damla”, “şems”, “zerre” vs. gibi sembollerin en güzellerinden bir tanesi tabi ki Resullulah Efendimizin ve Hz. Ali'nin ağzından çıkan ifadelerden özgürlüğü; "nokta".

Şimdi, kardeşlerimiz ellerine bir tane doksan dokuzluk bir tespih alsınlar. Bu tespihin bir imamesi var. İmameden sonra bir gedik var ve sonra daneler var. Çoğul var yani. Çoğulun başı, bire bağlıdır. Yani o ima etmeyi nokta kabul edersek, bu çoğul birinin imanın yani noktanın açılımı gibi düşünelim.

Şimdi şu cümle veya şu görüş çok önemli. Bir tasavvuf meclisinde bulunsak, mesela Hz. Mevlȃnȃ'nın meclisinde olsaydı, Tapduk'un, Hacı Bayram-ı Velî'nin, yani vahdet-i meclisi hal edinmiş büyüklerimizin meclisinde olsaydı, "Efendim! Bize vahdet-i mecliste bulunur musunuz?" desek, bu cahilane bir soru olur. Çünkü bu anlatılmaz. Senin vahdet-i bedeni yaşamak için, o anlatır, anlatır.

Bir gün sen o noktayı anlarsın.

Anladığı zaman da tabir-i caizse bal çanağının içine düşen sinek çırpınır, çırpınır, nasıl orada balın içinde yok veya pekmez tabağının içinde sinek, nasıl çırpındıkça batar ve yok olup olmadığı veyat da tuz gölüne batmış bir mahlukat nasıl tuza dönüşürse, orada artık konuşmanın imkȃnı yoktur. Nokta anlatılmaz. Noktalanırsınız. Nokta.

Varlıkta yokluk, çoklukta birlik

Bir tespih sistemini ortadan kaldırın. Bu tespih kuralları dursun böyle ve ben de devam ediyorum. Vahdet nedir, kesret nedir? Bunların sahih olarak biz bu dünyaya geldiğimiz soruları var. Esas sorun bu. Biz bu dünyaya şimdi mi geldik? Bunu çözümlememiz lazım. Bu soru sorulduğundan sonra merkeze yani dağıtım, yani “ahadiyetül ayn” dediğimiz Allah'ın varlığına gitmemiz, Allah'lık makamına gitmemiz, oradan tecelliyi yani zuhuru, Hakk'ı anladıktan sonra, halkın anlamamız gerekiyor.

“Kesreti vahdette bereket birliği kesrette hem / Bir ilimdir ol ki cümle irfȃn andadır.” En büyük ilim, en büyük irfan kesreti vahdeti, vahdeti kesrette bilmek. Dinler ya kesretten vahdet ki taşınabilir insan ya da vahdetten kesrete taşınmak. Yani bunun birisi İseviliktir, birisi Museviliktir. Yani kesretten vahdete giden yol İseviliktir, çünkü İsevilik teşbih dinidir. Buraya girmememiz lazım ama gelmişken yeri söyleyelim. Vahdetten kesrete giden, yani eşyanın hakikatine doğru yolculuklar yapan din de Museviliktir. Hz. Musa (as) “Ya Rabbi bana kendini göster.” eşyada, her yerden teelli ediyor ama gene de anlayamıyor. Bütün varlıktan tecelli ederse anlayacak.

Bizim gibi Peygamberimizin çevresindeki sahabeden kişiler de, incelenen kişiler, takılıyorlar. Bir insan gündem meselesini hal edinemez. Bir çağrı ister bu. Biraz da insan felsefesine meraklı. Bir an önce cevap almak istiyor. Fakat bu akıllı olur. Yani peygamber de olsa, büyüklerimiz Mevlüt da olsa, Yunus da olsa, cevap verseler kişiye hitap eder. Bu hitap gönlümüze inmez.

Yemen'den bir sahabe ekibi geldi. İçlerinden birisi soru soruyor. "Ya Resulullah! Hiçbir şey yokken, yani eşya, şu görüntüler yokken, ne vardı?" Peygamberimiz gülümseyerek cevap veriyor. “Allah var idi. Günümüzde beraberlik bir şey yoktu.”

“E peki O neredeydi?”

Şimdi “Nerede?” Yani mekan izafe ediliyor. Merak. “O ȃmȃ'daydı.” diyor. Şimdi, söylentilerin tespih var ya! “O ȃmȃ'daydı.” “Amȃ” nedir? Sözcüklere bakalım şimdi. Mesela modern Arapça dillerine bakalım. Oksijen, hava, karanlık ȃlem vs. İzutsu'nun kitabını rahmetli Ahmet Yüksel Özemre Hoca çevirirken “Füsus'ta Anahtar Kavramlar” adlı eserinde mesela “karanlık ȃlem” veya “hava, duran” vs. gibi çeviride karşılıklar bulmaya çalışıyor. Hoca da bunları böyle yerli yerde karşılığını vermek için, bayağı emek çektiğini bana söylemişti. Ama ne yazarsa lemininin karşısına yazsın, o senin zihninde, gönül dünyasında bir karşılık bulmuyor. Neden biliyor musun? Yaşamadığımızdan karşılık veremez. Neyse detaya giriyorum burada da.

“O ȃmȃ'daydı.” diyor. Anlamış gibi artık yani. Eğer kişi tasavvuf yoluna girerse anlamış gibi yapmaz. Yavaş yavaş; seyr-ü sülȗk dediğimiz usulle sindire yolculuklar tamamlanır. Yolculuğun her aşamasında ȃmȃ ȃlemine giden köşelerde işaretler gelir. yolda giderken kedi gözleri var ya. “Buradan git” diyor sana. Yani orada ışık veriyor gibi oluyor. “Buradan git, buradan git… Bunları çözümleyerek git!” diye işaretler değişmeye başlar. Aşık Yunus'un ifadesiyle;

“Adım adım ileri bu Şlemden içeri / On sekiz bin Şlemi, içinde bir dağ gördüm.” Dağ benlik diyor. Benimizin içinde işaretler devam etmeye başlar. İşte, “O ŞmŞ'daydı.” Peki sonra? Şimdi imanın ikinci gediğine gelelim. Daha sonra kendi başlarına bir varlık var oldu, “Nȗr-ı Muhammedî”. Peki bunu neden Allah yarattı? Yani kendi başlarına ayrılmadı. Bakın, burada dikkat etmeniz gerekiyor.

Varlığından bir şey zuhur ettirdi. Varlık kendinden koparmadan, bir şeyi sergilerse, diyelim ki işte ete kemiğe bürünmüş ama sesi çok güzeldir. Sesin beklendiğinden ayrı mı? Parmakların saklanmasından ayrı mı? Böbreklerin vücuttan ayrı mı? Değil. Demek istediğim kopmadan, kopmadan, merkezden ayrılmadan bir şey. İşte burada aşka gidiyoruz. Merkezden ayrılmadan ortaya çıkan bir şey. İşte buna “sıfat” denir.

Sensiz!

“Levlȃke levlȃk lema halaktu'l eflak…” (Seni koruyann Ya Muhammed! Ben bu varlığı yaratmazdım). “İyiliğin bu varlığı neden yarattın?” diye soruyoruz şimdi Rabbimize. “Ben gizli bir hazineyim (Küntü kenzen mahfiyyen), bilinmeyi sevdim.”

Müthiş bir ifade. Hazine ne olur? Kazılırsa ortaya çıkar.

Yani “Kazdım kahır kazmasıyla cȃnda cefȃ ocağını” diyor Yunus. Candaki cefş ocağını kazmazsa kahır kazmasıyla, yani yokluk kazmasıyla, İçindeki hazineye ulaşamaz. İçindeki hazine, ahadiyetül ayn ve yaratılışın biricik sebebi; bilinmeyen sevgisi… Bilinme sevgisinden dolayı kendisine ayna, kendisine model, kendisinin aynısı, aynılarının içindekiler bir varlık Muhammed. Hz. Süleyman Çelebi'ye bakıyordu. Ne diyor? Peygamber Efendimizi en iyi anlatan mısra veya beyit.

“Bile garantisi adın ile adım.” “safra” beraberlik demek.

“Beraberin adı ile adım Ya Muhammed!” Allah, hemen yanında Resul diye yazdı. “Resulullah”. Varlıkta Hakk'a en yakın, iç içe, sefer tası gibi, Matruşka gibi, İç içe olan muhteşem ifade. “Bile garantisi adın ile adım.”

Şimdi yolculuk nereye? “Küntü kenzen mahfiyyen”den de vurduk. Sen ahadiyetül ayn'dayken yani O'nun başındayken, biz buna “deniz” diyelim, “umman” diyelim. Bu bilinmezliğin, bilinmez sevdası dalgalanmaya sebep oldu. Aşk Küçük güçle oluşmaya sebep olan bir alana girdi ve oluşmaya başladı. Şimdi içeride ifadeye dikkat edelim, “oluş başladı”. Hiçbir şey yokken, anidenbire olmaya başladı. Kün dendi olmaya başlandı. Bunu yanlış anlıyor halk. Düzeltelim, “oluş ezelden beri vardı” çünkü O ezeldir. Şimdi, ebed. Hȃlȃ devam ediyor. Şimdiki ebed, ezelin de başlangıcı. Devam edip duruyor. Oluşum daimidir. Allah var idi, yarattığı, çekildiği gibi anladığımız zaman, sen bunu anlayamazsın. Oluşumu, devam eden bir ifade.

İşte o oluşum başı aşktır, ortası aşktır, sonu aşktır. Yolculuk aşktan ibarettir. Aşk, kendisine aşık olarak, kendine ait bir daireye sokuyor ve bilininceye kadar, sen bu yolculuğunu sürdürüyorsun. Nerelerden kaçmak!

Yolculuk nereye?

“Hak yaştan ruhsat aldı dünyaya / Türlü köprülerden geldik geldik / Transit geldik biz bu binaya / Konaktan konağa göçerek geldik .” Şimdi bu tespih istiharesini bitirelim. Nȗr-ı Muhammedî yaratıldı, “Levlȃke levlȃk” sırrı yaratıldı ve varlıkların dairesine girildi. Bir zerre, havadaki zerre varlığı dairesine girdi. Yukarıdan aşağı doğru havadan patlamalar, ikisi birleşti. Sudan katılaştı, topraktan yuvarlana yuvarlana geliyoruz. Hz. Mevlȃnȃ Mesnevi'nin üçüncü cildinde, dördüncü cildinde, iki ayrı yerde, “Fîhi Mȃ Fîh”in bir yerde, herhalde ya Celȃleddin Rumî, “Biz Nereden geliyoruz?” diye herkese sordu, yani “Biz kimiz, ne yapıyoruz, ne işimiz vardı?” diye sormuş olacaklar ki, üçüncü sırada;

"Ey insan! Sen burada bir günde gelmedin, bu insan vücudunu sen durup dururken bulmadın. Nereden geldin? Ta havadan, ȃmȃ'dan, patlamadan, sudan, topraktan yuvarlana yuvarlana geldin. Toprakta bir bitki olarak ortaya çıktın". (“Sizi yerden bitki olarak çıkarıldık.” diyor ȃyet-i kerime). Ondan sonra geldi bir hayvan şöyle oldu, böyle oldu, yedi etti kıldı, süründün uçtun kaçtın, şimdiki surette insansın. Sen böyle de kalıcı değilsin. Sen burada kalmak için gelmedin. Sen dünyaperest değilsin. Dünyalı değilsin. Senin memleketin grupta değil. Senin vatan-ı aslın grupta değil.

Ne dedi Yunus? “Bir diye gelmiştim bu benim vatanım değil.” Bir beldeye gelmişim bu benim yurdum değil. Bizim yurdumuzdayız. Yani Hakk'ın varlığı. Aslı vatanımızın O'nun varlığı. Biz o zaman burada, bu elbiselerde geçiciyiz. Bir yolcu var içimizde; olabilmek. O ilk büyütme nüve, onun adına “can” diyelim, “ruh” diyelim. “Ruh” zaten yolcu demek, yürümek demektir Arapça'da. Ve o dönerken dolaşıyor, dönerken dolaşıyor, insan geliyor. Şimdi Niyȃzî Mısrî'den başladık ya! Gene devam edelim.

“Çün insȃn sȗretin bulundu Hakk'a hamd-ü senȃ kıldım / Fen ender fenȃ oldum bekȃ-yı cȃvidȃn içre.” O zaman yolculuğumuzu -tespih yapmayı- bitirelim. Otuz üç halka. Bu cemadat halkadır. Otuz üç halka, nebadat (bitkiler) halkadır. Otuz üç halka, hayvanat zinciri. Bunun son yedi halkalısı, insandır. Emmare'deki deli, levvame'deki deli, mülheme, mutmainne, raziyye, marziyye'deki insan. Nihayet geldi kemale. “Dön aslına!”

Neden yaratıldık? Allah'ın zevkinden dolayı. Zevk, aşk… Anan babanı sevmeseydi sen gösterseydin veya baban anneni sevmeseydi sen görseydin. İşin içinde ne var? Aşk var. Kim o? Hakk'ın ta kendisi. Şimdi vahdeti alınabilir, böyle bir şey. Bu yolculuktan geçtikten sonra vahdet-i vücudu anlamanın, idrak organlarının imkânı yoktur. Biz buraya vahdeti idrak etmeye geldik. Ha! Bunu idrak edemezsek ne olur? Böyle sorular gelecek maalesef ki.

YORUMLAR

Maksimum karakter sayısına ulaştınız.

Kalan karakter: