TÜRKÇÜLÜK, SOL DÜŞÜNCE VE TÜRKİYE’NİN FİKİR SERÜVENİ ÜZERİNE

17 May 2026 - 23:56 YAYINLANMA

Bir milletin fikrî tarihi, sadece ideolojilerin değil, aynı zamanda kırılmaların, dönüşümlerin ve arayışların tarihidir. Türk düşünce dünyası da bu anlamda oldukça zengin ve katmanlı bir yapıya sahiptir. 

“Türkçülük” ve “solculuk” gibi kavramlar, çoğu zaman birbirine zıt kutuplar gibi gösterilse de, tarihsel köklerine inildiğinde bu ayrımın her zaman bu kadar keskin olmadığı görülür.

Yüzyılın sonları ve 20. yüzyılın başları, Osmanlı Devleti’nin çözülme sürecine girdiği, kimlik arayışlarının yoğunlaştığı bir dönemdir. Bu dönemde ortaya çıkan Türkçülük fikri, yalnızca etnik bir vurgu değil; aynı zamanda bir diriliş, bir toparlanma ve bir bağımsızlık arzusudur. Mustafa Kemal Atatürk ve onun öncülüğünde şekillenen millî mücadele ruhu da bu düşünsel zeminden beslenmiştir.

Ancak burada önemli bir ayrım yapmak gerekir: O dönemin Türkçülüğü ile bugünkü ideolojik kalıplar birebir örtüşmez. Çünkü o günün şartlarında “millet” fikri, emperyalizme karşı bir varoluş mücadelesinin merkezindeydi. Bu mücadelede yer alan aydınların bir kısmı, bugün “sol” diye tanımlanabilecek fikirlerden de etkilenmişti. Örneğin halkçılık, eşitlik, adalet gibi kavramlar; sadece sol düşüncenin değil, aynı zamanda millî direnişin de temel unsurlarıydı.

Bu noktada şu soru ortaya çıkar: “İlk solcular Türkçü müydü, yoksa Türkçüler aynı zamanda solcu muydu?”

Aslında mesele, bugünkü ideolojik etiketlerle geçmişi okumaya çalışmaktan kaynaklanan bir yanılgıdır. O dönemde aydınların ortak paydası; bağımsızlık, millet egemenliği ve emperyalizme karşı duruştu. Bu anlamda hem Türkçülük hem de sol düşüncenin bazı unsurları aynı hedefte birleşebiliyordu.

Cumhuriyet’in kuruluşuyla birlikte bu fikirler kurumsal bir yapıya kavuştu. Milliyetçilik, laiklik ve devletçilik gibi ilkeler, sadece bir ideoloji değil; aynı zamanda yeni kurulan devletin temel direkleri oldu. 

Devletçilik, ekonomik bağımsızlığı sağlama çabasıydı. Laiklik, toplumsal düzeni akıl ve bilim temeline oturtma arzusuydu. Milliyetçilik ise, ümmetten millete geçişin en önemli yapı taşıydı.

Fakat zaman ilerledikçe, dünya değişti, Türkiye değişti ve ideolojiler de dönüşüme uğradı. Soğuk Savaş dönemiyle birlikte sağ ve sol ayrımı daha keskin hale geldi. Bu süreçte Türkçülük daha çok sağ bir ideoloji olarak konumlandırılırken, sol düşünce ise uluslararasıcı bir perspektife kaydı.

İşte tam bu noktada tartışmalar başlar.

Bir kesim, sol düşüncenin zamanla millî değerlerden uzaklaştığını, hatta bazı durumlarda bu değerlere karşı konumlandığını savunur. Diğer bir kesim ise, milliyetçiliğin daraltıcı bir kimlik anlayışına indirgenmemesi gerektiğini, evrensel değerlerle birlikte düşünülmesi gerektiğini ileri sürer.

Gerçek şu ki, her iki tarafın da içinde farklı eğilimler vardır. “Eski solcu yeni liberal” olarak eleştirilen kesimler, küreselleşme sürecinde farklı bir düşünsel hatta yönelmiş olabilir. Ancak bu dönüşümü sadece “ihanet” ya da “cehalet” kavramlarıyla açıklamak, meseleyi anlamayı zorlaştırır.

Aynı şekilde “Türkçülük” de tek bir kalıba sığmaz. 

Türkçülük; kimine göre kültürel bir aidiyet, kimine göre siyasî bir duruş, kimine göre ise tarihsel bir sorumluluktur. Bu nedenle “Türkçü kimdir?” sorusuna verilecek cevap da tek boyutlu olamaz.

Türkçü; sadece bir ideolojiyi savunan kişi değil, aynı zamanda milletinin varlığını, kültürünü ve bağımsızlığını önemseyen kişidir. Bu tanımın içine, farklı düşünce sistemlerinden insanlar da girebilir.

Emperyalizme karşı durmak, elbette Türkçülüğün önemli bir boyutudur. Ancak bu duruş, sadece bir ideolojiye ait değildir. Tarih boyunca birçok farklı görüşten insan, bu mücadelede yer almıştır.

Bugün Türkiye’nin karşı karşıya olduğu sorunları anlamak için de bu tarihsel derinliği göz önünde bulundurmak gerekir. Toplumu keskin ayrımlarla bölmek, “biz ve onlar” üzerinden bir dil kurmak, kısa vadede güçlü görünse de uzun vadede birlik duygusunu zedeler.

Asıl mesele, ortak değerlerde buluşabilmektir.

Bir ülkenin en büyük gücü, farklı düşüncelere sahip insanların aynı hedefte birleşebilmesidir. Türkiye’nin geçmişinde bunun örnekleri vardır. Kuvayı Milliye ruhu, tam da böyle bir birlikteliğin ürünüdür. Farklı dünya görüşlerine sahip insanlar, aynı bayrak altında toplanmış ve bağımsızlık için mücadele etmiştir.

Bugün de ihtiyaç duyulan şey, benzer bir bilinçtir.

Eleştiri elbette olacaktır. Fikir ayrılıkları da olacaktır. Ancak bu ayrılıklar, düşmanlığa dönüşmemelidir. Çünkü aynı toprağın insanları, farklı düşünse de aynı kaderi paylaşır.

Sonuç olarak;

Türkçülük de, sol düşünce de, bu toprakların düşünce mirasının bir parçasıdır. Bu mirası anlamak için öfkeyle değil, derinlikle bakmak gerekir. Geçmişi bugünün kavramlarıyla yargılamak yerine, o günün şartlarını anlamaya çalışmak daha sağlıklı bir yaklaşım olacaktır.

Ve belki de en önemli soru şudur:

Bugün biz, geçmişten neyi doğru anladık ve neyi yanlış yorumladık?

Çünkü bir milletin geleceği, geçmişi nasıl okuduğuyla doğrudan ilgilidir.

  

AYDIN DÜNYA EFELERİ YÖRÜK TÜRKMEN FEDERASYONU BAŞKANI

 

YORUMLAR

Maksimum karakter sayısına ulaştınız.

Kalan karakter: