ÜSKÜDARLI SELÂMÎ ALİ CELVETÎ
Üsküdar, sıradan bir semtin ismi değildir.
Bu semt, tarihi yaşayan ve yaşatan bir kutlu beldedir.
Bağrında yetişen kutsal gönüllü Hak dostlarıyla, dün ve bugün "âşıkların kıblesi" olan "Medine-i Üsküdar", Türk İslâm kültürünün adeta canlı bir müzesi gibidir.
İstanbul'u, anlamak, İstanbul'u şah damarından yakalamak isteyenler, Üsküdar'dan başlamak durumundadırlar.
Zira Üsküdar İstanbul'un bir mukaddimesidir.
Bu mukaddimeyi okumak için her halde bir ömür yetmez.
Ecdâdın "Şerefü'l-mekân bi'l-mekîn" dediği gibi, mekânın önemi tabii ki mukimlerdendir.
Bu coğrafyayı kutsallaştıran da üzerinde yaşayan gönül insanlarının güzelliklerinden, onların aşk ile ortaya koydukları eserlerden kaynaklanmaktadır.
Üsküdar deyince, akla, Azîz Mahmûd Hüdâyî ve Muhammed Nasûhî gibi âbide şahsiyetler gelir.
Bu beldeyi besleyen manevî kaynaklardan birisi de XVII. yüz yıl mutasavvıflarından Celvetî Şeyhi Selâmî Ali Efendi'dir. Nam-ı diğer, Selâmsız Ali Efendi…
Selâmî Ali Efendi, Azîz Mahmûd Hüdâyî erkânına müntesip bir Celvetîdir.
Bu erkân içinde "Selâmiyye" adıyla bilinen şubenin de pîridir.
Onun Muğla'da başlayan hayat hikâyesi, medrese öğreniminden sonra İstanköy kadılığıyla devam etmiştir.
Bu görevi sırasında tanıdığı Celvetî azîzlerinden Zâkir-zâde Abdullah Efendi (M. 1658), Mecnûn gönlüne Leylâ elini uzatınca, aşkta karar kılarak kâdılıktan istifa etmiştir.
Kendisi bir dünya zengini olmasına rağmen fakr yolunu seçen Selâmî Efendi, kısa zamanda tasavvufî eğitimini tamamlayarak, önce Bursa'ya, sonra Üsküdar'daki Hüdâyî âsitânesine tayin olunmuştur.
Celvetiyye erkânı, Selâmî Ali Efendi döneminde gerek merkezde ve gerekse taşrada geniş bir alanda irşâd faaliyetinde bulunmuştur.
Bunda Selâmî Efendi'nin Bursa'da ve Üsküdar'da inşâ ettirdiği dört âsitânenin büyük rolü vardır.
Bugün hâlâ Selâmî (Selâmsız) Mahallesi, Selâmî Çeşme, Selâmî Ali Efendi Câmii, Selâmî Tekkesi gibi mekân ve eserlerde adının yaşaması, Mutasavvıfımızın büyüklüğünü ve tesirini gösterecek niteliktedir.
Celvetîler içinde vahdet-i vücûd neşvesini öne çıkaran mutasavvıfımız, yaşadığı dönemde Kâdızâdeliler hareketinin ileri gelenlerinden Hünkar Vâizi Vanî Mehmed ile ve yine kendisi gibi vahdet-i vücût ehli bir mutasavvıf olan Niyâzî-i Mısrî'yle olan tartışmalarıyla gündeme gelmiştir.
1691 yılında vefat eden Selâmî Efendi'nin türbesi Kısıklı'da, Çamlıca'ya giden yolun üzerindedir.
Selâmî Ali Efendi, medreseli bir mutasavvıf olmakla birlikte yazmaya pek önem vermemiştir.
Kaynaklarda ilâhîlerini içeren bir şiir mecmûasından bahsedilmekle birlikte, bu eser henüz ele geçmemiştir.
Onun şimdilik bilinen tek eseri Celvetî/Selâmî erkânı ilm-i hâli niteliğindeki "Tarîkat-nâme"sidir.
Mutasavvıfı bu risâlesinde özellikle Celvetîyye mensuplarına ait uygulamaları ana hatlarıyla ortaya koymakta, halîfelerin mürşidlerine ve dervîşlerine karşı davranışlarını, sülûklarında nelere dikkat etmeleri gerektiğini, günlük virdlerini, kıyâfetlerini, tâc ve kisvelerini, halka ve Hakk'a karşı sorumluluklarını izâh etmektedir.
Söz konusu "Tarîkat-nâme"de Celvetîlik kavramı dahil, bu erkânla ilgili bazı uygulamaların ince detayları verilmektedir.
Bu hususlardan bazıları daha önce erkânın kurucusu Azîz Mahmûd Hüdâyî tarafından "Tarîkat-nâme" adlı eserde dile getirilmiştir.
Hüdâyî Hazretleri söz konusu eserinde Yahya-yı Şirvânî'den beri uygulanagelen umûmî tarîkat adâbını özetlemektedir.
Fakat Selâmî Efendi eserinde, bu umûmî adâb yanında Celvetiyye/Selâmiyye'deki uygulamaların detaylarını verdiği için Pîr'inin eserinden oldukça farklılık göstermektedir.
Selâmî Efendi, 1691 yılının Ekim ayı sonlarında vefat etmiş, vefatına, "Hitâb-ı elest" terkibiyle tarih düşürülmüştür.
Üsküdar'da Kısıklı'da kendi yaptırdığı Câmii kurbunda Çamlıca'ya giden yolun solunda bulunan türbede medfundur.
Vefatından önce "Biz bunda vefat etsek halk bizi omuzlarında götürmeye zahmet çekerler.
Varalım merkadımızın yanında vefat edelim." deyip Kısıklı'ya, bugünkü türbesinin bulunduğu tekke ve türbeye götürülmesini istemiş, burada önceden beslettiği koyunları kestirerek ölmeden önce keşkek yaptırıp gelene gidene üç gün yemek yedirmiş, her gelenin eline de vakfından iki para vermiştir.
Bu âdet bilâhare kendi vakfından karşılanmak üzere İstanbul ve Üsküdar'da meşhur olmuştur.
Keşke onun vasiyeti bugün de yeni yaptırılan külliyesini yönetenler veya Üsküdar Belediyesi tarafından sahip çıkılsa da devam ettirilse ne güzel olur.
Bu yazı vesilesiyle Üsküdar’da kendi adıyla anılan mahalledeki mülkünü fukaraya vakfeden sehâ sahibi bu büyük gönül sultanını hürmet ve muhabbetle yâd ediyor ve rûhaniyetine selâmlar gönderiyoruz.