EDEP YA HU
Yeni nesil pek bilmez ama başlıktaki ifade çok güzel bir hüsnü hat (Güzel yazı) örneğidir. Hat sanatının farklı tarz ve tavırlarıyla yazılsa da en çok hoşuma gideni, ifadenin yatay satır halinde yazılmış olanıdır. Tabi hüsnü hattan bahsettiğimize göre Arapça alfabenin harflerinden bahsediyorum. Malum Osmanlı Türkçesi döneminde Türkçe, Arapça alfabesindeki harflerle yazılmış, Arap alfabesinin karşılamadığı Türkçedeki sesleri karşılamak için Arapça alfabedeki bazı sesler stilize edilerek karşılanmıştır. Arap alfabesi dediğime bakmayın. Atalarımızın bu alfabeyi kullanmasının en önemli sebebi bu alfabenin aynı zamanda Kur’an alfabesi olmasıdır.
Edeb Ya Hu levhası birçok evin, okulun, işyerinin duvarlarını süslerdi eskiden. Anlamına gelince; Allahtan edep dilemektir. Çünkü edep, Allah’ın ve yarattıklarının karşısında insanın kendi yerini, durumunu, görevini, gücünü, kısıtlılıklarını velhasıl haddini bilmektir. Kendini bilmektir. Kendini bilen Rabbini bilir, Rabbini bilen haddini bilir ve her türlü aşırılıktan kaçınır. Bunun için atalarımız bu iki kelimeyi duvarlarına asmışlar. Hem estetik bir sanat eseri olarak, hem mekana gelenleri edebe davet hem de bir dua olarak.
Edebin bir anlamı da terbiye etmektir, ıslah etmek; insanda yaratılıştan var olan kötü yönleri yok edip, iyi yönleri ortaya çıkarmak ve geliştirmek demektir. Bir çiftçinin meyve ağaçlarını budaması gibi, verimli dallara yön verip verimsiz dalları kesip atması gibi. Ağacın dibinden çıkan (ki bu dalları köylüler piç olarak adlandırır. Bu da ayrıca manidardır.) aşısız, yoz, ana gövdenin enerjisini, gücünü tüketen ve onu kurutup odun haline getiren onlarca dalın kesilmesi gibi.
Edep, aynı zamanda edebiyat sözcüğünün de köküdür. Bu anlamda edebiyat; yazılı ve sözlü anlatımın bütün kötülüklerden, çirkinlik ve abesliklerden arındırılıp verimli, yararlı hale getirilmesi anlamına gelmektedir. Bu sadece içerik olarak değil, üslup ve anlatım biçimi olarak da olumlu, verimli ve güzel ifade edilmesi demektir. Yine bu konuda ‘’Edepsiz edebiyat olmaz.’’ İfadesi edep- edebiyat ilişkisini çok güzel anlatır.
Milli Eğitim Bakanlığının en önemli kurullarından biri de Talim Terbiye Kuruludur. Ne güzel ne kadar dolu bir kurul adıdır Talim Terbiye Kurulu. Talim; Arapça öğretme, uygulayarak öğretme, bilgiyi aktarma anlamına gelirken; Terbiye; istenmeyen olumsuz davranışları giderme, yok etme, olumlu davranışları geliştirme anlamına gelir. Terbiye sözcüğü yine Arapça olup Rab kökünden gelir. Yetiştiren, terbiye eden, geliştiren anlamlarına gelir. Rab, Allah’ın adlarından biridir aynı zamanda. Kanun yapan, hüküm veren anlamlarında kullanılır.
Yunus Emre’ye atfedilen güzel bir beyit var.
‘’Gezdim Halep ile Şam'ı, eyledim ilmi talep.
Meğer ilim bir hiç imiş, illâ edep, illâ edep.’’
Ebeveynler olarak biz de çocuklarımız için Yunus Emre gibi hep ilmi talep ettik. Üstelik hiç yorulmadan, Haleb’i, Şam’ı da gezmeden, servisle ya da özel araçlarımızla çocuğumuza ulaşım imkanı sağlayarak, bedavaya çocuklarımız mühendis olsun, doktor olsun, beyaz yakalı olsun istedik. Ama edebin ilimden daha değerli olduğunu düşünmedik. Edepsiz ilmin (bilginin) çocuklarımızı insanlıktan çıkaracağını akıl edemedik. Hatta bütün edepsizlikleri özgürlük olarak kabul ettik, normalleştirdik. Edep olmadan özgür düşüncenin de olamayacağını akıl edemedik. Edebin, saygının atalarımızdan kalan davranışlarla olmayacağını düşündük. Hatta saygı sözcüğünü unuttuk, unutturduk. ‘’Sigarayla saygı mı olurmuş, düzgün oturup kalkmayla saygı mı olurmuş. El öpmek de ne kadar ilkel bir şey, ayak ayak üstüne atmakla saygı mı olur, ben çocuğumu özgür birey olarak yetiştirmek istiyorum’’ diye diye atalarımızın eğitim düzenini tamamen yok saydık. Batının bize dayattığı eğitim metotlarını taklit ettik. Sonra, insanı sevmeyen doktorlar, okumayı sevmeyen öğretmenler, doğaya saygısı olmayan, anne babaya, öğretmene saygıyı bilmeyen bir nesil yetiştirdik.
Halbuki Allah’tan edep isteyen duayı duvarına asan bir milletin evlatlarıyız, bir büyük medeniyetin mirasçılarıyız. Devlet şemasındaki en önemli bakanlığın yine en önemli birimine ‘’Talim Terbiye Kurulu ‘’ adını vermişiz. Medeniyet tarihimiz boyunca ilimle edebi birlikte zikretmişiz ve edebi ilimden üstün tutmuşuz. Bizi yüzlerce, hatta binlerce yıl millet olarak ayakta tutan geleneklerimiz göreneklerimiz olmuş. Devlet geleneğimiz, eğitim sistemimiz; terbiye etmeyi bilgi aktarmaktan daha fazla önemseyen kurumları en başa koymuş. Buna rağmen ve her şeye rağmen edep ve haya (ar, utanma) duygusunu kaybedip neredeyse bütün kötülükleri normalleştirmeye başladık. Televizyonlarda güya ‘’kadın ve aile’’ kuşağı diye yayınlanan programlarda gösterilen örnekler Müslüman Türk toplumuyla yan yana bile kullanılmaması gereken olaylar, durumlar, zaman zaman ‘’kötülüğün sıradanlaşması’’ kavramının gerçekliğini ortaya koyuyor. Zihinlerimiz o kadar duyarsızlaştı ki artık hiçbir kötülük bizi şaşırtmıyor.
Edep Ya hu!