KIBRIS'TAN YUNUS GEÇTİ

12 Tem 2026 - 23:36 YAYINLANMA

Bir evin veya bir villanın hakkı nasıl verilir? 

Sahi bir evin, bir sarayın, bir villanın, süper bir arabanın, şahsî bir uçağın, bankalardaki altınların hakkı nasıl verilir? 

Herkes İbrahim Edhem gibi sarayını terk etmek zorunda mı?

Hepimizin az veya çok, iyi veya kötü başını sokacak bir evi var. Terk-i dünya için evimizden çıkıp gidecek halimiz yok. Öyleyse bu mülklerin hakkı nasıl verilir?

Azizim Cemâleddin Efendi’nin babası vardı, Selbesoğlu Ahmed Çavuş (v. 1967). Çanakkale gazisi olan bu büyük Hak âşıkı hallaç yani atımcı idi. Ruhaniyeti şâd olsun, oturduğu zaman yirmi bin tevhid vuran, işinde aşında hep tevhid ile alıp veren, atım yaparken çektiği yayla beraber Hak diyen bir zat… 

Ahmed Çavuş dede Azizim’e bir seferinde:

“Oğlum Ramazan geliyor, arife gününe birkaç kilo kireç ve iki litre de gül suyu alıver.” demiş.

Cemaleddin Efendi:

İyi de baba, bu kadar gülsuyunu ne yapacaksın, gelene gidene bir küçük şişe yeter, deyince dönüp: Oğlum sen dediğime bak, iki litre olsun gülsuyu demiş.

Babam ikisini de alıp gelmiş. 

Eskiden bayramlardan önce evler kireçle yahut aktoprakla badana (=cila) yapılırdı. Buna “cilalamak” anlamında cıllamak tabir edilir. Dedem kireci gül suyunun içinde bir güzel eritip badanaya hazır hale getirmiş. Cemaleddin Efendi hem babasını izliyor, hem de yardım etmiş. Dönüp sormuş kendine:

“Baba badanayı anladık da bunu niye gülsüyüyla yaptın, onu anlamadım!”

Ahmed Çavuş Dede’nin cevabı bir o kadar muhteşem olmuş:

“Oğlum, Cenâb-ı Hak bu fakirhâneyi bize lütfetmiş, başımızı sokuyoruz. Onun bu lutfuna karşı bu ev, bu emanet gül suyu ile yıkanmaya layık değil mi? Onun bu lutfunun şükrünü başka türlü nasıl eda edebilirim ki?” 

Evet, başımızı sokacak bir evin şükrü başka nasıl eda edilebilir?

O Ahmed Çavuş ki ömrünü zikrullahla meşgul olarak geçirmiş evinin her köşesini gözyaşıyla sulamıştır. 

İmdi Yûnuslar nasıl yetişiyormuş! 

Bizim, evini gül suyuyla yıkayan, dilini gül suyuyla yıkayan, gönlünü gülsuyuyla yıkayan insanlarımız vardır. Bunlar terk-i dünya ve ukba ederek yaşadılar amma dünyayı gülsuyuna boyayıp gittiler.

Azizim bu örnekler daha çoğaltılabilir. Allah’ın hazinesinde daha ne güzeller, ne güzellikler vardır.

Üsküdar Selâmsızda yaşayan ve o semte adını veren bir Selamsız Ali Efendi vardır. O zat Celvetiyye’den yetişip Hüdayî Hazretleri’nin makamında postnişîn olmuştur. Biliyor musunuz, Üsküdar’da adıyla anılan semt onun vakfıdır. Aşka düşünce Muğladaki baba mülkünün tamamını satıp Üsküdar’daki malûm arsaların tamamını satın alıp fukaraya tasadduk ediyor Ali Efendi. 

Terk-i dünya budur. 

Terk-i ukba ise ibadetlerini Hak rızası için baplmka gayeli yapmamaktır.

Çok zor herkesin bunları yapması…

Niye zor olsun?

Bir kişinin evini gül suyuyla badana yaptırması çok mu zordur?

Şimdi bunu kendimize adapte edelim. 

Fakir, üniversitede hocayım. İmdi benim dersimin hakkını vermek boynumun borcu değil mi? 

Sen de sınıf öğretmeni olarak bulunduğun şehirde bir numara olmalı değil misin?

Bizler faaliyetlerimzde parmakla gösterilen kişiler olmak zorunda değil miyiz?

Bizim bu konuşmalarımızın merkezinde tabiatıyla Yunus Emre Hazretleri var. Benim anladığım kadarıyla Yûnus olmak demek parmakla gösterilen kişi olmak demektir. İşini düzgün yapmak demektir. Varlık tekkesine düz odunlar, dürüst hizmetler taşımak demektir.

Yaparız yapamayız o ayrı mesele ama en azından en iyi hizmeti yapmak için niyet etmek, gönlü dünyadan çekip eli ile arpa ekmek gerektir. Digergamlık ve tavazu İnsan olmanın ilk şartıdır.

Niyetimiz halis olursa Cenâb-ı Hak nefsimizi kalb haline getirir. Bizi evirip çevirir aslımıza döndürür. Onun bir adı da Mukallibe’l-Kulûbdur. 

Neden “El benim elim değil, Fatma anamızın eli!” deniyor? 

Fatma Ana Hz. Peygamberin ciğerparem dediği, genetik olarak doğuştan velayette gelen bir güzide validemizdir. Haza örnek bir kimliktir o. Vahdet ehli olduğu için kadınlar Fatma Ana’ya benzemeye çalışmalıdır. Erkekler de Hazreti Ali’yi örnek almalıdır. Dolayısıyla “El benim elim değil, Fâdime Anamızın eli.” demek yaptığı işi vahdete bağlamaktır. Bir gün anama neden hamura kül koyuyorsun diye sordum. Atalardan böyle gördük dedi. Gelenek bu kadar güçlüdür işte.

Hamura kül konma sebebi ne olabilir acaba?

Yukarıda demiştik. Biraz daha açalım. Kül yokluk alametidir. Varlık içinde “küll”e ulaşmak için kül olmak lazımdır. Külle yani bütüne ulaşmak için yanıp da odunluğun gitmesi lazım. Yûnus Emre odun taşıdı ama taşıdığı odunları kül haline getirdi. Kul olmak için kül olmak, yok olmak elzemdir. Odun kalırsak olmaz.

Bu remizler ne kadar güzel remizlerdir. Keşke vaktim olsa, etrafımda sizler gibi gençler olsa edebiyatın remizlerle ilgili sözlüğünü yazsak ne güzel olurdu. Senelerdir bunları planlarım da bir türlü gerçekleştiremem. İnşallah o da olur.

*

Demek ki “hamurun ununa yarı kül katmak”, varlığımızın mayasına yokluğu da ilave etmek oluyor. Hepimizin mayasında yokluk bilinci vardır. Fakat mayaya, hamura kül katmadıkça, fiile dökmedikçe bu varlık âleminde ben varım bir de Allah var dedikçe olmaz. Hakikat yokluk üzerine tecellî eder.

 

YAKINDA

YORUMLAR

Maksimum karakter sayısına ulaştınız.

Kalan karakter: