'KARA ÇADIR'DAN MEDENİYETE...
Kara çadır… Sade bir barınak gibi görünse de, aslında bir milletin ruhunu taşıyan, tarihin derinliklerinden süzülüp gelen bir hayat mektebidir. O yalnızca insanı soğuktan, sıcaktan ve yağmurdan koruyan bir siper değildir; onun gölgesinde fikirler büyümüş, devletler doğmuş, cihanı sarsan iradeler şekillenmiştir. Bu mütevazı çadırın içinden üç kıtaya hükmeden imparatorlukların filizlenmesi, onun sadece bir yaşam alanı değil, aynı zamanda bir medeniyet ocağı olduğunu gösterir.
Bu çadırın içinde Oğuz Kağan vardır; birliğin, dirliğin ve kutlu ülkünün simgesi olarak. Yine bu çadırın içinde Alp Arslan vardır; Malazgirt’te kapıları açan iradenin sahibi. Süleyman Şah vardır; Anadolu’nun kapısını yurt eyleyen. Ertuğrul Gazi vardır; bir beylikten cihana uzanan yolun temelini atan. Ve o kutlu ocağın ana direği, Hayme Ana vardır; irfanın, şefkatin ve dirayetin timsali olarak. Kara çadır, işte bu isimlerin hatırasını taşır; onların izlerini her ilmeğinde saklar.
Bu çadırın içinden yalnızca insanlar değil, devletler doğmuştur. Tarih boyunca kurulan 16 Türk devletinin mayasında, bu çadırın ruhu, terbiyesi ve anlayışı vardır. Çünkü burada sadece yaşamak değil, yaşatmak vardır. Sevgi vardır, saygı vardır; büyük-küçük ilişkisiyle yoğrulmuş bir terbiye, adaletle beslenen bir düzen vardır. Hatta bugün adına demokrasi dediğimiz anlayışın özünde yer alan istişare, paylaşma ve ortak akıl, bu çadırın içindeki hayatın tabii bir parçasıdır.
Kara çadırın içinde dışarıdan alınmış bir zenginlik yoktur; fakat kendi özünden doğan bir üretkenlik vardır. Yörük’ün emeği, alın teri ve aklı bu çadırın içinde birleşir. Adeta dünyanın ilk seyyar fabrikası gibi, ihtiyaç duyulan her şey burada üretilir. Cepte taşınan ilk ateş yakma araçları; kav, ⁸çelik ve çakmak taşı, Yörüklerin ellerinde şekillenmiş, Anadolu’ya taşınmış ve buradan tüm dünyaya yayılmıştır. Bu küçük ama büyük buluş, bugünkü kibritin doğuşuna ilham olmuştur.
Ve zaman gelir, bu çadırın içinden vatan uğruna can veren kahramanlar çıkar. Mustafa Kemal Atatürk’in askerleri bu çadırdan uğurlanır; yiğitler cepheye dualarla gönderilir. Efelerin efesi Yörük Ali Efe bu ruhla yetişir; bağımsızlık ateşi bu ocakta yanar. Gaziler zaferle döndüğünde bu çadırın önünde karşılanır; şehitler için ağıtlar yine bu çadırın içinde yankılanır.
Hayatın her anı bu çadırda yaşanır. Düğünler burada kurulur, zeybekler burada oynanır, gelinler bu çadıra indirilir. Sevinçler burada çoğalır, acılar burada paylaşılır. Kurbanlar burada kesilir, dualar burada edilir, cenazeler buradan uğurlanır. Kara çadır; doğumdan ölüme, sevinçten yasa kadar insan hayatının tüm renklerini içinde barındırır.
Asırlar geçer, zaman değişir; fakat bu çadırın içindeki öz değişmez. Örf, adet, gelenek ve görenekler nesilden nesile aktarılır. Her yeni kuşak, bu çadırın gölgesinde geçmişini öğrenir, kimliğini bulur. Kara çadır, dokuz asra tanıklık etmiş bir hafıza gibi dimdik ayakta durur.
Velhasıl… Kara çadırın içinde yalnızca bir yaşam değil, bir milletin özü vardır. Orada öz be öz Türklük vardır; köküne bağlı, değerlerine sadık, geleceğe umutla bakan bir ruh vardır. Bu yüzden kara çadır, bir çadırdan çok daha fazlasıdır; o, bir medeniyetin kalbidir.