KUZULARIN SESSİZLİĞİ

09 Mar 2026 - 00:23 YAYINLANMA

Kurtla kuzu bir akarsuyun kenarında karşılaşmışlar. Kurt suyun üst tarafında, kuzu ise alt tarafındaymış. Kurt kuzuya, ‘’suyumu bulandırıyorsun’’ diye kızmış. Kuzu da ‘’ Olur mu efendim? Siz suyun üst tarafındasınız. Ben suyun alt tarafındayım, ben sizin suyunuzu nasıl bulandırabilirim ki?’’ Diye sormuş. Kurt da daha fazla sabredemeyip ‘’uzatma! ben seni yiyeceğim’’ demiş.

Maalesef günümüz dünya siyasetinde durum bu şekildedir. Dünyadaki üç beş süper güç gözüne kestirdikleri devletleri işgal etmek, onların yeraltı kaynaklarına, stratejik yol ve koridorlarına, limanlarına sahip olabilmek için bahaneler üretiyorlar. Bu bahanelerle ilgili olarak eğer kuzu pozisyonundaysanız boşuna kurdu iknaya çalışmaya gerek yok. Kurt kuzuyu yemeyi kafasına koyduysa hiçbir çaba işe yaramaz. İşe yarayacak tek şey kuzu pozisyonundan kurtulup Kurda dönüşebilmektir.

Soğuk savaş yıllarında dünya Nato ve Varşova patkları olmak üzere iki bloğa ayrılmıştı. Doğu Bloğu ve Batı bloğu iki kutuplu bir dünya oluşturuyordu. Aynı zamanda her iki blokta da kendine bağlı ülkelere dağılmış vaziyette çok sayıda nükleer başlıklı füzeler vardı. Onun için gerek bu iki grup arasında, gerek bu gruplara yakın ülkeler arasında çok büyük savaşlar yaşanmazdı. Çünkü bu iki grubun savaşması nükleer savaş kısaca dünyanın yok olması anlamına geliyordu. Bu nedenle çatışma olmadan sürekli bir gerilim yaşanıyor ama iki kutup birbirini dengelediği için her ülke duracağı yeri de iyi seçiyordu. Belki de ikinci dünya savaşından sonra bu nedenle büyük savaşlar olmadı. 

1985’te Sovyetler birliği liderliğine Mihail Gorbaçov’un gelmesiyle iki blok arasında anlaşmalarla Avrupa’daki orta menzilli nükleer başlıklı füzeler kaldırıldı. 1989 Berlin duvarının yıkılmasıyla birlikte Avrupa’daki komünist rejimler yıkıldı. 1991 de Sovyetler birliğindeki Türk Cumhuriyetleri bağımsızlığını ilan etti. Böylece 1945- 1991 arası süren soğuk savaş dönemi sona erdi. Nato tatbikatlarında kırmızı ile sembolize edilen düşman kuvvetler yeşil renk ile değiştirildi. Bunun anlamı Abd’nin bundan sonraki düşmanı doğu bloku ülkeleri değil İslam ülkeleriydi.Bununla birlikte artık dünyada Abd öncülüğündeki Nato tek kutup olarak kaldı. Yani Abd’nin, dünyada istediği yere müdahale edebilen, istediği ülkeye ambargo, yaptırım uygulayabilen bir ülke, adeta dünyanın tek hakimi, jandarması olmasının da önü açılmış oldu.

Zaten Dünya’daki bütün ödeme sistemleri (SWIFT, CHIPS, Fedwire, Visa, Mastercard), IMF, Dünya Bankası gibi finans sistemleri, Deniz ticaret ve sigorta sistemi, UPS, FedEx gibi küresel lojistik şirketlerini elinde bulundurması, doların rezerv para olması, petro dolar (petrol ticaretinin dolarla yapılması) ve benzeri yöntemlerle adeta bütün muslukların başında olan Abd, Nato ülkeleri başta olmak üzere birçok ülkeyi kendine bağlamış durumdadır. Ayrıca dünyadaki bütün para akışını kontrolü altında tutmakta ve her para hareketinden Abd’ ye cüz’i miktarlarda da olsa para akışı olmaktadır.

Bütün bu sistemlerden elde ettiği yetmiyor olmalı ki artık gözüne kestirdiği ülkelerin yeraltı zenginlikleri ve stratejik geçit ve limanlarına da istediği zaman el koyabileceğini düşünüyor. Son olarak, , Venezüella devlet başkanı Nikolas Maduro ve eşini gecenin bir vaktinde evinden alıp kaçırması da bunun en onur kırıcı bir örneğidir. Ayrıca Zengezur Koridoruna el koyması, Amerika kıtasının tamamına sahip olma isteğini ve Danimarka’ya ait Grönland adasını da alma isteğini açık açık dile getirmesi Abd ve Trump’ın gerçek niyetini ortaya koymaktadır.

Söz konusu Ortadoğu ve İslam ülkeleri olduğunda ise Abd’nin hassasiyeti daha da artıyor. Çünkü bu bölge petrol ve doğal gaz açısından dünyanın en büyük rezervine sahip. İnsanlık tarihi boyunca doğu- batı arasındaki en önemli geçiş yolları bu bölgede. Bütün semavi dinlerin çıkış noktası yine bu bölge.

Bütün bunların yanı sıra en önemli hususlardan biri de dünyanın başına bela olan ve neredeyse Abd’nin varlık sebebi gibi görülen İsrail bu bölgede. İsrail’in bütün komşuları da Müslüman ülkeler. Bozulmuş Tevrat’a göre bu ülkelerin neredeyse tamamını kapsayan Arz ı mevut yani vaat edilmiş topraklar da bu bölgede. Tamı tamına on iki ülkenin toprağında kısmen veya tamamen hak iddia eden İsrail bu hedefine ulaşabilmek için Abd’yi adeta kendi ordusu gibi kullanıyor

Ayrıca 1897 de İsviçre’nin Basel şehrinde yapılan 1. Siyonist kongresinde resmi olarak kayıtlarda yer almamasına rağmen arz ı mevutun yüz yıl içinde ele geçirilmesi kararının da olduğu rivayet edilmektedir. Buna göre de büyük İsrail’in kurulması takvimi geçmiş ve sıkışmıştır. Tabiri caizse bölge otuz yıl gecikmiş bir doğumun sancılarını yaşamaktadır. Ayrıca bazı Yahudi mesihçi anlayışlara göre Mesih’in gelişini beklemek yerine Mesih gelmeden İsrail devletini kurup Tanrıyı kıyamete zorlamak düşüncesi de vardır. 

Kısaca ABD ve İsrail’in özellikle Ortadoğu’da yapmaya çalıştığı büyük Ortadoğu projesi adeta büyük İsrail projesinin makyajlanmış halidir. Bu proje İsrail’in teolojik, tarihi hedefleriyle ABD’nin hem jeopolitik hem de ekonomik hedeflerinin örtüştüğü bir projedir. Bunu yürütebilmek için Yahudi aklı ve mossad, Jefry Epstein vasıtasıyla neredeyse dünyanın en önemli karar vericillerini, ileride bu makamlara gelme potansiyeli olanları ve birçok zengini adeta kumpasa aldığı anlaşılmaktadır. Hemen hemen her gün özellikle Trump’ın Epstein adasındaki iğrenç bir görüntüsü servis edilmektedir. Bunun da Trampı hiçbir gerekçe ve meşruıyet aramadan, uluslar arası hiçbir hukuk kurala ve teamüle uyma ihtiyacı duymadan, diplomasiye takla attırarak İsrail’in talimatlarını uygulamak zorunda kaldığı anlaşılıyor. 

 Afganistan, Irak ve Suriye’den sonra şimdi de İran’ı kendi kontrolüne almak için vuruyor. İsrail’le birlikte Ortadoğu’yu adeta cehenneme çeviriyor. Bütün bunları gördükten sonra devletimizin son yirmi yıldır Türk ordusunu karada, havada, denizde dünyanın en gelişmiş imkanlarıyla donatmasını, savunma sanayi hamlelerini, ve savunmanın %100 e yakın millileştirilmesini daha iyi anlıyor ve takdirle karşılıyoruz. Aynı zamanda ulaşmış olduğumuz teknolojinin dost ve kardeş ülkelere yayılmasının ne kadar önemli olduğunu bir kez daha görüyor ve takdir ediyoruz. 

Madem ki artık dünyada orman kanunu geçerli; o halde ormanın aslanı olmaktan başka çaremiz yok. Yoksa ‘’Kuzuların sessizliği’’ni görüyoruz.

 

YORUMLAR

Maksimum karakter sayısına ulaştınız.

Kalan karakter: