DEDEM
Diyeceğim şu ki biraz mecburiyetten biraz da çocuk Mustafa’nın yetişmesi için olacak, anamın bana altı yaşından itibaren yüklediği bu yük, müthiş bir özgüven geliştirdi fakirde. Anamın benim üzerimdeki uyguladığı bu terbiye metodu, Batıdaki adı sanı duyulmuş hiçbir pedogugun ve psikologun yanından bile geçemeyeceği bir nezaket, nezafet ve şuur taşır. Bunun sebenini hiç şüphesiz elinizdeki bu kitabı okuyup bitirince anlayacaksınız. Bu terbiye usulünün içinde Yesevîlerin, Yunusların, Şabân-ı Velîlerin, Niyâzî-i Mısrîlerin hâl haline getirdikleri tasavvuf kültürü vardı. Anamın, nenemin ve dahi bütün ceddimin hamurunu Yunus Emre yoğurmuştu. Bendeniz ve kardeşlerim, anam, nenem ve dedem tarafından “yaşarken eğitildik!” Bu sebeple Azîz Hazretlerinin huzuruna ilk vardığımda takdir-i ilâhiye boyun bükmenin ve teslimiyet-i tammenin ne demek olduğunu o anda anladım. Hasılıkelâm, anamın bana evin yükünü yüklemesi, yani yükümlülük vermesi, bendenizin yetişmesinde geleceğe hazırlanmasında fevkalade önemli bir rol oynadı. Lisede, üniversitede ve sonrasında ayaklarımızın üzerinde durabildiysek bunun sebebi anamdır.
Anam, ninelerim ve dedelerim… Dedim ya, seferberlik kokusu içlerine kadar sinmiş insanlardı. Şimdiki nesil yokluktan nasıl varlık çıkacağını bilmez. Onlar yokluktan var olmuş insanlardı. Dedemi daha önce bir nebze anlatmıştım. Yuvayı dişi kuş yapar derler ya hakikaten öyledir. Ninem de dedem gibi seferberlik yıllarının yetim çocuklarından biridir. O da gözü kapıda baba bekleyen, acıkınca parmağını emerek büyüyen bir yörük kızıydı. Küçük yaşta evlendirilmiş, dedem gibi merhametli, çalışkan ve güvenilir bir kocaya gelin gelmişti. Dedemin üç dört senede bir aldığı mess ayakkabısını yahut fistanlık basmayı: “Daha önceki eskimediydi ya Hacı!” diyerek tevazu gösteren âbide gönüllü nenem…
Bizim Kızılcabölük şimdi kendisi mahalle oldu ya, belediyelik olduğu zamanlarda üç mahalleden ibaretti: Yukarı Mahalle, Kavak Mahallesi, Demirci Mahallesi. Dedem ve nenem Demirci mahallesinin mukimlerindendi.
Dedemin evi önceleri Demirci mahallesinde idi. Bendeniz bu evi bilmiyorum. Anam orada doğmuş büyümüş. Dedem benim çocukluğumun geçtiği “Kavaklı Mahallesi”ndeki evini daha yakın zamanlarda yapmıştı. İki oda, bir hayat (salon) kargir bir binaydı bu ev. Dayımda kaldı fakat çocukları bakamadı evi. Şu satırları yazdığım zamanlarda duvarları yıkılmaya yüz tutmuş vaziyette idi. Dedem devlete hizmetim geçmedi diye sosyal haklardan yararlanmayı düşünmedi. Şu kadar para yatır emekli ol Hacı Amca diyenlere, “alınteri dökmedik ki emekli maaşı alayım.” derdi. Dedem ve Nenem, bir ömür gurbetteki dayımın yolunu gözledi. Âhir ömründe gelmeye karar verdiğinde Dedem Denizli’deki kiracılarını çıkardı, dükkanları boşalttı, masraflar etti fakat dayım gelmekten son anda vaz geçti. Kanaatkâr insandı dedem, buna rağmen onu sarstı ve âhir ömründe parasız kaldı. Gönül yorgunluğu da cabası… İçine attı derdini ve çok geçmedi kalb kriziyle göçtü (1982). Anam, “dedenin cebinden yirmi beş kuruş çıktı oğlum.” deyince fakir gözyaşlarımı tutamadım. Dedemin biz torunları için yaptığını burada anlatmamın imkanı yoktur.