GÖĞÜN ALTINDAKİ İNANÇ: TENGRİ’DEN BUGÜNE
09 Kas 2025 - 13:55
YAYINLANMA
Tarihin sisleri arasından yükselen bozkır rüzgârı, eski Türklerin dünyasını bize fısıldar. O dünyada gökyüzü, yalnızca maviliğiyle değil, kutsallığıyla da insanın içini doldururdu. Her sabah doğan güneş, sadece bir ışık değil, Tanrı’nın nefesiydi. Toprak, su, dağ ve rüzgâr — hepsi canlıydı; hepsi “kut” taşırdı. Bu düzenin adı Tengricilikti.
Tengricilik, Türklerin hem doğayla hem de kendi iç dünyalarıyla kurdukları dengeyi anlatan bir inanç sistemiydi. Gök Tanrı, görünmez ama her yerde hazır ve nazırdı. İnsan, doğanın efendisi değil, onun bir parçasıydı. Bu anlayış, bozkırın zorlu koşullarında insanı hem alçakgönüllü hem de dayanıklı kılıyordu.
Bugünün insanıysa beton ormanlarında, dijital rüzgârların estiği bir çağda yaşıyor. Fakat dikkatle bakıldığında, o eski inancın izleri hâlâ yüreklerimizde dolaşıyor. Artık göğe bakınca Tanrı’yı değil, uyduları görüyor olabiliriz; ama gökyüzü hâlâ umut, dua ve ilham kaynağı olmaya devam ediyor.
Bozkırdan Şehre
Eski Türk, dağa “ilahi bir varlık” gibi bakardı. Dağ, Gök Tanrı’ya en yakın nokta, dua edilen bir mekândı. Sular, ırmaklar, ormanlar “yer-su ruhları”nın evi sayılırdı. İnsan, doğaya hükmetmezdi; onunla ahenk içinde yaşardı.
Bugünse şehirlerimiz büyüdü, yollar betonla kaplandı, ama doğayla bağımız tamamen kopmadı. Hafta sonu bir ormana gitmek, toprağa basmak, deniz kıyısında huzur aramak — aslında Tengriciliğin ruhuna çok benzer bir özlemdir.
İnsanın içindeki doğaya dönme isteği, modern çağın yorgun kalbinde bile o eski bilincin yankısıdır.
Köklerle Bağ
Tengricilikte atalar kültü çok önemliydi. Her evin içinde ya da obanın merkezinde, ataların ruhlarına saygı gösterilen yerler bulunurdu. İnsan, geçmişini onurlandırmadan geleceğe yürüyemezdi.
Bugün bu anlayış, “atalarımızın mirası” kavramında, mezarlıklarda dua etme alışkanlığında, milli bayramlarda, destanlarda ve hatta aile büyüklerine gösterilen saygıda yaşamaya devam ediyor.
Her “rahmetle anıyoruz” cümlesi, aslında bir Tengrici duanın modern şeklidir.
Kut ve Kader:
Tengricilikte “kut”, Tanrı’nın bir kişiye ya da kavme verdiği yaşam enerjisi, bereket ve yönetme hakkı anlamına gelirdi. Kağanlar “kut”larını Gök Tanrı’dan aldıklarına inanırdı.
Bu düşünce, Türk devlet geleneğinde “kutlu devlet” anlayışına dönüştü.
Bugün “nasip”, “kader”, “takdir-i ilahi” dediğimiz kavramlar da aynı kökten beslenir. İster Tengricilik’te “kut” densin, ister günümüz inançlarında “kısmet” — insanın kendi gücüyle sınırlı olduğunu bilmesi, her iki dönemin ortak tevazuudur.
İçimizdeki Tanrı
Eski Türk, Tanrı’yı dışarıda değil, içinde hissederdi. Dua etmek için tapınaklara gerek yoktu; dağ başı, su kıyısı ya da yüreğin sessizliği yeterliydi.
Bugün de insanlar, kalabalık şehirlerin içinde, kendi iç dünyalarında huzur arıyorlar. Meditasyon, dua, içsel denge arayışı — hepsi aynı özün modern yansımalarıdır.
Tengricilik’in “göğe bak, içini dinle” öğüdü, aslında bugünkü insanın “kendini bul” arayışıyla kardeştir.
Göğün Altında Değişmeyen Gerçek
Zaman değişti, kıyafetler, diller, teknolojiler değişti. Ama insanın göğe bakarken hissettiği o derin saygı, o açıklanamaz merak ve minnettarlık hiç değişmedi.
Eski Türk, göğü Tanrı sayardı; bugünkü insan göğe baktığında hâlâ anlam arıyor.
Belki de Tengricilik bir din olmaktan öte, insanın evrenle kurduğu saygı ve denge bağıdır.
Ve bu bağ, ne çağla ne inançla yıkılacak kadar zayıf değildir. Çünkü biz hâlâ aynı göğün altındayız.
AYDIN DÜNYA EFELERİ YÖRÜK TÜRKMEN FEDERASYONU BAŞKANI