D. YUNUS’UN MUÂRIZLARI VE YENİDEN KEŞFİ

25 May 2026 - 15:18 YAYINLANMA

Aşk ve gönül dilimiz olan Yûnus daha ilk günden beri bütün Osmanlı coğrafyasında özellikle zâviye ve tekke çevrelerinde yaygın bir şöhrete ulaşmış, sevilmiş ve okunmuştur. Buna mukâbil onun muârızları yahut şiirini küçümseyenler de vardı. Tasavvuf kültürüne yabancı Osmanlı aydını -nedendir bilinmez- gözucuyla da olsa dönüp onu ve izinden giden Hak âşıklarını okuma ve anlama ihtiyâcı duymadı. Özellikle 16. asırdan itibâren fıkıhçı ve kelâmcı anlayışın baskın olması yahut dünyâperestliğin ağırbasması neticesinde bir takım ulemâ yahut dünyâperest (dehrî) Yûnus'un ve izinden gidenlerin sözlerine itibâr etmedi. İtibâr etmediği gibi dönüp bir de târizde bulundu. 

Bunlardan bir tâife dünyâya yiyip içip kâm almaya geldiğini sanan “rind” meşrep insanlardır ki 16. asırda Rûmeli coğrafyasında yetişen Meâlî (ö. 1535) bu tipten dünyâseverleri isabetli bir teşhîste bulunarak şöyle tanıtır:

Yûnus Emre sözünü a sûfî nitsin rindler 

Bunlara söyle ala gözden ü kara kaşdan

Diğer taraftan Sünbülzâde Vehbî’nin (ö. 1809), Lutfiyye’sinde bazı şair geçinen kişilerin (müteşairlerin) bed-edâ şiirlerini “Yûnus İlâhîsi” ile mukâyese etmesi de dönemin bir takım klasik şiir geleneği içinde yer alan şairlerinin -Yûnus'la ilgili olumsuz- anlayışını ortaya koyması açısından mühimdir:

 Bazı cerrâr da şâir geçinür  

Cerr-i eskâlde mâhir geçinür

 

Dağıdur halka müzeyyef tarîh 

Olarak lâyık-ı levm ü tevbîh 

 

İşiden Yûnus ilâhîsi sanur 

Bed-edâsın gören âdem usanur 

 

Sözleri bir çürük akçe itmez 

Câize almasa kalkup gitmez 

 

Bu mısralara bakarak Sünbülzâde'nin de aynı kanâate sahip olduğu sanılmamalıdır. Eserin bütünlüğü içinde onun tasavvuf ehline ve ilmine karşı son derece hürmetkâr olduğu görülecektir. 

Yûnus'un muârızlarının bir kısmı da medreseli ulemâ ve üdebâ içinden çıkmıştır. Günümüzde de bir kısım selefî anlayış bu muârızların devamı niteliğinde görüşler beyan etmekte, Yûnus Emre'ye ve topyekun sûfiyâne tefekküre karşı çıkmaktadırlar. Bu çerçevede Âşık Çelebî'nin Tezkiresi'nde adından bahsedilmesi bile Yûnus'un Osmanlı ulemâ ve üdebâsınca kabûl edilmesi için yetmedi. Üstüne üstlük Ebussuûd Efendi (ö. 1574)'nin verdiği menfi fetvâlarla medresede Yûnus ilâhîlerinin okunması da -manevî bir baskıyla ve ne yazık ki din adına- yasaklanmış oldu. Şerîatın hükümlerini koruma husûsunda son derece titiz olan Şeyhülislâm fetvâsında şöyle diyordu:

“Soru:

“Bir zâviyenin mescidinde bazı kişiler toplanıp çeşitli nağmelerle tevhîd okurlarken değiştirerek gâh ‘benim cânım‘, gâh ‘benim gönlüm‘ veya:

Sen bir ulu sultansın, cânlar içinde cânsın, 

Çün ‘ıyân gördüm seni pinhân kayısı değil

 deyip gâh:

Cennet cennet dedikleri bir ev ile birkaç hûrî

İsteyene ver sen anı bana seni gerek seni

diyerek göğüslerini döğerek garîb hâllere girdiklerinde, mahalle halkından (bu hali görenler) zâviyenin şeyhine 'bu garip hâlleri niçin râzı olursun?' dediklerinde, şeyh cevâben 'ne lâzım gelir? ' 'cinleri ve insanları ancak bana ibâdet etmeleri için yaratmışımdır.' (Zâriyat/56) denmiyor mu diye cevap verse şer‘an ne lâzım gelir?

El-Cevâb:

Yukarıdaki adı geçen kişi hal ve sözlerinde haddi aştığından başka Cennet hakkında dedikleri kötü kelimelerin küfrü açıktır, öldürülmeleri mübahtır. Şeyhleri olan dinsiz, anlatılan söz ve fiillerden 'ne lazım gelir' demekle kâfir olduğundan başka, o kabâhatleri ibâdet çeşidinden kabûl edip âyet-i kerîmeyi ona delil getirmekle tekrar kâfir olur. Bu inançtan dönmezse öldürülmeleri vâcib olur.” 

Ebussuûd Efendi'nin Eyüp'teki kabri

Yûnus'un ilâhîleri bunun gibi sebeplerle ne yazık ki tekkelerden câmilere ve medreselere intikâl edemedi. Osmanlı aydını Yûnus'u tanıyamadı ve ondan nasiplenemedi. Bunun sonucunda da aşktan mahrûm kaldı. Ancak onun ilâhîleri tekkelerdeki zâkirler sayesinde dilden dile kulaktan kulağa aktarıldı, duyuldu, yayıldı, yirminci asrın başına kadar böylece gelindi.

Gönül ehlinin ilk günden beri çok iyi bildiği fakat aydınların itibâr etmediği bu aşk hazinesi yirminci asrın başlarında yine modern bir Osmanlı aydını olan Mehmed Fuad Köprülü tarafından yeniden keşfedildi. Köprülü, Yûnus'un sıradan bir din adamı olmadığını, dilimizin ve dinimizin içini yakalayan gönül ehli bir büyük dervîş olduğunu fark etti. Topladığı bilgileri ilk defa 1913 senesinde yazdığı bir makale ile ilim âlemine duyurdu. Köprülü bu makalesini daha sonra genişletti ve iğneyle kuyu kazarcasına çalışarak “Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar”ı (İstanbul 1919) yazdı. Artık o günün medreseli âlimleriyle bugünün üniversiteli bilginleri Köprülü'nün eserleriyle Yûnus'un varlığından haberdâr oldular. Köprülü'nün çalışmalarına yenileri eklendi. Onu, Cumhuriyet'in aydınları izledi. Alp Dağlarındaki Sanatoryum'da yatarken getirttiği Yûnus Dîvânı'ndan etkilenen Burhan Toprak ilâhîleri ihtivâ eden dîvânı ilk defa Latin alfabesine aktararak üç cilt halinde neşretti. Bu yıllarda Yûnus;

Kaç mevsim bekleyim daha kapında,

Ayağımda zincir, boynumda kement?

Beni de piştiğin belâ kabında,

Kaynata kaynata buhara kalbet 

diyen Necip Fâzıl'ı da derinden etkilemişti. Toprak'ın hemen ardından Abdülbaki Gölpınarlı “Yûnus Emre'nin Hayatı”nı kaleme aldı. Bu eserinin akabinde yine Gölpınarlı ilk ve tek tenkitli metin denemesi olan çalışmasını yayınladı Bunlar Onun 1961 ve 1965'teki çalışmalarıyla genişledi fakat Gölpınarlı her neşrinde Yûnus'u Bektaşî, bâtınî, hümanist veya Mevlevî gibi değişik kimliklerle takdim etti. Daha sonra Faruk Kadri Timurtaş dîvânı bir filolog titizliğiyle yeniden ele aldı. Sabahattin Eyuboğlu ise “Yûnus Emre” adıyla yayınladığı eserinde hümanist ve devrimcilerin ihtiyâcını karşılamış ve Yûnus'u Gölpınarlı'nın neşrettiği dîvândan aktardığı şiirlerle kıblesiz, Tanrısız, tarîkatler ve dinler üstü bir sevgi adamı olarak ele almıştı. Bütün bunlardan sonra nihâyet son çalışmalardan birisi de Mustafa Tatcı tarafından yapıldı. 

Diğer taraftan Cumhuriyet döneminde Yûnus'u anlamaya ve anlatmaya çalışan çağdaş yorumcular da ortaya çıkmıştır. Bu yorumcular içinde ilk sırada Mehmet Kaplan, Ahmet Kabaklı, Necla Pekolcay ve Turan Alptekin gibi isimler gelmektedir. 1971 ve 1991 senelerinde Unesco çapında anılan Yûnus Türkiye ve dünyâda bütün yönleriyle ele alınmıştır. Bugün artık Yûnus'un şiirleriyle ilgili önemli bir birikim söz konusudur.

Cumhuriyetle ve özellikle harf inkılâbından sonra yayınlanan ilk Yûnus Emre Dîvânı ile birlikte araştırmacıların dünyâ görüşlerine göre -daha doğrusu- herkesin kendisine göre bir Yûnus anlayışı ortaya çıktı.

Cumhuriyet yeni, çağdaş ve laik bir rejimdi. Çok geçmeden Yûnus gibi klasiklerimiz çağdaş rejimin anlayışına uygun olarak yeni yorumlarla takdim edilmeye başlandı ve bir grup laik hümanistin kendine göre bir Yûnus anlayışı oldu. Bu yorumlar karşısında bazı muhafazakâr Müslümanlar, muhafazakâr milliyetçiler ve milliyetçi Türkçüler kendi Yûnuslarını dile getiren çalışmalar yaptılar. Ve girdiği kabın rengini alan Yûnus bu pazarda pazarlanmaya başlandı. Öyle ki vahdetin potasında eriyen Yûnus hangi renkte görülmek isteniyorsa öyle görünüyordu. Tapduk'un tapusundaki Yûnus değişik düşüncelerin tapusuna geçti. Kısacası mutasavvıf Yûnus Cumhuriyet dönemi aydınlarının yazdıkları eserlerde üç dünyâ görüşü ile karşımıza çıktı:

Muhafazakâr, dindâr Yûnus.

Muhafazakâr, milliyetçi-Türkçü Yûnus.

Dinler ve mezhepler üstü, tanrıtanımaz veya insanı tanrılaştıran hümanist Yûnus.

Hakîkatte Yûnus bunların hiçbirisi değildi.

Zîrâ o, dinidâr bir İslâmcı değil Muhammedî sırra vâkıf, müslüman bir mutasavvıftı.

Zîrâ o, Arapçaya tepki olsun diye Türkçe söylemiş değil anamız ve atamız anlasın diye Türkçe söylemişti.

Zîrâ o, Rabbül-alemîn olan Allah'ı “Rahmetenli'l-âlemîn” olan Resûl-i Ekrem gibi anladı da “Hakkı gerçek sevenlere cümle âlem kardaş gelir!” dedi. İnsanı Tanrı'nın yerine koyan veya kendilerini “Tanrıtanımaz birer insan sever” diye tanıtan hümanistler gibi düşünmedi.

Fakat bütün düşünceler onun aşk ve irfan kazanında kaynadı, çokluk bire döndü ve onu yine en iyi anlayan kişi, tekkeden yetişen aşk ve irfanla donanmış bir Hak âşıkı oldu. Büyük Melâmî-Hamzavî Osman Kemâlî Hazretleri (d. Erzurum 1862-ö. İstanbul 1954) gönül ehlinin tercümanı olup Yûnus'u şöyle anlatıyordu:

Ezelden bezm-i uşşâka giren bir pîrdir Yûnus

Makâm-ı kuds-i lâhûta eren tek/ bîrdir Yûnus

Sarây-ı künfekânın zevkinin tasvîridir Yûnus

Rumûz-i lübb-i Kur’ân metninin tefsîridir Yûnus

(Yûnus ezelden âşıklar meclisine giren bir pîrdir. Ulûhiyetin kutsî makâmına eren tekbîrdir (Allahu ekber sözüdür/tek bir kişidir). Künfekân / Ol, dedi ve hemen oldu. / emrinin sarâyının zevkinin tasvîridir. Kur’ân metninin özünün işâret ettiği remizleri tefsîr eden kişidir.)

“Künfekân. / Ol, dedi ve hemen oldu. Bakara/117, Âl-i İmrân/47 vd.”

“Tekbîr” kavramını ayrıca tek ve bir şeklinde okuyup, tek bir kişidir anlamı vermek gerekir. 

Yitirmiş kendini kendinde bulmuş zât-ı Mevlâ'yı

Açılmış gönlü, görmüş cân gözüyle sırr-ı esmâyı

Harîm-i li-ma‘allaha girip mahv etmiş eşyâyı

Kitâb-ı kâinât-ı aşkı bir teşhîrdir Yûnus

(Kendi vehmî varlığını yok etmiş, Mevlâ'nın zâtını kendinde bulmuş. Gönlü açılmış, Hakk'ın isimlerinin sırrını cân gözüyle görmüş. Hz. Peygamber'in, “Li-ma‘allah” (Benim Allah ile öyle bir vaktim var ki melekler yaşadığım bu ana muttali olamazlar) hadîsinde işâret ettiği sırra / makâma/ ulaşarak eşyâyı /çokluğu/ yok etmiş. Yûnus aşk kâinâtının kitâbını gösteren kişidir.)

O insanlık içinde gevher-i yektâ-yı mânâdır

Hazînedâr-ı eş‘âr, hem emîn-i ilm-i a‘lâdır

O Hak'la söyleyen, Hak söyleyen bir mürg-i gûyâdır

Cenâb-ı Kibriyâ'nın mazhar-ı takdîridir Yûnus

(O, insanlık içinde mânânın tek cevheridir. O, şiirlerin hazînedârı, en yüce ilmin yani ledün ilminin güvenilir bir emanetçisidir. O, Hak'la söyleyen, hakîkati söyleyen bir kuştur: Ulu Allah'ın takdîrinin açığa çıktığı yerdir.)

Yûnus Emre ledünnî tecrübelerini ana diliyle ifâde eden Türkçeyi bir vahiy, mânâ, aşk ve irfan dili haline getiren bir mürg-i gûyâdır. /Yani konuşan kuş, hüdhüd, bülbül, papağan yahut muhabbet kuşudur. Konuşma kabiliyetine ulaşan bu kuşlar âlem-i misâlde rûhânîleri /ehlullahı/ temsîl ettiği için sair uçanlardan farklı addedilmişlerdir. Hakîkaten Yûnus Türkçenin bir bülbülü olmuş ve onun izinden gidenler bir Yûnus tarzı yaratmışlardır. Sülûk-ı manevîsini gerçekleştiren her eren hangi dili konuşursa konuşsun, o dili bir vahiy dili hâline getirmeye yetkindir vesselâm. 

O Rabbü'l-âlemîni aşk bilip aşk içre cân vermiş

Melek insanda görmüş aşkı, insana nişân vermiş

O aşkın neş’esi âlemlere emn ü emân vermiş

O aşkı bağlayan insanlığa zencîrdir Yûnus

(Yûnus âlemlerin Rabbi'ni aşk bilip aşk içinde cân vermiş, aşkı melek insanda /nefsinden arınmış insanda/ görmüş, insana /insan-ı kâmil olma yolundaki insana/ nişân vermiş bir kişidir. Onun anlattığı aşkın neş’esi /kaynağı, zevki/ âlemlere güven ve emniyet vermiştir. Yûnus insanlığı o aşka bağlayan bir zincirdir.)

Belâlardan çiçekler toplayıp sadrında bal etmiş

Ölüp ölmezden evvel nefsine kanın helâl etmiş, 

Ne dünyâ ehli olmuş ne zuhûrun zerre mâl etmiş

Sevâd-ı mâsivâyı eyleyen tathîrdir Yûnus

(Yûnus belâlardan çiçekler toplayarak gönlünde bal etmiş, ölmeden evvel ölüp kanını nefsine helâl etmiştir. O, ne dünyâ ehli olmuş ne de zerre kadar mâl biriktirmiştir. Yûnus gönlünde Allah'tan gayrı her şeyi temizlemiş bir kişidir.)

O doğmuş ağlamış hiç gülmemiş güldürmemiş dünyâ

Bütün dünyâdan el çekmiş gözünde kalmamış ukbâ

O muhtâc olmamış hiçbir şeye, muhtâc ana eşyâ

Bu hikmet-hâne-i tedrîse bir takrîrdir Yûnus

(O doğduğundan itibâren ağlamış, hiç gülmemiş, dünyâ onu güldürmemiş, bütün dünyâdan vazgeçmiş, âhiret gözünde kalmamış. O hiçbir şeye muhtaç olmadığı hâlde her şey ona muhtaçtır. Yûnus bu hikmet öğrenilen âlem medresesinde bir ifâde tarzıdır.)

Anınla fahr ederse var yeri bu arz u eflâkin

Onun Rûhü'l-kuds tesviye etmiş tıynet-i pâkin

Onun kadrin bilen, olmaz esîri dâne-i hâkin

Kulûb-ı âşıkâna bî-bedel tenvîrdir Yûnus

(Felekler ve yer onunla övünürse bu önemlidir, yerindedir. Ruhü'l-Kuds /Rahmânî nefes/ onun saf tabîatını düzeltti. Onun kıymetini bilen, toprağın danesine /dünyevî herhangi bir nimete/ esir olmaz. Yûnus âşıkların kalplerine benzersiz bir nûr saçmaktadır.)

O aşk ile yanan aşkdan doğan bir nûr-ı mutlakdır

Sarây-i bezm-i aşkın şem‘ine pervâne-i Hak'dır

Sözü miftâh-ı gayb, eş‘ârı dil zehrine tiryâkdır

Ulûm-ı Enbiyâ'nın bâis-i tahrîridir Yûnus

(O, aşk ile yanan, aşktan doğan mutlak bir nûrdur. Aşk meclisinin sarâyının mumuna Hakk'ın pervânesidir: Sözü gaybın anahtarı, şiirleri zehir gibi tesirli sözlere karşılık panzehir /ilâç/dir. Yûnus nebîlere ait bilgilerin yazılma sebebidir.)

Mübârek nutk-ı pâki cân verir erbâb-ı idrâke

Onun her bir sözü şân u şerefdir kavm-i Etrâke

O tohm-i şi‘ri ekmiş bekçi etmiş türbetin hâke

Kemâlî her yıkılmış kalbe bir ta‘mîrdir Yûnus

(Yûnus'un mübârek ve temiz sözleri idrâk ehline cân verir. Onun her bir sözü, Türk kavmi için şan ve şereftir. O, şiir tohumunu ekerek, türbesini bu toprağın bekçisi yapmıştır. Kemâlî, Yûnus yıkılmış olan her kalbi onaran kişidir.)

*

Hâsılı kelâm Yûnus Emre ilâhîleriyle cân evimizde imân meşâlesini ateşleyip gitmiş, adını sonsuza mühürlemiş bir gönül insanıdır. Biz onun sözleriyle dünyâya, davâ için değil mânâ için geldiğimizi fark ettik. İnsan olmanın, gönül yapmanın, Muhammedî ahlâkın Allah'ın ahlâkıyla ahlâklanmanın ne demek olduğunu öğrendik. Biz onun sözleriyle sevgi ve bilgi kanatlarıyla aslımıza nasıl döneceğimizi anladık.

Yûnus Emre bizim;

Mânâ dilimiz,

Hayat suyumuz,

Gözyaşımız,

Gönül yangınımız,

Tefekkürümüz,

Yolumuz, yordamımız,

Özümüz, sözümüz,

Medeniyetimizdir.

*

Ve onun ilâhîleri dün olduğu gibi bugün de ölü gönüllerimize rûh üflemeye devam etmektedir vesselâm.

YORUMLAR

Maksimum karakter sayısına ulaştınız.

Kalan karakter: