KIYAMETE RAMAK KALA ATA TOPRAKLARIMIZ
Toprak deyince Merhum Aşık Veysel’in Kara Toprak türküsü gelir hep aklıma. Kara toprak deyip geçtiğimiz o maddeyi en iyi anlatan şiirlerden biridir Üstadın Kara Toprak şiiri. Şiirin tamamı bir yazıya sığmayacak kadar uzun. Çünkü kara toprak birkaç satıra sığmayacak kadar değerli.
Dost dost diye nice nicesine sarıldım
Benim sâdık yârim kara topraktır
Beyhude dolandım ey yar boşa yoruldum
Benim sâdık yârim kara topraktır
(Anasır ı erbaa) Varlığın dört temel elementinden biri ve en önemlisi toprak. Diğerleri; su, ateş, hava, son üçü de yine toprak üstünde. Yani toprak hayatın en temel elementidir. Hele doğup büyüdüğümüz ata topraklarımız… ilk nefesimizi aldığımız, tertemiz havasını içimize çektiğimiz, pınarlarından kana kana içtiğimiz, ilk aşkımız, ilk göz yaşımız, ayağımıza batan ilk diken. Ceviz ağacından yaptığımız düdük, taşlardaki yosunların kınası, yaşanası, hatırlanası…
Biz babamızdan, atamızdan vasiyet aldık: ‘’Oğul şehre göçseniz de, dünyanın farklı yerlerine gitseniz de köydeki evinizi yıkmayın. Arazinizi satmayın. Hani harp olur, darp olur, gelirsiniz köyünüze, kara sabanla, kazmayla, çapayla bile bir şeyler eker karnınızı doyurursunuz. Aşık Veysel de öyle demiyor muydu?
Karnın yardım kazmayınan belinen
Yüzün yırttım tırnağınan elinen
Yine beni karşı-karşıladı gülünen
Benim sâdık yârim kara topraktır
Nitekim korona virüs pandemisinde ata topraklarımızı işlemeyi yeniden öğrendik.
Meyvelerimizi budamayı öğrendik. Bütün acemiliğimize rağmen kendi yetiştirdiğimiz sebzelerin, dalından koparıp yediğimiz meyvenin tadı meğer ne hoşmuş. Sonra şöyle dedik kendi kendimize; bunlar domates ise acaba bizim şimdiye kadar yediğimiz neydi?
Tarihte de sıkıntılı dönemler yaşanmış dünyada ve ülkemizde. Kurtuluş savaşında Anadolu’nun birçok şehrinde gıda sıkıntısı yaşanırken köylerimizde kalan ninelerimiz ve dedelerimiz kimseye muhtaç olmadan hayatını devam ettirebilmişler. Merhum dedem Sadık Efe Bursa’nın kurtuluşunda bulunmuş. Başlarındaki kumandan ‘’Yiğitlerim Çakır hamamdan Setbaşına kadar, Rumlardan kalan evlere yerleşin. Tapu kaydı üzerinize yapılacak’’ demesine rağmen merhum Sadık Efe dedem ‘’köyde koyun, keçi sürülerimiz var, tarlamız, bahçemiz var. Burada acımızdan ölürüz.’’ diyerek teklifi ret etmiş.
İkinci dünya savaşı yıllarında ülkemiz savaşa girmemiş ama savaştaymış gibi de bir kıtlık yaşanmış. Başta ekmek olmak üzere birçok ihtiyaç maddesi karneyle ve sınırlı sayıda verilmiş. Köylerimizde hayvancılık ve tarımla herkes kendi ihtiyacını karşıladığı gibi fazlasını da şehre getirip satmışlar.
Uzun yıllardan beri Gayrimenkul yatırım uzmanları ve birçok entelektüel de herkesin az da olsa ekip biçebileceği, başka bir şeye ihtiyaç duymadan hayatını sürdürebileceği bir toprağa sahip olması gerektiğini, mümkün oldukça hibrit olmayan ata tohumlarını bulup saklamamız ve çoğaltmamız gerektiğini söylüyorlar.
Özellikle üçüncü dünya savaşına ramak kala, ata topraklarının değeri, köy yaşantısı ve hayatta kalmak için temel becerileri öğrenmemizin önemi bir kez daha anlaşılmaktadır.
Dünya çapındaki enerji krizlerinin, tedarik ve lojistik zincirindeki aksaklıkların kısa süre içinde dünyayı felakete sürükleyeceğinin konuşulduğu şu günlerde, köylerimize ve ata topraklarımıza sahip çıkmanın ne kadar önemli olduğunu çok iyi idrak etmemiz gerekiyor.
Hele hele Bursa’mız söz konusu olduğunda, bir yandan şehirdeki yaşam düzenimizi sürdürürken diğer yandan da köylerimizdeki arazilerimizi yeniden üretime döndürmemiz, ata ocaklarımızın bacasını tüttürmemiz gerekiyor. Türkün yaşam biçimi olan Yazın yaylaya çıkma, kışın yerleşim yerlerine geri dönmeyi çağdaş bir formatta devam ettirmemiz gerekiyor.
Artık ilkokulda öğrendiğimiz;
‘’Orda bir köy var uzakta, gitmesek de, görmesek de o köy bizim köyümüzdür.’’ Şarkısının söylemek yerine, ‘’Gitmediğimiz yer bizim değildir. Öyleyse o köy uzakta da olsa gitmeliyiz.’’ diyeceğiz. O zaman o köy bizim köyümüz olacak. Sadece öldükten sonra defnedilmek için değil, elimiz, ayağımız tutarken o köye gidecek ata toprağını şenlendirip, baba ocağını tüttüreceğiz.